“Biz Burada Yazı Ederiz!”: Kocamın Yüzsüz Akrabalarını Evden Kovup Kapıların Kilidini Nasıl Değiştirdim Cumartesi sabahı, yedi sularında kapının zili öyle bir çaldı ki tüm apartman uyandı sanki. Haftalarca süren iş yoğunluğunun ardından tek uyuyacağım günde misafir değil, huzur bekliyordum. Monitörde görünün isim ise kayınbiraderim İsmail’in ablası Sevim Hanım’dı ve ardında üç tane perişan çocuk: “İlk önce ben, ev sizin mi?” bakışıyla. — İsmail! — diye bağırdım, kapıyı açmadan. — Senin akrabaların! Hallet bakalım. Eşim panik halde yataktan fırlarken içimden “Benim evim, benim kurallarım!” diyordum. Bu 3+1’i, nikâhtan iki yıl önce kara düzen çalışarak, borcunu ödeyip alın teriyle yükseltmiştim. Kimsenin misafirliğe bile layık görmediğim bu eve şatafatla dalmaları fitili ateşledi. Sevim abla valizlerle, cümle âlem gibi, selam bile vermeden kenara ittirip koridora girdi. “Oh, şükür geldik, çocuklar aç!” Çay koymamı beklermiş gibi. “Bizde tamirat var, bir haftacık kalırız, ne olacak, zaten eviniz büyük!” Bir haftacık üç hafta sürdü. Ev, havası temizlik kokan, düzenli Düden apartman dairesi olmaktan çıktı; koridorda çamur, mutfağa kök salan bulaşıklar; çocuklar duvarları Picasso misali boyarken bana “Çocuk işte, ne çıkardın?” diyen Sevim abla… Ama asıl bomba, işten eve erken döndüğüm bir akşam patladı: Salonumda zıplayanlar, yatak odasında rujumla duvarı boyayan minikler! O pahalı rujumun kılıfı paramparça. “Biz burada yazı kadar kalacağız, sen zaten para kazanıyorsun, bize bakmalısın!” diyen Sevim’e sabrım tükendi. Derken, ablanın telefonda bankaya gelen 80.000 TL’lik kira mesajını gördüm: Meğer kendi evini başkasına kiralayıp, beleşe bana taşınmış! Hemen delilleri topladım, fotoğrafladım, eşime doğruları gösterdim. “Ya onları çıkartırsın ya da valizini de.” Ertesi gün kapı değişti, kilit değişti, ablanın eşyaları siyah poşetlerle apartmana indi. Polis şahitliğinde yeni bir dönem başladı. Sevim Hanım, alışveriş torbalarının ortasında, “Bunlar benim eşyalarım!” diye bağırırken ben: “Evet, al ve evimden çık!” dedim. Eğer bir daha evi basarlarsa vergi dairesine bildireceğimi, polise şikâyet edeceğimi ekledim. “Burası artık bana ait ve huzurlu!” Kocam döndü, “Ablam sana çok kızıyor!” dediğinde ise: “Umurumda değil, rotamız huzura doğru” dedim. Evde yine yalnızdım, duvarda ruj izi yoktu, kahvem de tam damak tadımdaydı. Kraliçenin tacı şimdi başımda tam oturuyordu.

Yaz gelene kadar burada kalırız biz!: Kocamın arsız akrabalarını nasıl evden kovup kilitleri değiştirdim.

Apartman zilinden öyle bir zil sesi yükseldi ki, neredeyse siren gibi çaldı, resmen kendine dikkat istiyordu. Saat yediydi. Cumartesi. Haftalardır teslim tarihi için uykusuz geçen gecelerin ardından, uzun zamandır planladığım, doya doya uyuyabileceğim tek günüm. Misafir ağırlamak gibi bir niyetim asla yoktu. Ekranda görünün ise kocamın kız kardeşi Sema’nın yüzüydü. Sema, İzmir aksanıyla ve önünde üç farklı yaşta çocuğuyla kararlı bir şekilde kadraja yerleşmişti.

Oğuz! dedim, daha ahizeyi almadan. Yine akrabaların. Hallet artık.

Oğuz, uykusuzluktan morarmış gözlerle ve tişörtünü ters giyerek odadan çıktı. Benim bu tonlamamı ciddiye alırdı; aileye karşı sabrım taşınca anlardı. Henüz konuşmaya başlamıştı ki ben çoktan antrede kollarımı kavuşturdum, hazır bekliyordum. Burası benim evim, benim kurallarım. İstanbulun göbeğindeki bu üç artı bir daireyi, evlenmeden iki yıl önce canım çıkarak, tek başıma borç ödeyerek almıştım. Kimsenin burada kendini ev sahibi hissetmesine izin veremezdim.

