Macera Fiyatı: Unutulmaz Bir Yolculuğun Hikayesi

Ben her zaman hayatımın bir yedek patikada ilerlediğini, asıl trenin çoktan öteye geçip durduğunu düşünürdüm. Sabahlar dolmuş, kasabanın kenarındaki bir inşaat malzemeleri deposu, ağır izolasyon ruloları, fatura kağıtları, kantinde çorba ve pirinç pilavı, akşamları televizyon ve otobüs garındaki barda sınırlı dostluk buluşmaları. Otuz üç yaşımdaydım, adım Ahmetti, çevremdeki herkes işimin bir şeyler yolunda olduğunu sanıyordu.

Köy okulunun karşısındaki eski tuğla binada bir oda kiralamıştım. Ev sahibi, incecik bir emekli teyze, yan odada oturur, hastalıklarından ve eczane fiyatlarından bahsederdi. Ben yarı uykulu dinler, başımı başka yerlere çevirirdim. Yatak üstümde, soluklaşmış büyük şehir manzaralı bir poster asılıydıcam kuleler, köprü, nehir, ışıklar. Bu posteri askerlik sonrası bir çarşıda almış, her kiralık odada yanımda taşıyordum. Uyumaya geçerken kendimi o sokaklarda yürürken, tanımadığım, özgür bir turist ya da film kahramanı gibi hayal ederdim.

Gerçek daha basitti. Depoda amir olarak kaydedilmiş bir depo görevlisiydim, maaşım gecikmeli gelirdi, amirim bağırmayı severdi, arkadaşlar sık sık kredi ve konut kredisi konuşurlardı. Bir akşam, teyze tansiyon şikayetiyle bağırdığında, onu neredeyse duymadım bile. İçimde, henüz kelimelere dökülmemiş ama ısrarlı bir karar filizlenmişti.

Bir hafta sonra başkent İstanbula giden bir tren bileti aldım. İşten istifa edeceğimi, lojistikte daha iyi bir fırsat bulduğumu söyledim. Amir omuz silkti, şans diledi. Teye para kazanmak için gideceğimi söyledim; o ellerini çırptı ama itiraz etmedi. Çantamda birkaç eşya, eski bir dizüstü bilgisayar, birkaç kitap ve o şehir posterini özenle katlayıp üstüne koydum.

Trende pencere kenarında otururken, camdan geçen tarlalar, nadir köyler, benzin istasyonları gözümden süzülüyordu. Akla bir iş bulacağımailk başta yük taşıyıcı ya da kurye, sonra daha iyisinidüşünceler doluştu. Oda kiralayıp şehir merkezinde yürüyüp kafelere, konserlere gitmek, belki birini tanışmak İstanbulda her şey kendiliğinden gerçekleşir diye düşünürdüm.

Sabahın erken saatlerinde tren İstanbula vardığında, alnımı camın soğuğuna bastırdım. Gri çok katlı binalar, kavşaklar, reklam panoları uzanıyordu; gökyüzü alçak, kurşuni. Platforma çıktığımda soğuk, yağmurlu bir hava ve ucuz kahve kokusu çarptı. İnsanlar koşturuyor, valizlerini sürükleyip telefonla konuşuyordu. Beni kimse beklemiyordu.

İstasyonda bir an şaşkınlığa uğradım. Arabalar, otobüsler, yüksek sesli duyurular, çevremden geçen insanlar adeta bir engel gibi. Cebimdeki ucuz bir hostel rezervasyon belgesi vardı; metroya binerek oraya ulaşacaktım. Sırt çantamdan katladığım metro hattı haritasını çıkardım, renkli çizgiler birbirine dolaşıyor, tanımadığım istasyon isimleri bir desen oluşturuyordu. Bir istasyonu bulmam gerekiyordu, uzun ve zor bir isimle.

Metroya indiğimde kalabalık içinde itişti. Vagon sıcak, insan teri ve parfüm kokuyordu. Sesler bir gürültüye karışmıştı. Elimi tutunarak duvarlara asılan istasyon isimlerine bakıyordum. İçimdeki heyecan, dışarıdaki gerginliği bastırıyordu. İşte hayalini kurduğum duygu: büyük bir şehirde tek bir nokta olmak, her şeyin yeni bir başlangıç olması.

