— Sen beni hiç sevmedin. Sevmeden benimle evlendin. Şimdi hastalandım diye terk edeceksin… — Terk etmem! – dedi Marina, İgor’a sıkıca sarılarak. – Sen dünyanın en iyi kocasısın! Asla bırakmam seni… İgor’un buna inanması güçtü. Morali çok bozuktu… Marina yirmi beş yıl evli kaldı, o yıllar boyunca da erkeklerin ilgisi hiç eksilmedi. Gençliğinde de okulun en gözde kızıydı. Ama bakmayın, öyle güzellik abidesi değildi Marina. Yine de erkekler etrafında pervane olurdu. Marina, her şeye rağmen, biraz karmaşık biri olan ilk eşiyle evli kalmaya devam etti. Onu boşamadı, ta ki Vadi̇m vefat edene kadar. Kızları Darya’yı büyüttüler, evlendirdiler. Damatlarıyla Darya şu an İtalya’da, mutlu mesut, sık sık fotoğraf gönderiyor, onları da davet ediyordu. Marina ise hâlâ Türkiye’den ayrılmak istemiyordu. Vadi̇m trafik kazasında hayatını kaybetti. Söylentilere göre direksiyonda rahatsızlanmış, kalbi durmuştu. Marina yıkıldı. En yakın dostu Elif, tüm detayları öğrendi ve Marina’nın yanında oldu. Cenazeden sonra Marina, kocaevinde tek başına kaldı. Koskoca ev, konuklar geldiğinde küçük gibi, ama bir kadın için fazla büyük ve ağır yük… Evin işleri için erkek eli gerek! Kızı Darya, babasının cenazesi için geldi. Ev satılıp yerine daire alınmasını, hatta annesinin İtalya’ya taşınmasını önerdi. — Yok artık! – dedi Marina. – Ben bu evi satmak için inşa etmedim, İtalya’ya da gelmem. O İtalya’yı ben gördüm zaten… — Anne! — Ayy, çocuksun Darya! – dedi Marina gözyaşlarıyla gülerek. – Şaka yapıyorum. Görünen oydu ki her şey karışıktı. Tıpkı rahmetli Vadi̇m gibi; iyi, ilgili bir eşti, ama tuhaf ruh hallerine de sahipti. Kötü gününde Marina’yı yıpratır, sonra pişman olurdu. Marina ise takıntılı bir tip değildi, hayatı akışına bırakırdı. Öyle geçirdi yirmi beş yıl! Akıl almaz… Darya annesinin yanında kalıp döndü; eşi yoğun çalışıyordu. Marina yine yalnızdı. Ama kendi kendini tanıyordu, yalnızlığı uzun sürmezdi. Nitekim öyle de oldu. Altı ay yas tuttuktan sonra etrafında birden talipler peydah oldu. Marina’nın annesi de zamanında şaşkındı kızının gördüğü ilgiye: — Ne buluyor bu adamlar sende? Güzellik desen yok! Ben mi anlamıyorum? — Güzel ana, güzellik önemli değil, karizma ve çekicilik gerek kadına. Biraz da ‘çekicilik tılsımı’… — Hadi yürü git dolaş da taliplerin bekleyip sıkılmasın, – gülmüş annesi. — Biri gider, diğeri gelir zaten, – omuz silkmiş Marina. Neredeyse otuz yıl geçmişti o konuşmadan, hiçbir şey değişmemişti. Kadınlar “kırktan sonra evlenilecek adam kalmadı” derken, Marina kırk altı yaşında iki taliple vakit geçiriyordu, ikisi de iyi adamdı. Kalbi daha çok Cem’e çekiliyordu. Yakışıklı, zeki ve sohbeti koyuydu. Ama tecrübesiyle biliyordu ki Cem, onun hayatına uygun adam değildi. Diğer talibi İgor ise eli işe yatkın, sağlam bir Anadolu delikanlısıydı. Bayramda bol bol içerdi ama iş yaptı mı da tam yapardı. Elleri altın gibiydi, mizacı yumuşak, ama gerektiğinde aslandır. Marina onu diğerinden daha az seviyordu belki ama kadın mantığı işte. İgor çok konuşmazdı. İçince çözülür, fıkra anlatır, sohbete katılırdı. İçkiyi çok içse de ertesi gün sapasağlamdı. Yiğit ve sadıktı. Marina onu seçti. Cem, Marina’nın kendisini seçmemesine bozularak hayatından çıktı. Marina, İgor’la evlendi, İgor mutluluktan uçtu. Düğünde epey fazla