Kapı açıldığında içerisi kalabalıkla doldu. Sema, kolunda fileler, poşetler, sanki kendi evine gelmişçesine bana omzuyla hafifçe çarpıp geçti.

Ay sonunda geldik vallahi! dedi, yüklerini yere bırakarak. Betül, kapıda neden duruyorsun öyle? Hadi, çay koy, çocuklar aç.

Sema, dedim, sesimi sabit tutmaya çalışarak. Oğuz hemen irkildi, omuzlarını sıktı. Hayırdır, ne oluyor?

Oğuz söylemedi mi? Dört yaşındaki kızı kucağında, gözlerini yuvarlayarak konuştu. Bizde büyük tadilat! Borular yenileniyor, yerler kırılıyor, evde tozdan yaşanmaz! Bir hafta size sığındık işte, size göre koca saray gibi ev, yer bol nasıl olsa.

Oğuz tavana bakarak karısından kaçınmak ister gibiydi.

Oğuz?

Ece, vallahi bak, kekeledi. Kardeşim işte. Toz toprakta çocuklarla nasıl kalsınlar? Sadece bir hafta.

Bir hafta, dedim net bir tavırla. Yedi gün. Kendi yemeklerinizden sorumlusunuz. Çocuklar evde koşturmak yok, duvarlara dokunmak yok, çalışma odama bir metreden fazla yaklaşmak yok. Saat onda sessizlik.

Sema dudak büktü, gözlerini devirdi:

Aman be Ece, sen de ne huysuzsun! Hapishane müdürü gibi Hadi hadi, uzatma da söyle, biz nerede yatacağız? Umarım yerde yatırmazsın.

Böyle başladı cehennemim.

“O bir hafta” iki oldu, sonra üç. Zevkle dekore ettiğim, bir kredi ödemeyle zar zor aldığım evim ahır gibi oldu. Antrede yığılı çamurlu ayakkabılar, her adımda birine takılıyorum. Mutfak mahvoldu: tezgah üstünde yağ lekeleri, kırıntılar, yapış yapış masalar. Sema misafir gibi değil, sanki buranın tek hanımefendisi.

Ece, buzdolabı bomboş, bir akşam yine bana sitem etti. Çocuklara yoğurt lazım, biz de bir biftek yeriz yani. Güzel maaş alıyorsun, akrabalarına bakmıyor musun?

Kredi kartın var, market var, dedim bilgisayardan gözümü bile ayırmadan. Git, al. Hatta online sipariş de verebilirsin.

Cimri işte, mutfağı terk ederken dolabı çarptı. Mezara para götüremeyeceksin, unutma.

Ama dönüm noktası bu değildi. Bir gün işten erken döndüm, yiğenlerimi kendi yatak odamda buldum. Büyük olan yatakta trambolin yapıyor, küçük olan benim duvar kağıdına dudak boyamla resim çiziyor! Hem de Nars değil, Chanel bile değil, Tom Fordun kısıtlı koleksiyonundan rujumla!

Çıkın! öyle bir kükredim ki çocuklar dört bir yana kaçtı.

Sema koşarak yanımıza geldi. Duvar kağıdını ve kırılmış ruju görünce omuz silkti:

Ay Ece, abartma ya! Çocuk işte, sil geç! Ruj desen zaten Bir tane daha alırsın, aç kalmazsın ya. Bu arada, söyleyeyim, tadilat uzayacak. Ustalar fiyasko çıktı. Yaz başına kadar buradayız. Size de eğlence çıkar, ne güzel!

Oğuz hala susuyordu. Adam mıdır, paspas mı belli değil.

Hiç cevap vermedim. Kendimi zor tuttum, yoksa suç işlerdim. Banyoya kapanıp derin nefes aldım.

O akşam Sema banyodayken telefonunu mutfakta bıraktı. Ekrana bir bildirim düştü, hem de büyük harflerle. Kişi adı Derya Kiracı:

Sema Hanım, yeni ayın parası yattı. Kiracılar memnun, acaba ağustosa kadar uzatabilir miyiz?

Ardından banka bildirimi: Bakiyenize 47.000 TL eklendi.

İşte orada bir şey koptu içimde. Meğerse tadilat falan yokmuş. Kadıncağız kendi evini kiraya verip, üstüne bir de bize sığınarak hem kira hem de mutfak, faturadan kâr etmiş! Akıllıca ama ben aptal değilim.

Telefonumla ekranı fotoğrafladım. Elimin titremesine bile gerek kalmadı, soğuk bir berraklık çöktü içime.

Oğuz, mutfağa gel, dedim.

Sessizce telefonu uzattım. Okudu, kızardı, sonra bembeyaz oldu.

Ece belki yanlışlık olmuştur?