Hostel, çevre yolun yakınında bir ara sokakta, eski bir binada, yıpranmış duvarlar, kodlu demir kapı, içi dar koridor, linolyum ve çamaşır deterjanı kokusuydu. Resepsiyonist, kuyruklu saçlı ince bir genç, pasaportumu alıp odalı bir kutu anahtarı verdi, sekiz kişilik ortak odada bir yatak gösterdi. Her yatağın üstünde bir perde, yan sehpadaki lamba hafifçe yanıyordu.

İlk iki gün İstanbulu adımlayarak, sokakları ezberlemeye çalıştım. Telefonla iş ilanlarını aradım, duyurulara telefonla ulaştım. Geri döneceğiz ya da özgeçmiş gönderin diye yanıtlar alıyordum. Akşamları hostelde yan komşunun horlaması, bir odanın kahkahaları duyuluyordu; her şey bir an önce yolunda gibi görünüyordu. Bu böyle olmalıydı.

Üçüncü gün bir lojistik firmasında mülakata gittim; ofis nehir kenarında bir iş merkezindeydi. Ciddi bir bluzlu bir kadın beni karşıladı, birkaç soru sordu, özgeçmişime baktı ve bir hafta içinde karar bildirileceğini söyledi. Çıkıp camlı kapıların önünde suyu izlerken yürümeye karar verdim.

Hafif bir yağmur çisecek. Ceket yakamı kaldırıp hızlandım. Köşedeki soyut tablo vitrinine baktım, içeri bir galeri vardı. Beyaz duvarlar, parlak ışık, şarap kadehleriyle insanlar. Camdan içeri yüksek bir siyah elbiseli kadın gülüyordu; onunla ilk kez karşılaşmıştım. Kasabamda böyle bir şey yoktu; sanat eserleri sadece kültür merkezinde, tozlu, eskiydi.

Tam yürümek üzereyken galeri kapısı açıldı ve o kadın dışarı çıktı. Elinde sigara, ışığı elinde tutuyordu; kısa sarı saçları dağınık bir topuz, ince bir kolye parlıyordu. Beni fark etti ve bir köşeden gülümseyerek:

Geldiniz, kapımız açık. dedi.

Ben biraz utanarak, kot pantolon ve ceketime bakarak:

Giyimde eksik bir şey var sanırım.

Endişelenme, burada bir dress code yok. Ben Katya. Sen?

Ahmet.

Memnun oldum. Hadi, gel. Sanatçı fazladan bir göz ister.

Beni kolundan hafifçe tutup içeri çekti. Şarap ve baharat kokusu, taze boya kokusuyla karışmıştı. İnsanlar gruplar halinde durup eserleri tartışıyor, gülüyordu. Duvarlarda şehir silüetinin bulanık resimleri, ışıklar, pencereler ve figürler vardı. Ben bir tablo önünde durup kendimi izleyen bir izleyici gibi hissettim.

Beğendin mi? Katya yanımda durarak sordu.

Garip, biraz ürkütücü, dürüstçe cevap verdim.

Bu iyi. Korku dürüst bir tepkidir, dedi, gözlerine bakarak. Burada yalnız mısın?

Evet, yeni geldim, bölgeden.

Anlıyorum. gözlerindeki merak parladı. Ne iş yapıyorsun bu sert şehirde?

Depoda çalışıyordum, ambar sorumlusu.

Romantik, kahkaha attı. Ben küratörüm, sanatçılarla, projelerle, galerilerle ilgileniyorum. Hepsi benim çocukluğum.

Şanslısın ki içeri girdin. Bugün kültürel bir dalış gibi.

Bir adam siyah gömlek, gri sakal, Katya onu sergiyi hazırlayan sanatçı olarak tanıttı. Kısa bir sohbet, el sıkışma, sonra Katya yine yanımda oturdu.

Uzun zamandır gelmek istiyor muydun? sorarak beyaz şarap dolu bir plastik bardak uzattı.