içip, sabaha kadar oynadı. En yakın arkadaşı Elif de şaşırtmadan ekledi: — Vadi̇m’in ölümünden bir yıl bile geçmeden yeniden evlendin. Kadınlar adam ararken senin yıldızın hiç sönmüyor! — Bir de bana “Güzellik desen yok” de! – gülümseyerek karşılık verdi Marina. Düğünden kısa süre sonra İgor, Marinaların bahçesini adeta cennete çevirdi; çiçek tarhları, kamelya, her yer elinden geçti… Marina kısa sürede önceki yirmi beş yıldan daha fazla huzur buldu. “Keşke İgor’u daha önce tanısaydım, altın gibi adam!” diye içinden geçirdi. Birlikte, yaz akşamlarında mangal yakıp kamelyada oturuyor, Marina karnı tok, huzurlu, adeta mutlu bir kedi gibi mırıldanıyordu. İgor ise ona bakarken gülümsüyordu. — Hayırdır, İgor? — Seviniyorum. İlk eşi çok geçimsizdi, başka bir hayat mümkün olamaz sanmıştı İgor. Fakat dört güzel yılın ardından İgor birden hastalandı… Çabuk yoruluyor, kilo veriyordu. İçerse daha kötü oluyordu. — İgor, doktora gitmelisin! – diye bastırdı Marina. – Belli ki bir sıkıntı var. — Boş ver Marina. Geçer! — Ne geçmesi, çağ atladık artık! Erkekler neden doktordan korkar anlamam… İgor’un esas korkusu ise, eğer ciddi bir hastalığı varsa, Marina’nın onu bırakacağıydı. Zaten kendine büyük aşk olmadan, daha pratik sebeplerle onunla evlendiğinin farkındaydı. Ama o, Marina’yı delicesine seviyordu. Bir gün markette cüzdanını arayan telaşlı Marinalya rastlamış, o anda aşık olmuştu. O kadının endişeli hali ona koruyup kollama duygusu vermişti. Annesi ise, — Ne buldun bu kadında, oğlum? Ne genç ne güzel. Sen istediğini elde edersin oğlum! – demişti. Ama İgor’un dünyada Marina’dan başka kimseye ihtiyacı yoktu. Şimdi hasta olursa Marina hâlâ onu ister miydi? Ne yazık ki doktora gitmeyi bir türlü ikna edemedi. Bir akşam Elif’lerle mangalda bayıldı. Apar topar hastaneye kaldırıldı. Ameliyat… Karaciğerinde tümör çıktı. Sonuç iyi geldi: Tümör iyi huyluydu, fakat vücudu yıpranmıştı, eski hâline dönmesi uzun sürecekti. İgor iyice çöktü. Annesi hastaneye yemek getirdi, morali bozuk oğlunu görünce dayanamayıp, — Oğlum, hayattasın, kanser çıkmadı! Daha ne istiyorsun? Marina geliyor mu yanına? — Geliyor… Şimdilik… – dedi İgor. — Korkma, bırakmaz seni. Aptal olacak bırakırsa! — Artık bir şey yapamaz, işe yaramam. Yazık bana… Kim ister ki böyle bir adamı? Tam o sırada Marina odaya girdi. İgor’un annesi gitti. Marina eşinin yanına yaklaştı. Ona sımsıkı sarılıp, — Seviyorum seni. Ve asla bırakmam! İyileşmek için acele etme, her şey zamanla yoluna girer! – dedi. — Gerçekten seviyor musun? – diye sordu şaşkın İgor. — Gerçekten, vallahi. Marina İgor’u bırakmıyor; İgor yavaş yavaş toparlanıyordu. Marina ona doğum gününde alkolsüz bir kutlama organize etti. Eski dostlarla kamelyada sohbet edip oyun oynadılar. — Şanslı adamsın İgor, – dedi arkadaşları. — Şimdi siz gidip benim sağlığıma içer misiniz? – diye takıldı İgor. Akşam Marina ve İgor, verandada yıldızlara baktılar. İgor aylar sonra ilk defa kendini biraz daha iyi hissetti, birlikte güzel bir geleceğe inandı. Eşine daha sıkı sarıldı. — Neyin var, İgor? — Her şey yolunda! – dedi mutlulukla. — Sonunda! – diye gülümsedi Marina ve yanağından öptü. Onlar gerçekten mutluydu… 💬 Dostlar, hikayelerimizi beğendiyseniz yorum bırakıp, beğenmeyi unutmayın. İlginiz bizi daha çok yazmaya teşvik ediyor!

