Ayşe Hanım hastanenin bahçesinde bir bankta oturmuş, sessizce ağlıyordu. Bugün 70. yaş günüydü, fakat ne oğlu ne de kızı ziyarete gelmiş, arayıp kutlamamışlardı. Neyse ki oda arkadaşı Nermin Hanım onu tebrik edip küçük bir hediye vermiş, yardımcı personelden Sevim de doğum günü diye elma ikram etmişti. Huzurevi oldukça düzgün bir yerdi ama çalışanların çoğu hissiz ve ilgisizdi. Buradaki herkes biliyordu ki çoğu yaşlıyı çocukları, yük olduklarını düşündükleri için buraya yerleştiriyordu. Ayşe Hanım’ı da oğlu getirmişti; “biraz dinlen, tedavi ol” diye kandırmıştı ama gerçekte geliniyle aralarındaki sorunlar yüzünden çıkar yol olarak görmüştü. Aslında ev Ayşe Hanım’ın üstüneydi, fakat sonra oğlunun ısrarlarıyla tapuyu ona devretmişti. Oğlunun, “sen hep kendi evinde yaşayacaksın, söz veriyorum” demesine güvenmişti ama gerçekler farklıydı: Tapu oğluna geçer geçmez, bütün aile eve taşınıp geliniyle bitmek bilmeyen bir sürtüşme başlamıştı. Gelini sürekli bir şeylerden şikayetçiydi; yemek beğenilmezdi, banyoda kir bıraktı diye azar işitirdi ve daha nice ayrıntılar… Önceleri oğlu arada annesinin tarafını tutsa da zamanla o da terslemeye başlamıştı. Sonra Ayşe Hanım, oğluyla gelininin kendi aralarında bir şeyler fısıldaşmaya başladığını fark etti; odaya girdiğinde sohbet hemen kesiliyordu. Sonunda bir sabah, oğlu ona “Biraz dinlenmen gerek anne, tedavi de iyi gelir” diye açtı konuyu. Ayşe Hanım, gözlerini oğlunun gözlerine dikerek acı bir şekilde sordu: — Beni huzurevine mi bırakıyorsun oğlum? Oğlu kızarıp, telaşla utangaçça cevap verdi: — Olur mu anneciğim, burası resmen bir kaplıca oteli. Bir ay kalırsın, sonra tekrar eve dönersin. Oğlu, onu hızlıca huzurevine bıraktı, kağıtlara imza attırdı ve aceleyle ayrıldı. Sadece bir kez uğradı; iki elma, iki portakal getirdi, halini sordu ve annesi daha anlatmaya başlamamışken hemen gitti. Ayşe Hanım işte böylece iki yıldır burada kalıyordu. O bir ay dolduktan sonra oğlu ortadan kaybolunca, ev telefonunu aradı ama cevap veren yabancılar oldu. Oğlu evi satmıştı ve artık nerede olduğu bilinmiyordu. Ayşe Hanım birkaç gece ağladı, çünkü eve dönmeyeceğini anlamıştı. En acı veren ise, vaktiyle oğlu mutlu olsun diye kızını üzmüş, aralarını bozmuş olmasıydı. Ayşe köyde doğmuş, orada büyümüş, komşusu Mehmet’le evlenmişti. Geniş bir evi, küçük bir ahırı vardı; çok zengin olmasa da geçiniyorlardı. Bir gün komşu bir akraba, şehirde çalışmanın rahatlığından, iyi maaşından ve hemen ev verildiğinden bahsetti. Kocası Mehmet hemen heveslendi ve sonunda Ayşe’yi de ikna etti. Bütün malı mülkü satıp şehre göç ettiler. Gerçekten hemen bir daire verdiler, mobilya aldılar, eski bir otomobil bile sahibi oldular. Ancak Mehmet bir gün trafik kazasında vefat etti. Cenazeden sonra Ayşe Hanım, iki çocuğuyla tek başına kaldı. Evin geçimini sağlamak için akşamları apartman temizliğine gitti. ‘Çocuklarım büyüyünce bana destek olur’ diye hayal etmişti. Oğlu ciddi bir sıkıntıya düştü, Ayşe Hanım borç para bulmak zorunda kaldı, borçlarını ödemesi yıllar sürdü. Kızı Derya evlenip çocuk sahibi oldu, fakat çocuk hastalanınca işinden ayrılıp tam zamanlı bakım yapmak zorunda kaldı. Sonunda oğluna nadir bir hastalık teşhisi kondu, Türkiye’de yalnızca bir kliniğin tedavi edebildiği bir durumdu. Tedavi sırası beklerken kocası Derya’yı terk etti, neyse ki dairesini Derya’ya bıraktı. Hastane ziyaretlerinden birinde Derya, kendisi gibi hasta bir çocuğu olan bir dul ile tanıştı, kısa sürede evlenip birlikte yaşadılar. Yıllar sonra yeni eşi hastalandı, ameliyat için paraya ihtiyaç duydular. Ayşe Hanım’ın birikimi vardı – aslında oğluna ev peşinatı için ayırmıştı. Derya isteyince ona vermeye gönlü razı olmadı, “oğluma lazım” diye düşündü ve parayı vermedi. Derya ise bu yüzden ona küstü, “bana artık anne deme, zor durumda kalırsan da bana gelme” dedi. O günden beri tam 20 yıldır konuşmuyorlar. Derya daha sonra kocasını tedavi ettirdi, çocuklarını toplayıp Ege kıyılarına taşındılar. Geçmişi geri almak mümkün olsaydı, Ayşe Hanım başka türlü davranırdı ama artık çok geçti. Ayşe Hanım yavaşça banktan kalkıp huzurevine doğru yürümeye başladı, o sırada bir ses işitti: — Anne! Kalbi hızla çarptı, yavaşça arkasını döndü. Derya’ydı… Ayakta zor durdu, neredeyse bayılacakken kızı koşup sarıldı: — Seni nihayet buldum. Abim adresi vermek istemedi, dava açarım deyince sessizleşti… dedi ve birlikte içeri girip koridorda bir koltuğa oturdular. — Beni affet anne, sana uzun süre gelmedim. Önce küstüm, sonra hep erteledim, utanıyordum. Geçen hafta rüyamda seni gördüm; ormanda yürüyüp ağlıyordun. O gün içim çok daraldı. Her şeyi kocama anlattım, o da “git barış annenle” dedi. Geldim, evde yabancılar vardı, kimseyi tanımıyorum. Sonra abimin izini sürdüm ve seni buldum. Hadi hazırlan, bizimle geleceksin. Evimiz büyük, deniz kenarında. Kocam da; “eğer annenin başı sıkışırsa mutlaka bizde kalacak” dedi. Ayşe Hanım minnetle kızına sarıldı ve gözyaşlarına boğuldu ama bu kez mutluluk gözyaşlarıydı. “Annene ve babana saygı göster ki ömrün uzun olsun ve yeryüzünde mutluluk bulasın” der Kutsal Kitap… Yılların Ardından Umut: Doğum Gününde Yalnız Kalan Ayşe Hanım’ın Huzurevinde Başlayan Hüzünlü Hikâyesi, Kardeşler Arasındaki Uzaklık ve Yıllar Sonra Gelen Barışmanın Gözyaşları