Çok. Her şey birikiyordu ama duraksadım.

Şimdi bir şeyler bir araya geliyor. gözleriyle sorguladı. Burada ne bulmak istiyorsun?

Omuz silkerek, kulaklarım kızardı.

Bilmiyorum, farklı bir şey, daha önceki gibi değil.

Burada farklı şey bulunur, gülümseyerek, soru şu: buna hazır mısın?

Bu sözler bir alay gibi gelmedi; yorgun bir sesle söylendi. Katya bir grup arkadaşla ayrıldı, ben duvara ve bardağa bakarken bir şeyler içinde kaybolmuş hissettim. O an orada kalmak mı, yoksa dışarı çıkmak mı düşündüm, ama Katya tekrar yanımda belirdi.

Akşam planların var mı? sordu.

Yok, hostele dönmek.

Sıkıcı geliyor, kaşlarını kaldırdı. Bizimle afterpartyye gel, insanlar, müzik, yeni tanışmalar, belki bir iş bulursun. Burada her şey bağlarla gerçekleşir.

Bir an tereddüt ettim, teyzenin büyük şehirlerde insanları kandırır sözleri aklıma geldi. Katya ise güven dolu, başka bir dünyadan gelmişti. Başımı salladım.

Tamam.

Taksiyle eski bir konakta kurulmuş bir kulübe gittik. İçeride ışık patlamaları, elektronik müzik, insanlar içkini içiyor, merdivenlerde sigara içiyordu. Katya beni salonlarda dolaştırdı, isimler söyledi; bir anda birileri benim kafamda yankılandı. Şarap, biraz sert içki; kafam hafifledi, sınırlar kayboldu.

Şu barda duran adamı görüyor musun? fısıldadı, kulağına eğilerek. O bir koleksiyoncu. Genç, henüz popüler olmayanları alıyor. Onun için işler inandırıcı, ikna edici olmalı.

Koleksiyoncu, bağışçılar, hibeler, sponsorlar Her şey bağlamaya, izlenime, anlatılacak bir hikayeye dayanıyordu. Ben bir sahne arkasına geçmekteymişim gibi hissettim.

Sabahın erken saatlerinde dışarı çıktık, nemli hava asfaltı soğutuyordu. Katya bir adım geride sigara çaktı.

Peki, pişman olmadın mı? sordu.

Hayır. duvara yaslandım. Garip ama ilginç.

Alışacaksın. dumanı üfledi. Şehir ya seni çiğner, ya sen onu çiğnersin.

Bu sözleri neredeyse aldırmadan söyledi, sanki başkasının sözünü tekrarlıyordu. Sonra gözleriyle bana baktı.

Şey, Ahmet. Sen bana cazip, gerçek bir insansın. Bir fikrim var, belki yardım edersin, aynı zamanda kendine de fayda sağlarsın.

Şaşırdım.

Ne fikir?

Şimdilik söylemiyorum. Yorgunsun, yarın konuşuruz. Numaranı alayım. telefon numarasını not etti, Bu şehirde kaybolmak çok kolay dedi.

Ertesi sabah kafam ağrılı uyanıp, gece anılarını hatırladım: ışıklar, yüzler, kahkahalar, hibe ve bütçe konuşmaları. Telefon çaldı, Katyadan bir mesaj: Akşam galeride buluşalım, konuşacak bir şey var.

Gün içinde ilanları aramaya, bir depo işi daha mülakata gitmeye devam ettim. Gece vardiyası teklifi aldım, düşük bir ücret karşılığında. Düşündüm, para kalmadı, iş yok hâlâ.

Akşam galeride oldum. Neredeyse sessizdi, az insan. Katya yüksek bir masada dizüstü bilgisayar, gözlük takmış, saçları topuz.

Selam, dün geceki kahraman, dedi gözlüğünü takıp. Başın nasıl?

İyi.

Otur, bir tabureye işaret etti. Sana farklı bir teklifim var. Biraz alışılmışın dışında.

Başını salladım. O sırada para yok, iş de yok dedi.