Sen zaten beni hiç sevmedin ki Sevgisiz evlendin benimle, şimdi ben hastayım diye de bırakacaksın tabii…

Saçmalama! dedi Melike, kocası İsmaili sımsıkı sarıp. Sen en iyi adamsın, bırakmak da neymiş, hiç bırakır mıyım seni

İsmail bir an gerçek olduğuna inanamadı; morali yerlerdeydi tabii

Melike, yirmi beş yıl evli kaldı, bu sürede de hâlâ erkeklerin dikkatini çekmeye devam ediyordu. Genç kızlığında mahallede Kapalıçarşıdaki tezgahtarlar bile ona bakmaya doyamazdı.

Hatta ne gençliğiilkokuldan beri semtin oğlanları Melikenin peşinden koştururdu. Ama öyle allı pullu, dergi kapağı güzelliğinden de nasibini almamış bir kadındı açıkçası.

Eşiyle ayrılmamıştı, halbuki adamın kırkı bir para, aklı bir karış havadaydı.

Hayır yani, Melike Vedatla sonuna kadar kalmıştı. Bir de kızları vardı, Sedef; büyüttüler, evlendirdiler. Sedefin kocası işi gereği İtalyaya taşındı, arada güzel fotoğraflar yollar, davet ederlerdi. Melike bir türlü cesaret edemedi ama belki ileride giderim, derdi. Vedat ise o kadar.

Melikenin kocası Vedat, bir gün arabasıyla kaza geçirip hayatını kaybetti. Yani insan Olacak iş mi? diyor, meğer sonradan duyduğuna göre, direksiyonda fenalaşmış, kalbi tutmuş, kontrolü kaybedivermiş.

Bayılmış olabilir mi ki? diye sordu Melike.

Artık cevabı yok, iç çekti arkadaşı, doktor Sevim. Otopsi raporu: hayatla bağdaşmayacak derece çoklu yaralanma.

Melike şokun daniskasını yaşadı. Sağ olsun Sevim tüm işlemlerde yalnız bırakmadı.

Detayları yine Sevim kendi çevresinden öğrendi. Vedatı toprağa verdiler, Melike koca evde bir başına kaldı. O ev var ya, hayat boyu tuğla tuğla beraber ördükleri ev.

Çift kişilik denir ama, misafir gelince hani öyle büyük değil dersin; tek başına kadına dev bir yük, dev gibi ev Ev eştir, adam eli ister

Sedef babasının cenazesi için geldi geldi, sonra oturdu annesiyle eve-kupon daire hesabı, evi satalım mı, sen bizimle İtalyaya gel dediler.

Yok artık! diye çıkıştı Melike. Ben bu evi bu kolayca satayım diye mi yaptım? İtalya da gözümde yok, ben oraları gördüm

Anne!

Kısa gözlüsün sen Sedefim! dedi Melike gözyaşları arası gülerken, Şaka yapıyorum canım.

Şaka yapıyorsan, belki durum o kadar kötü değildir.

Olay karmaşıktı. Tıpkı rahmetli Vedat gibi. Adamın ince, hassas zamanları vardı, Melikeye babacan yaklaşırdı.

Öte yandan, ruh hali sık şarj bitik idi. Siniri sıkkınken, Melikenin hayat enerjisini emip bitirmişliği vardı. Sonra pişman olup özür dilerdi, Melike de öyle kin tutmaz biri zaten, üzerinde durmazdı bu şeylerin. Hayat denen şey böyle işte: Yirmi beş yıl! Delirmemek elde değil

Sedef gidince Melike bir başına kaldı. Tabii kendi kendini tanıyan biri olarak, bunun da uzun sürmeyeceğini biliyordu.