Ayşe Hanım hastanenin küçük bahçesindeki bankta oturmuş, sessiz sessiz ağlıyordu. Bugün yetmiş yaşına girdi ama ne oğlu, ne de kızı gelmiş, ne de arayıp doğum gününü kutlamıştı. Allah’tan yanında kalan oda arkadaşı Hatice Hanım, kendisini kutladı, küçük de bir hediye verdi; bir de temizlikçi Elif Hanım doğum günü hatırına elma uzattı. Kaldığı huzurevi gayet düzgündü ama çalışanları genel olarak soğuk ve ilgisizdi.

Herkes biliyordu ki buraya yaşlıları çoğu zaman, bakmak istemeyen evlatları bırakıyordu. Sonuçta Ayşe Hanımı da oğlu buraya getirmiş, sözde dinlenirsin, tedavi olursun diye. Gerçekte ise gelininin gözüne batıyordu kadıncağız. Evin tapusu da Ayşe Hanımındı; ama oğlunun uzun ısrarlarından sonra üstüne devretmişti. O tapu işlemleri sırasında Hiçbir şey değişmeyecek anne, aynı evde birlikte yaşamaya devam ederiz demişti oğlu. Lakin işler bambaşka yönde gelişmiş, oğlunun bütün ailesi pat diye Ayşe Hanımın evine taşınmış, hemen ardından dertler başlamıştı.

Gelin ne yapsa memnun olmuyordu; Yemeği beğenmedim, banyoda iz bırakmışsın diye ne varsa bir bahane buluyordu. Oğlu önce arada arabulucu olurdu, sonra o da ilgisini kaybetti, hatta annesine çatmaya başladı. Sonra Ayşe Hanım fark etti ki, sürekli bir şeyler fısıldaşıyorlar aralarında o odaya girince de hemen susuveriyorlar.