Yanlışlık, onları çıkaramayışın. Yarın öğlen olmadan buradan gitmezlerse, sen de çıkarsın. Annen, bacın, çocuklar, kim varsa. Tercihin.

Ama nereye giderler?

Hiç umurumda değil. İster köprü altına, ister Ritzte gecelesinler.

Sabah Sema, sanki hiçbir şey olmamış gibi, alışverişe çıkacağını söyledi. Kiradan aldığı parayla güzel bir bot beğenmiş. Çocukları Oğuza bırakıp gitti.

Onun çıkmasını bekledim.

Oğuz, çocukları al parka götür. En az iki saat dönmeyin.

Neden?

Çünkü birazdan burada parazit temizliği yapılacak.

Oğuz ve çocuklar çıkınca hemen telefonu aldım. İlk telefon: çilingir. İkincisi: mahalle bekçisi.

Misafircilik oyunu bitti. Artık temizlik zamanıydı.

Belki hatadır? Oğuzun dün söylediği bu cümle kafamda yankılandı. Kapı kilidini değiştirirken çilingir omuz silkti:

Sağlam kapıymış. Ama seçtiğiniz kilit tam kale. Herkes elini kolunu sallayarak giremez.

Tam istediğim gibi, dedim. Güvende olmak istiyorum.

Ücreti IBANına gönderdim iyi bir akşam yemeğine yetecek miktar. Ama huzurun karşılığı yoktu ki!

Sonra, poşetlere doldurdum: Semanın iç çamaşırları, çocukların pijamaları, oyuncakları Hiç özenmedim, hepsini alelacele siyah çöp torbalarına sokuşturup antrede biriktirdim. Kozmetik dolabını tek hamlede boşalttım, her şeyi bir poşete attım.

Kırk dakika sonra beş torbalık bir dağ dikildi kapının önünde. İki valiz de yanlarında.

Tam o sırada apartman bekçisi geldi. Evraklarımı uzattım:

Merhaba, komiserim. Tapu burada, ikametgah da. Sadece ben kayıtlıyım. Az sonra burada barınma hakkı olmayan akrabalar gelirse, lütfen yasa dışı giriş teşebbüsünü kayda alın.

Bekçi usulca dosyaya baktı:

Akraba mıydı?

Artık eski akraba, dedim. Ev meselesi biraz hararetlendi.

Sema bir saat sonra döndü, kolları mağaza poşetleriyle dolu. Yüzü gülüyordu, beni ve torbaları görünce ifadesi dondu.

Bu ne Ece? ciyakladı. Ne yaptıysan yandın vallahi! Bunlar benim eşyalarım!

Aynen, eşyaların. Al, götür. Otel kapanmıştır.

Kapıya hücum etti ama bekçi kolunu uzattı.

Hanımefendi, burada mı oturuyorsunuz? İkametgahınız var mı?

Ben Oğuzun kardeşiyim! Misafirdik! Yüzü kıpkırmızı. Ne yapıyorsun sen, deli misin? Oğuz nerede, şimdi ararım, gösterir sana!

Ara, dedim. Ama Oğuz telefonu açmadı. Belli ki ya boşanma korkusundan, ya mal paylaşımı davasında zayıf duruma düşeceğini anladığından, aklı başına gelmişti.

Hakkın yok! Screamed Sema. Poşetlerden birinden yeni ayakkabı kutusu fırladı. Tadilat vardı bizim evde, gidecek yerim yok, çocuklarım var!

Yalan söyleme, bir adım yaklaştım. Deryaya selam söyle. Evini kiralayanlarla ağustosa kadar mı anlaşacaksın, yoksa kendin mi kalacaksın?

Sema şoke oldu, nefesi kesildi:

Sen… nereden…

Telefonunu kilitle, iş kadını. Bir ay burada keyif sürdün, benim yemeklerimi yedin, evimi mahvettin, kendi evini kiraya verdin, sonra benden kimseye söylemediğin bir parayla araba almayı planlıyorsun? Aferin sana. Şimdi iyi dinle. Eşyalarını al ve git. Yarın seni de çocuklarını da bu apartmanda görürsem, vergi dairesine ihbarda bulunurum. Evini faturasız kiraya verdin diye. Artı, polise şikayet ederim. Altın yüzüğüm kayboldu, bilmiyorum hangi torbada çıkar. Onlar incelerse…

Yüzüğüm aslında kasadaydı. Onsuz da korkudan morardı Sema.

Sen insafsızsın Ece! Allaha havale ediyorum!

Allah meşgul, dedim. Benim evim ise artık boş.

Poşetleri kapıp taksi çağırmaya çalıştı, bekçi uzaktan izledi.

Kapı kapanıp da ardında gözden kaybolunca bekçiye döndüm.

Sağ olun.