Nitekim, altı ay dertlendi, gözyaşı bitti, başını kaldırınca ufak çaplı bir hayran grubu etrafında toplanmıştı bile.

Melikenin annesi bile bir zamanlar şaşırmıştı bu duruma.

Bunlar sende ne buluyor anlamadım ki! Hepsi sırılsıklam sana hayran! O kadar da güzel değilsin hani Yoksa ben mi anlamıyorum?

İyimser ol anneciğim, gülümserdi Melike, dudaklarına ruj sürerken Güzelliğin lafı mı olur Kadın dediğin, cazibeli, tatlı dilli, kendine has olmalı!

Hadi yürü yoldan sapmadan yeni talibini bul bakalım! diye gülerdi annesi. Bekletme fazla.

Biri gider, biri gelir, umursamazca omuz silkerdi Melike.

Otuz yıldan fazla oldu, o annesiyle diyaloğun üzerinden, değişen bir şey yok. Kadınlar bulamıyor, bulsa da korkuyor, Melike ise yaş kırk altı olmuş, iki talip arası seçim yapmakta kararsız!

Melikenin gönlü Cenkteydi biraz. Adam hem yakışıklı, hem entel, hem sohbeti çok tatlı. Birlikte vakit geçirmesi de rahat. Lakırdı dersen derya

Ama Cenki dinleyip dinleyip, yaşını başını almış biri olarak anlamıştı: Bu adam lafta iyi, icraatta yok. Benim şu büyük ev için şartlar uygun değil yani.

Diğer talip, İsmail, dümdüz Anadolu insanı. Hani o bayramda bir bidon ayranı kafaya dikip yine de ayakta kalanlardan. Ama elinden her iş gelir; altın bilezikli, munis ama kendinden ödün vermez bir adam. Eşine karşı pamuğa döner ama gerektiğinde dağları devirir. Gel gör ki Melikenin gönlü ona biraz az ısındıkadıncağızın garip mantığı işte.

İsmail cilalı laf bilmez, hele ayıkken pek konuşmaz. İçtikten sonra biraz çözülür, şakalaşır, fıkra anlatır, ortam açılır. Ama sabah yine disiplinli, çalışkan. Melike de sonunda onu seçti.

Cenk, Sözlerim havada kaldı, diye darılıp çekildi kenara.

Melike, İsmaille evlendi, adam mıknatıs gibi mutluluktan havalara uçtu. Düğünde fazla kaçırdı, halay çekti mi bırakmaz, şarkılar, danslar

Vay be! diyerek bakındı Sevim. Vedatın arkasından bir yıl bile geçmedi, sen şak diye evlendin. Kadınlar koca bulamıyor, sen azıcık dolansan hemen evine iki talip yığılıyor.

Hatta şunu da de: Sen napıyorsun bunlarda, o kadar da güzel değilsin!

Yok vallahi, onu demeyeceğim. Ama ilginç bir çekiciliğin var, o kesin.

Vallahi Sevim, ben de ne bulduklarını hala bilmiyorum. Git annemle tartış.

Melike göz kırptı, kalktı kocasına dansa. O da geldi tabii, aldı Melikeyi pista. İçinden İsmail biraz köylü olabilir diye geçirdi. Ama adam dediğin güçlü olmalı, becerikli olmalı. Öyle her zaman konuşkan olmaması, neyse ki bazen iyi bile olabilir. Düşünsene Cenki seçse, ne olacaktı? Lafla pilav pişse, kelle paçacıya gerek kalmazdı!

İsmail daha evin bahçesini birkaç ayda masal gibi yaptı. Gereksiz ağaçları söktü, toprağı düzeltti, Melikeye çiçek tarhları yaptı, bir de fıstık gibi bir kameriye ekledi. Evin içinde de eli değdi mi değdi!

Bir de üstüne para kazandı, Melikeye de çiçek, küçük takı, neyse aldı durdu; gönlünü hoş etti. Melike şöyle bir hesap etti, eski kocasıyla geçen yirmi beş yılı düşündü, sonra şunları yaşadığı kısa zamana baktı, Keşke İsmaili daha önce tanısaymışım yahu! dedi. Adam tam altın adam!