Nihayet bir sabah oğlu gelip Anne sana bir tatil yaptıralım, biraz toparlarsın diye konu açtı. Kadıncağız gözyaşlarını tutamayarak gözlerinin içine bakıp sordu:
Beni huzurevine mi bırakıyorsun oğlum?

Oğlu kıpkırmızı oldu, huzursuzca eli ayağına dolaştı.
Ya anneciğim, ne alakası var, burası resmen bir tatil köyü gibi, bir ay kalırsın, hemen eve döneriz, dedi.

Hemen kağıtları imzalattı, hızla eşyalarını bıraktı ve Yakında yine uğrarım diyerek çıktı gitti. O günden sonra sadece bir kez görmeye geldi; elinde iki elma, iki portakal, hal hatır sordu ve doğru düzgün dinlemeden yine gitti. Böylece geçen iki yıl burada sessiz sessiz geçti.

Ayşe Hanım bir ay bekledi, yine gelen giden yok. En sonunda evin numarasını aradı; telefona yabancı biri çıktı. Oğlu, evi satmış, adresi yok, nereye gittiği belli değil. Ayşe Hanım birkaç gece ağladı ama ondan sonrası boş, geri dönmesinin imkanı yoktu artık, gözyaşı dökmenin de faydası olmadığını anlamıştı. En acı olanı ise, zamanında sırf oğluna daha iyi bir gelecek sunmak için, kızını çok incitmişti.

Ayşe Hanım bir köyde doğmuş büyümüştü. Aynı köyden sınıf arkadaşı Mustafa ile evlenmiş, büyükçe bir köy evleri ve az çok bir tarla bahçeleri vardı. Ne zengin, ne fakir idare ediyorlardı. O dönem köye şehirden bayram ziyaretine gelen bir komşu, Mustafa’ya şehirde hayatın ne kadar güzel olduğunu anlattığında, Mustafa’nın içi gitmişti. Sonra evdeki her şeyi satıp Bursaya göç etmişlerdi. Komşu doğru söylemişti, hemen kira vermeden küçük bir daire verdiler, üstüne az buçuk mobilya ve bir Murat 124 aldılar. Tam şehirde yeni hayata alışmaya başlarken, bir gün o arabayla Mustafa kaza yaptı.

Mustafa iki gün sonra hastanede vefat edince Ayşe Hanım iki çocuğuyla baş başa kaldı. Onları büyütmek için akşamları apartmanlarda temizlik yaptı, ne bulduysa çalıştı. Hep çocukları büyüyünce onları sırtında taşımayacak, destek olacak, diye umut etti. Yine de öyle olmadı.

Oğlu bir belaya bulaştı, Ayşe Hanım mahkemelere düşmesin diye borç para bulup ödemek zorunda kaldı; iki yıl bu borcu ödemekle geçti. Kızı Meryem ise evlenip bir çocuk sahibi oldu. İlk sene her şey güzel giderken, küçük oğlu hastalanmaya başladı. Meryem işten ayrılıp oğluyla hastanelere koştu, doktorlar uzun süre teşhis koyamadı.

En sonunda nadir bir hastalık buldular, yalnızca Ankaradaki bir hastanede tedavisi olan ama orada öyle bir sıra vardı ki Zaman geçerken, Meryemin kocası bu sıkıntıya dayanamadı, onlardan ayrıldı, neyse ki evi bırakıp gitti. Sonraları, Meryem hastanede başka bir dul adamla tanıştı adamın da kızı aynı hastalığı taşıyordu. Aralarında anlaştılar, evlenip birlikte yaşamaya başladılar. Yıllar sonra bu adam ağır hasta oldu, ameliyat için para lazımdı. Ayşe Hanımda bir miktar birikmişi vardı, aslında o parayı oğluna yeni ev alırken avans olsun diye biriktirmişti. Kızı isteyince, Yabancıya gitsin istemem, oğlumun evi daha önemli deyip vermedi. Kızı buna çok içerledi; Bundan sonra ben sana anne demem, sakın bir gün bana ihtiyacın olursa arama dedi, gitti.

O günden beri tam yirmi yıl konuşmadılar.

Meryem adamı iyileştirdi, sonra çocuklarını da alıp Akçaya taşındılar, deniz kenarında bir hayata başladılar. Ayşe Hanım bazen keşke derdi, şimdiki aklım o zaman olsa, her şeyi farklı yapardım. Ama ne yazık ki geçmişi geri getirmek mümkün değil.