Dikkat edin, dedi. En iyisi sağlam kilit.

Eve girdim, yeni kilidin kilitleme sesi güven verdi. Burnuma çamaşır suyu kokusu doldu temizlikçi mutfağı bitirmiş, yatak odasına geçmişti.

Oğuz iki saat sonra döndü. Tek başına. Çocukları apartman kapısında Semaya bırakmış.

Ece… gitti.

Biliyorum.

Senin hakkında demediği kalmamış…

Umurumda değil. Gemiden kovulan fareler ne derse desin.

Mutfakta kahvemi içiyordum. Kendi kupam, sapasağlam. Duvarlarında ruj lekesi yok, her yer benim istediğim gibi. Buzdolabı, sadece bana ait.

Kiraya verdiğini biliyor muydun? başımı çevirmeden sordum.

Hayır, yemin ederim, Ece! Bilsem

Bilseydin de susardın. İyi dinle. Bu sondu. Bir daha böyle bir şey olursa, senin valizlerin de kapının önünde olur, anlaşıldı mı?

Hızla başını salladı. Şaka yapmadığımı biliyordu.

Bir yudum daha kahve aldım.

Sıcak, sert ve… en önemlisi, tam bir sessizlik içinde, tamamen bana ait olan evimde içtim.

Taç başıma tam oturdu.

Dersimi aldım: Kendi huzurunun sahibi ol, gerekiyorsa anahtarı sadece kendine ait tut. Kimseden kabahatini çekmek zorunda değilsin.

Rate article
Lifequest
“Biz Burada Yazı Ederiz!”: Kocamın Yüzsüz Akrabalarını Evden Kovup Kapıların Kilidini Nasıl Değiştirdim Cumartesi sabahı, yedi sularında kapının zili öyle bir çaldı ki tüm apartman uyandı sanki. Haftalarca süren iş yoğunluğunun ardından tek uyuyacağım günde misafir değil, huzur bekliyordum. Monitörde görünün isim ise kayınbiraderim İsmail’in ablası Sevim Hanım’dı ve ardında üç tane perişan çocuk: “İlk önce ben, ev sizin mi?” bakışıyla. — İsmail! — diye bağırdım, kapıyı açmadan. — Senin akrabaların! Hallet bakalım. Eşim panik halde yataktan fırlarken içimden “Benim evim, benim kurallarım!” diyordum. Bu 3+1’i, nikâhtan iki yıl önce kara düzen çalışarak, borcunu ödeyip alın teriyle yükseltmiştim. Kimsenin misafirliğe bile layık görmediğim bu eve şatafatla dalmaları fitili ateşledi. Sevim abla valizlerle, cümle âlem gibi, selam bile vermeden kenara ittirip koridora girdi. “Oh, şükür geldik, çocuklar aç!” Çay koymamı beklermiş gibi. “Bizde tamirat var, bir haftacık kalırız, ne olacak, zaten eviniz büyük!” Bir haftacık üç hafta sürdü. Ev, havası temizlik kokan, düzenli Düden apartman dairesi olmaktan çıktı; koridorda çamur, mutfağa kök salan bulaşıklar; çocuklar duvarları Picasso misali boyarken bana “Çocuk işte, ne çıkardın?” diyen Sevim abla… Ama asıl bomba, işten eve erken döndüğüm bir akşam patladı: Salonumda zıplayanlar, yatak odasında rujumla duvarı boyayan minikler! O pahalı rujumun kılıfı paramparça. “Biz burada yazı kadar kalacağız, sen zaten para kazanıyorsun, bize bakmalısın!” diyen Sevim’e sabrım tükendi. Derken, ablanın telefonda bankaya gelen 80.000 TL’lik kira mesajını gördüm: Meğer kendi evini başkasına kiralayıp, beleşe bana taşınmış! Hemen delilleri topladım, fotoğrafladım, eşime doğruları gösterdim. “Ya onları çıkartırsın ya da valizini de.” Ertesi gün kapı değişti, kilit değişti, ablanın eşyaları siyah poşetlerle apartmana indi. Polis şahitliğinde yeni bir dönem başladı. Sevim Hanım, alışveriş torbalarının ortasında, “Bunlar benim eşyalarım!” diye bağırırken ben: “Evet, al ve evimden çık!” dedim. Eğer bir daha evi basarlarsa vergi dairesine bildireceğimi, polise şikâyet edeceğimi ekledim. “Burası artık bana ait ve huzurlu!” Kocam döndü, “Ablam sana çok kızıyor!” dediğinde ise: “Umurumda değil, rotamız huzura doğru” dedim. Evde yine yalnızdım, duvarda ruj izi yoktu, kahvem de tam damak tadımdaydı. Kraliçenin tacı şimdi başımda tam oturuyordu.