Bahar gelince akşam mangalda et yaptılar, akşam kameriyede mis gibi hava, İsmailin elinden fırından yeni çıkmış ekmek Melike mutlu mesut, kedi gibi yayıldı masada, İsmail onu izliyor.

Ne bakıyorsun İso?

Hiç, mutluyum.

İlk karısı çağdaş klasik bir baş belasıymış. Hele bunları hayal bile edemezmiş. Melike hayatına mucize gibi düşmüştü.

Dört yıl böyle geçti gitti, sonra İsmail ufaktan tükenmeye başladı. Yorgun, halsiz, kilo veriyor, hele içerse, hiç iyi olmuyor.

İso, doktora gitmemiz lazım, bak böyle olmaz! dedi Melike telaşla. Senin bir sıkıntın var, hadi ciddiye alalım.

Aman Melike, ne olacak yani! Geçer.

Güldürme beni! Orta Çağda mıyız? Ya ciddiyse? Yani bütün erkekler gibi sen de doktordan mı korkuyorsun?

Yok canım öyle şey…

İsmail içten içe tek şeyden ödü kopuyordu: Ya ciddi bir derdi varsa Melike ona bakmazdı. Ne olacak, hasta adam Kadıncağız iki günde terk eder, derdi. Madem evlemeyi akılca seçti, aşkla değildi. O ise Melikeye aşıktı! Karşılıksız.

Bir gün bakkalda cüzdanını bulamayıp afallayan Melikeyi görünce, anında tutulmuştu; o telaşı, çaresizliği acayip etkileyici gelmişti. Hemen gidip Bu kadını ben koruyacağım, demek gelmişti içinden. Annesi de bir kere tanışınca anlamamıştı zaten:

Oğlum, sana ömür; ama bunda ne buldun be, anlamıyorum. Ne genç, ne güzel. Sana gençler sıraya girerdi!

Ama İsmailin ihtiyacı yoktu başka kadına. Şimdi de hastalık çıktı diye, Melike onu bırakacak mıydı?

Melike de bir türlü doktora götüremedi kocasını. Bir cumartesi akşamı, misafirlikte Sevim ve eşi Bora geldi. Erkek tarafı mangal başına, kadınlar salata hazırlıyor. Sevim mutfakta Melikeye sordu:

İsmailde bir haller mi var?

Bilmiyorum ya! diye feryat etti Melike. Hadi sen doktorsun, bari sen konuş; cidden bak, adam yavaş yavaş eriyor gibi.

Görüntüsü bayağı soldu. Zayıfladı, bana da teninde hafif sarılık gibi geldi, dedi kadın.

Aman yarabbim, Sevim, yalvarırım doktora gitmesi için sen baskı yap! Belki sana inanır. Sen hekimsin sonuçta!

Sevim göz göze geldi, çok ciddi baktı.

Melike sen bu adamı seviyor musun? Eskiden kararsızdın da

Melike dudağını ısırdı, cevap vermedi.

Ne var ki, İsmaili hastaneye Sevim ikna edemedi: Adam misafirlikte bayıldı! Ambulans, hastane Melike elini bırakmadı adamın.

Apar topar ameliyata aldılar.

Karaciğerde tümör var.

Kanser mi?! diye titredi Melike.

Sonuçları bekliyoruz henüz.

Tümör iyi huylu çıktı, ama epey büyümüş. Yine de riski geçmişti.

Doktorlar neredeyse hiçbir yasak bırakmadı; diyet, sıfır alkol, ağır hareketler de yok. Yaş kemale erdi, toparlaması zor dediler.

İsmail karalar bağladı. Annesi Tülay Hanım geldi; Melike işteydi. Anne ev yemekleriyle dolu torbalarla geldi, yalnızca izin verilen diyet yiyecekler.

Oğlum, tanıyamıyorum seni! dedi Tülay Hanım. Ne surat asıp yatıyorsun? Şükret, kanser değilsin! Al, şunları ye biraz.

İştah yok anne

Olacak iş mi bu! Bak, Melike uğruyor mu bari?

…Geliyor. Şimdilik.

Dalga mı geçiyorsun? Hadi canım, kadın seni bırakırsa salaklık eder!