Ayşe Hanım ağır ağır banktan kalkıp binaya doğru yürümeye başladı. O sırada arkasından bir ses yükseldi:
Anne!

Yüreği hopladı. Yavaşça arkasını döndü. Kızı Meryem Ayakları titredi, düşecek gibi oldu; neyse ki Meryem hemen koşup tuttu onu.

Sonunda seni bulabildim Erkek kardeşim adresini vermek istemedi. Mahkemeyle tehdit ettim, Evi illegal sattığın ortaya çıkarsa halin kötü dedim, hemen sustu

Birlikte içeri geçip dinlenme koltuğuna oturdular.

Annem, bana darılma ne olur, yıllarca görüşmedik diye. Önce kızgındım, sonra bir türlü aramaya cesaret edemedim, hep utandım. Ama geçen hafta rüyamda seni gördüm; ormanda yürüyüp ağlıyordun. O kadar içim acıdı ki anlatamam. Eşime anlattım her şeyi, dedi ki bana, Hemen git anneni bul, barışın. Gittim, eski evde başkasını buldum, sonra araştırdım, kardeşimden adresi kopardım. Bak buradayım. Hadi kalk, benimle geliyorsun. Ya bizim ev? Denizin hemen kenarında büyük bir ev. Eşim de Eğer annenin keyfi yoksa, getireceksin bizim yanımıza diye tembihledi.

Ayşe Hanım kızına sımsıkı sarılıp ağladı. Ama bu kez gözyaşları mutluluk içindi.

Annene-babana hürmet et ki, Allahın sana nasip ettiği topraklarda ömrün ve huzurun artsın.