Bir proje var. Bir ressamın eserlerini özel bir satış için topluyoruz. Her şey ince bir düzen. Sen sadece alıcı rolünde olacaksın; resmi imzalayıp sözleşme imzalayacaksın, ama para başka bir yerden gelecek, eserler de sana gelmeyecek. Sen sadece bir yüz olacaksın.

Sessiz kaldım, anlamadım.

Yani satın alıyorum, ama benim param mı? sordum.

Evet. omuz silkti. Bu yaygın bir uygulama. İnsanlar görünmemek ister, temiz bir geçmişe ihtiyaç duyar. Sen tam da uygunsun.

İçimde bir sıkışma hissettim.

Yasal mı bu?

Katya hafif bir gülümseme, ama gözleri ciddiydi.

Kural kitaplarına tam uymasa da herkes böyle yapar. Para hesabına geçecek, ben bütün evrakları hallederim, hiçbir vergi sorunu olmaz. Sana iyi bir ücret ödeyecekler, üç ay maaşından biraz daha fazla.

Ne kadar? şaşkınlıkla sordum.

Söylediği miktar, önceki maaşımın üç katıydı; birkaç ay rahat edebilirdim. Neden ben? diye sordum.

Çünkü yenisin. bakışından kaçınmadı. Bağların yok, geçmişin temiz. Ve sana güveniyorum, içgüdüsel olarak. Polisle haşireye düşmeyen birini istiyoruz.

Polis kelimesi bir çarpma etkisi yarattı. Ellerime, tırnakları çatlamış ellerime baktım.

Peki ya… bir şey ters giderse? çektim.

Olmaz, olmaz. sesinde bir çelik var. Daha önce de yaptık, sadece kağıt işleri atlatıyoruz. Para temiz, insanlar ciddi, skandal istemiyor, sessiz bir geçiş istiyorlar.

Kendi kasabasındaki depoyu, otobüsün gürültüsünü, akşam televizyonunu, o geceki renkli hayali hatırladım. İki ses birbiriyle çarpışıyordu: bu bir şans mı, yoksa tehlikeli bir oyun mu?

Düşünmem lazım, dedim.

Anlıyorum. Katya başını salladı. Bir günün var, yarın sabah bana cevap ver. Eğer hayır dersen bile dürüst ol, ben kaybolanları sevmem.

Dışarı çıktım, metro haritasını cebimde sıkıştırdım, bir bankta oturup düşüncelere daldım. Görünüşte bir kaçış yoktu; belki bir trenle köye dönmek, belki hostele geri dönmek, belki başka bir depo bulmak… Harita yıpranmış, kenarları kopmuş, ama hâlâ bir yön gösteriyordu.

Telefon çaldı, Katyadan bir mesaj: Neredesin? Her şey yolunda mı? Parmaklarım titriyordu. Uzun bir an düşündüm, ne söyleyeceğimi bilemedim. Telefonu cebime koyup, merdivenlerden dışarı çıktım, soğuk hava yüzümü çarptı. Metroya yöneldim, haritayı elimde tutarak ilk günkü heyecanı hatırlamaya çalıştım; o zaman heyecan, şimdi korkuydu. Ancak bir yerlerde içimde bir inat vardı; geriye dönmek artık bir seçenek değildi.

Metro girişinde durdum. İnsanlar aceleyle geçiyordu, birileri omzuma çarptı, özür dilemedi. Haritadaki birçok hat birleştikçe, tüm hatlar bir dairede kesişiyordu. Tren istasyonuna, hostele, Katyaya, galeriye… Ya başka bir depoya, başka bir kurye işi… Haritayı katlayıp cebime koydum ve merdivenlerden aşağı inip kalabalığa karıştım, henüz ne yönüne gideceğini bilmesem de, bir seçim yapacağımın farkındaydımbugün değilse yarın. Ve gerçek bir yaşam hissinin bedeli, henüz görünmeyen bir rakamla içimdeki hesabı tahsil ediyormuş gibi hissediyordum.

Rate article
Lifequest
Macera Fiyatı: Unutulmaz Bir Yolculuğun Hikayesi