Ben bittim anne… Hiçbir iş yapamam, çalışmak yok, hareket yok. Elli yaşımda ne oldum, emekli gibi. Kim ister böyle adamı?

Ne oluyor bakalım burada? dedi Melike kapıdan. Tüm hastane sizi duydu. Merhaba Tülay Hanım!

Ben kaçayım bari. İyi bakın kendinize kızım.

Ne iş?

Annesi el sallayıp çıktı. Melike ellerini yıkayıp kocasının yatağına yaklaştı.

Napıyorsun orada huysuz adam? Elin kolun yerinde. Sakatlık yok. Diğerleri iyileşir zamanla. Bak ben ne buldum karaciğer için?

Nolmuş karaciğere?

Karaciğer kendini yenileyen bir organmış! Yüzde elli birinden fazlası kalırsa, hepsi geri geliyormuş. Sende yüzde altmışı kaldı, bi sabır et. Her şey rayına girer!

Vaktim olacak mı?

Neyi?

Zamanım olacak mı dedim.

Yine bir şey mi saklıyorsun benden? Doktorlara bir şey mi söylettin Melikeciğim?

Yok be!

İsmail taburcu oldu. Hayatının zor günleri başladı. Az az çalışsa, anında yorgun, hemen bitkin. Hayat enerjisi sönükhiç alışık değil bu haline.

Bir de doğum günü yaklaşıyordu. Eskisi gibi kebap, pilav, rakı yok. Şenlik mi, matem mi belli değil!

Melike işi hiç kafaya takmadı, diyete kendini de ortak etti.

Melikeciğim dedi İsmail. Biz şimdi ne olacağız sence?

Nasıl yani?

Yavaş yavaş iyileşiyorum, ama ilerlemiyorum. Beni bırakacaksın değil mi, açık açık konuş bari.

Ne alaka ya? Seninleyken ben çok mutluyum.

Çünkü önceden eve çivi çakardın, para kazanırdın, şimdi öyle mi? Ben kendi kendime bile katlanamıyorum ki, sana nasıl iyi gelebilirim?

Hadi canım, saçmalama! Topla kendini.

Deniyorum ama Çekiçle iki vursam, köpek gibi yorgun düşüyorum.

Melike yanaştı, sırtına sarıldı, yanağını ensesine yasladı.

Seviyorum seni. Hiç bırakmam. İyileşmen de aceleye gelmez. Bırak, zamanla hallederiz.

Seviyor musun cidden?

Vallahi billahi.

Melike, İsmaili bırakmadı. Hem yavaş hem emin adımlarla iyileşiyor.

Doğum gününü Melike ona alkol olmadan, güzel bir masa kurarak, küçük bir arkadaş grubu ile organize etti. Kameriyede oturup kutu oyunları oynadılar.

Helal olsun sana, İsmail. dedi arkadaşlar.

Beni üzüp sonra dışarda bir güzel içersiniz artık, ha? diye takıldı İsmail.

Kahkaha, şaka, sohbet gece bitti. Akşam yıldızlar altında Melike ile verandada oturdular. O gün, uzun bir aradan sonra ilk defa İsmail kendini iyi hissetti. Hem iyileşmeye hem, Melikenin onu asla bırakmayacağına inandı.

Melike’nin yanağına kocaman bir öpücük kondurdu.

Ne oluyor böyle İso?

Her şey yolunda! dedi.

Oh, sonunda. diye homurdandı Melike ve gülümsedi.

Ve onlar çok mutluydu

Arkadaşlar, hikayelerimizin devamı için yorum ve beğeni bırakmayı unutmayın. Siz yazdıkça, biz de yazarız!