Rate article
Lifequest
Ayşe Hanım hastanenin bahçesinde bir bankta oturmuş, sessizce ağlıyordu. Bugün 70. yaş günüydü, fakat ne oğlu ne de kızı ziyarete gelmiş, arayıp kutlamamışlardı. Neyse ki oda arkadaşı Nermin Hanım onu tebrik edip küçük bir hediye vermiş, yardımcı personelden Sevim de doğum günü diye elma ikram etmişti. Huzurevi oldukça düzgün bir yerdi ama çalışanların çoğu hissiz ve ilgisizdi. Buradaki herkes biliyordu ki çoğu yaşlıyı çocukları, yük olduklarını düşündükleri için buraya yerleştiriyordu. Ayşe Hanım’ı da oğlu getirmişti; “biraz dinlen, tedavi ol” diye kandırmıştı ama gerçekte geliniyle aralarındaki sorunlar yüzünden çıkar yol olarak görmüştü. Aslında ev Ayşe Hanım’ın üstüneydi, fakat sonra oğlunun ısrarlarıyla tapuyu ona devretmişti. Oğlunun, “sen hep kendi evinde yaşayacaksın, söz veriyorum” demesine güvenmişti ama gerçekler farklıydı: Tapu oğluna geçer geçmez, bütün aile eve taşınıp geliniyle bitmek bilmeyen bir sürtüşme başlamıştı. Gelini sürekli bir şeylerden şikayetçiydi; yemek beğenilmezdi, banyoda kir bıraktı diye azar işitirdi ve daha nice ayrıntılar… Önceleri oğlu arada annesinin tarafını tutsa da zamanla o da terslemeye başlamıştı. Sonra Ayşe Hanım, oğluyla gelininin kendi aralarında bir şeyler fısıldaşmaya başladığını fark etti; odaya girdiğinde sohbet hemen kesiliyordu. Sonunda bir sabah, oğlu ona “Biraz dinlenmen gerek anne, tedavi de iyi gelir” diye açtı konuyu. Ayşe Hanım, gözlerini oğlunun gözlerine dikerek acı bir şekilde sordu: — Beni huzurevine mi bırakıyorsun oğlum? Oğlu kızarıp, telaşla utangaçça cevap verdi: — Olur mu anneciğim, burası resmen bir kaplıca oteli. Bir ay kalırsın, sonra tekrar eve dönersin. Oğlu, onu hızlıca huzurevine bıraktı, kağıtlara imza attırdı ve aceleyle ayrıldı. Sadece bir kez uğradı; iki elma, iki portakal getirdi, halini sordu ve annesi daha anlatmaya başlamamışken hemen gitti. Ayşe Hanım işte böylece iki yıldır burada kalıyordu. O bir ay dolduktan sonra oğlu ortadan kaybolunca, ev telefonunu aradı ama cevap veren yabancılar oldu. Oğlu evi satmıştı ve artık nerede olduğu bilinmiyordu. Ayşe Hanım birkaç gece ağladı, çünkü eve dönmeyeceğini anlamıştı. En acı veren ise, vaktiyle oğlu mutlu olsun diye kızını üzmüş, aralarını bozmuş olmasıydı. Ayşe köyde doğmuş, orada büyümüş, komşusu Mehmet’le evlenmişti. Geniş bir evi, küçük bir ahırı vardı; çok zengin olmasa da geçiniyorlardı. Bir gün komşu bir akraba, şehirde çalışmanın rahatlığından, iyi maaşından ve hemen ev verildiğinden bahsetti. Kocası Mehmet hemen heveslendi ve sonunda Ayşe’yi de ikna etti. Bütün malı mülkü satıp şehre göç ettiler. Gerçekten hemen bir daire verdiler, mobilya aldılar, eski bir otomobil bile sahibi oldular. Ancak Mehmet bir gün trafik kazasında vefat etti. Cenazeden sonra Ayşe Hanım, iki çocuğuyla tek başına kaldı. Evin geçimini sağlamak için akşamları apartman temizliğine gitti. ‘Çocuklarım büyüyünce bana destek olur’ diye hayal etmişti. Oğlu ciddi bir sıkıntıya düştü, Ayşe Hanım borç para bulmak zorunda kaldı, borçlarını ödemesi yıllar sürdü. Kızı Derya evlenip çocuk sahibi oldu, fakat çocuk hastalanınca işinden ayrılıp tam zamanlı bakım yapmak zorunda kaldı. Sonunda oğluna nadir bir hastalık teşhisi kondu, Türkiye’de yalnızca bir kliniğin tedavi edebildiği bir durumdu. Tedavi sırası beklerken kocası Derya’yı terk etti, neyse ki dairesini Derya’ya bıraktı. Hastane ziyaretlerinden birinde Derya, kendisi gibi hasta bir çocuğu olan bir dul ile tanıştı, kısa sürede evlenip birlikte yaşadılar. Yıllar sonra yeni eşi hastalandı, ameliyat için paraya ihtiyaç duydular. Ayşe Hanım’ın birikimi vardı – aslında oğluna ev peşinatı için ayırmıştı. Derya isteyince ona vermeye gönlü razı olmadı, “oğluma lazım” diye düşündü ve parayı vermedi. Derya ise bu yüzden ona küstü, “bana artık anne deme, zor durumda kalırsan da bana gelme” dedi. O günden beri tam 20 yıldır konuşmuyorlar. Derya daha sonra kocasını tedavi ettirdi, çocuklarını toplayıp Ege kıyılarına taşındılar. Geçmişi geri almak mümkün olsaydı, Ayşe Hanım başka türlü davranırdı ama artık çok geçti. Ayşe Hanım yavaşça banktan kalkıp huzurevine doğru yürümeye başladı, o sırada bir ses işitti: — Anne! Kalbi hızla çarptı, yavaşça arkasını döndü. Derya’ydı… Ayakta zor durdu, neredeyse bayılacakken kızı koşup sarıldı: — Seni nihayet buldum. Abim adresi vermek istemedi, dava açarım deyince sessizleşti… dedi ve birlikte içeri girip koridorda bir koltuğa oturdular. — Beni affet anne, sana uzun süre gelmedim. Önce küstüm, sonra hep erteledim, utanıyordum. Geçen hafta rüyamda seni gördüm; ormanda yürüyüp ağlıyordun. O gün içim çok daraldı. Her şeyi kocama anlattım, o da “git barış annenle” dedi. Geldim, evde yabancılar vardı, kimseyi tanımıyorum. Sonra abimin izini sürdüm ve seni buldum. Hadi hazırlan, bizimle geleceksin. Evimiz büyük, deniz kenarında. Kocam da; “eğer annenin başı sıkışırsa mutlaka bizde kalacak” dedi. Ayşe Hanım minnetle kızına sarıldı ve gözyaşlarına boğuldu ama bu kez mutluluk gözyaşlarıydı. “Annene ve babana saygı göster ki ömrün uzun olsun ve yeryüzünde mutluluk bulasın” der Kutsal Kitap… Yılların Ardından Umut: Doğum Gününde Yalnız Kalan Ayşe Hanım’ın Huzurevinde Başlayan Hüzünlü Hikâyesi, Kardeşler Arasındaki Uzaklık ve Yıllar Sonra Gelen Barışmanın Gözyaşları