Rate article
Lifequest
— Sen beni hiç sevmedin. Sevmeden benimle evlendin. Şimdi hastalandım diye terk edeceksin… — Terk etmem! – dedi Marina, İgor’a sıkıca sarılarak. – Sen dünyanın en iyi kocasısın! Asla bırakmam seni… İgor’un buna inanması güçtü. Morali çok bozuktu… Marina yirmi beş yıl evli kaldı, o yıllar boyunca da erkeklerin ilgisi hiç eksilmedi. Gençliğinde de okulun en gözde kızıydı. Ama bakmayın, öyle güzellik abidesi değildi Marina. Yine de erkekler etrafında pervane olurdu. Marina, her şeye rağmen, biraz karmaşık biri olan ilk eşiyle evli kalmaya devam etti. Onu boşamadı, ta ki Vadi̇m vefat edene kadar. Kızları Darya’yı büyüttüler, evlendirdiler. Damatlarıyla Darya şu an İtalya’da, mutlu mesut, sık sık fotoğraf gönderiyor, onları da davet ediyordu. Marina ise hâlâ Türkiye’den ayrılmak istemiyordu. Vadi̇m trafik kazasında hayatını kaybetti. Söylentilere göre direksiyonda rahatsızlanmış, kalbi durmuştu. Marina yıkıldı. En yakın dostu Elif, tüm detayları öğrendi ve Marina’nın yanında oldu. Cenazeden sonra Marina, kocaevinde tek başına kaldı. Koskoca ev, konuklar geldiğinde küçük gibi, ama bir kadın için fazla büyük ve ağır yük… Evin işleri için erkek eli gerek! Kızı Darya, babasının cenazesi için geldi. Ev satılıp yerine daire alınmasını, hatta annesinin İtalya’ya taşınmasını önerdi. — Yok artık! – dedi Marina. – Ben bu evi satmak için inşa etmedim, İtalya’ya da gelmem. O İtalya’yı ben gördüm zaten… — Anne! — Ayy, çocuksun Darya! – dedi Marina gözyaşlarıyla gülerek. – Şaka yapıyorum. Görünen oydu ki her şey karışıktı. Tıpkı rahmetli Vadi̇m gibi; iyi, ilgili bir eşti, ama tuhaf ruh hallerine de sahipti. Kötü gününde Marina’yı yıpratır, sonra pişman olurdu. Marina ise takıntılı bir tip değildi, hayatı akışına bırakırdı. Öyle geçirdi yirmi beş yıl! Akıl almaz… Darya annesinin yanında kalıp döndü; eşi yoğun çalışıyordu. Marina yine yalnızdı. Ama kendi kendini tanıyordu, yalnızlığı uzun sürmezdi. Nitekim öyle de oldu. Altı ay yas tuttuktan sonra etrafında birden talipler peydah oldu. Marina’nın annesi de zamanında şaşkındı kızının gördüğü ilgiye: — Ne buluyor bu adamlar sende? Güzellik desen yok! Ben mi anlamıyorum? — Güzel ana, güzellik önemli değil, karizma ve çekicilik gerek kadına. Biraz da ‘çekicilik tılsımı’… — Hadi yürü git dolaş da taliplerin bekleyip sıkılmasın, – gülmüş annesi. — Biri gider, diğeri gelir zaten, – omuz silkmiş Marina. Neredeyse otuz yıl geçmişti o konuşmadan, hiçbir şey değişmemişti. Kadınlar “kırktan sonra evlenilecek adam kalmadı” derken, Marina kırk altı yaşında iki taliple vakit geçiriyordu, ikisi de iyi adamdı. Kalbi daha çok Cem’e çekiliyordu. Yakışıklı, zeki ve sohbeti koyuydu. Ama tecrübesiyle biliyordu ki Cem, onun hayatına uygun adam değildi. Diğer talibi İgor ise eli işe yatkın, sağlam bir Anadolu delikanlısıydı. Bayramda bol bol içerdi ama iş yaptı mı da tam yapardı. Elleri altın gibiydi, mizacı yumuşak, ama gerektiğinde aslandır. Marina onu diğerinden daha az seviyordu belki ama kadın mantığı işte. İgor çok konuşmazdı. İçince çözülür, fıkra anlatır, sohbete katılırdı. İçkiyi çok içse de ertesi gün sapasağlamdı. Yiğit ve sadıktı. Marina onu seçti. Cem, Marina’nın kendisini seçmemesine bozularak hayatından çıktı. Marina, İgor’la evlendi, İgor mutluluktan uçtu. Düğünde epey fazla içip, sabaha kadar oynadı. En yakın arkadaşı Elif de şaşırtmadan ekledi: — Vadi̇m’in ölümünden bir yıl bile geçmeden yeniden evlendin. Kadınlar adam ararken senin yıldızın hiç sönmüyor! — Bir de bana “Güzellik desen yok” de! – gülümseyerek karşılık verdi Marina. Düğünden kısa süre sonra İgor, Marinaların bahçesini adeta cennete çevirdi; çiçek tarhları, kamelya, her yer elinden geçti… Marina kısa sürede önceki yirmi beş yıldan daha fazla huzur buldu. “Keşke İgor’u daha önce tanısaydım, altın gibi adam!” diye içinden geçirdi. Birlikte, yaz akşamlarında mangal yakıp kamelyada oturuyor, Marina karnı tok, huzurlu, adeta mutlu bir kedi gibi mırıldanıyordu. İgor ise ona bakarken gülümsüyordu. — Hayırdır, İgor? — Seviniyorum. İlk eşi çok geçimsizdi, başka bir hayat mümkün olamaz sanmıştı İgor. Fakat dört güzel yılın ardından İgor birden hastalandı… Çabuk yoruluyor, kilo veriyordu. İçerse daha kötü oluyordu. — İgor, doktora gitmelisin! – diye bastırdı Marina. – Belli ki bir sıkıntı var. — Boş ver Marina. Geçer! — Ne geçmesi, çağ atladık artık! Erkekler neden doktordan korkar anlamam… İgor’un esas korkusu ise, eğer ciddi bir hastalığı varsa, Marina’nın onu bırakacağıydı. Zaten kendine büyük aşk olmadan, daha pratik sebeplerle onunla evlendiğinin farkındaydı. Ama o, Marina’yı delicesine seviyordu. Bir gün markette cüzdanını arayan telaşlı Marinalya rastlamış, o anda aşık olmuştu. O kadının endişeli hali ona koruyup kollama duygusu vermişti. Annesi ise, — Ne buldun bu kadında, oğlum? Ne genç ne güzel. Sen istediğini elde edersin oğlum! – demişti. Ama İgor’un dünyada Marina’dan başka kimseye ihtiyacı yoktu. Şimdi hasta olursa Marina hâlâ onu ister miydi? Ne yazık ki doktora gitmeyi bir türlü ikna edemedi. Bir akşam Elif’lerle mangalda bayıldı. Apar topar hastaneye kaldırıldı. Ameliyat… Karaciğerinde tümör çıktı. Sonuç iyi geldi: Tümör iyi huyluydu, fakat vücudu yıpranmıştı, eski hâline dönmesi uzun sürecekti. İgor iyice çöktü. Annesi hastaneye yemek getirdi, morali bozuk oğlunu görünce dayanamayıp, — Oğlum, hayattasın, kanser çıkmadı! Daha ne istiyorsun? Marina geliyor mu yanına? — Geliyor… Şimdilik… – dedi İgor. — Korkma, bırakmaz seni. Aptal olacak bırakırsa! — Artık bir şey yapamaz, işe yaramam. Yazık bana… Kim ister ki böyle bir adamı? Tam o sırada Marina odaya girdi. İgor’un annesi gitti. Marina eşinin yanına yaklaştı. Ona sımsıkı sarılıp, — Seviyorum seni. Ve asla bırakmam! İyileşmek için acele etme, her şey zamanla yoluna girer! – dedi. — Gerçekten seviyor musun? – diye sordu şaşkın İgor. — Gerçekten, vallahi. Marina İgor’u bırakmıyor; İgor yavaş yavaş toparlanıyordu. Marina ona doğum gününde alkolsüz bir kutlama organize etti. Eski dostlarla kamelyada sohbet edip oyun oynadılar. — Şanslı adamsın İgor, – dedi arkadaşları. — Şimdi siz gidip benim sağlığıma içer misiniz? – diye takıldı İgor. Akşam Marina ve İgor, verandada yıldızlara baktılar. İgor aylar sonra ilk defa kendini biraz daha iyi hissetti, birlikte güzel bir geleceğe inandı. Eşine daha sıkı sarıldı. — Neyin var, İgor? — Her şey yolunda! – dedi mutlulukla. — Sonunda! – diye gülümsedi Marina ve yanağından öptü. Onlar gerçekten mutluydu… 💬 Dostlar, hikayelerimizi beğendiyseniz yorum bırakıp, beğenmeyi unutmayın. İlginiz bizi daha çok yazmaya teşvik ediyor!