Senin masaya oturmana gerek yok ki. Bize servis yapman lazım! dedi kayınvalidem.
Sabah mutfağında, sessizliğin içinde ocak başında ayakta, buruşmuş pijamam ve alelacele toplanmış saçlarımla bekliyordum. Tost ekmeği ve taze demlenmiş filtre kahvenin kokusu dolmuştu etrafa.
Yanımdaki taburede 7 yaşındaki kızım oturmuş, burnunu albümüne yapıştırmış, renkli keçeli kalemlerle itina ile kıvrımlar, çiçekler çiziyordu.
Yine mi o diyet ekmeklerden yapıyorsun? arkamdan bir ses duyuldu.
Birden irkildim.
Kapının önünde kayınvalidem dikilmişti; yüzü asık, sesi hep dediğim dedik. Saten sabahlığı ve topuz yaptığı saçlarıyla, dudaklarını sımsıkı bastırmıştı.
Ben dün yemeğe ne bulduysam onu yedim, bilesin! deyip elindeki bezi masanın kenarına vurdu. Ne çorba ne de doğru düzgün bir yemek. Yumurtayı adam gibi yapabiliyor musun bari? O modern saçmalıkların gibi olmasın!
Ocağı kapatıp dolabı açtım.
Göğsümde sıkı bir öfke döndü ama yuttum. Çocuğun yanında olmaz, bir de bu evde, adeta her santimi bana Sen burada misafirsin diye bağırıyorken
Şimdi hallederim, dedim güçlükle. Arkamı döndüm ki sesimin titremesini görmesin.
Kızım kalemlerine gömülürdü ama göz ucuyla annemi kayınvalidesini tetikte izliyordu, ürkekçe.
Bir süre annemde kalalım
Eşim, annesine taşınalım deyince mantıklı gelmişti başta.
Hem zaten işyerine yakın. En fazla iki ay kalırız. Zaten ev de kısa zamanda çıkacak. Annem de bir şey demedi, dedi.
Kararsızdım. Bir meselem yoktu kayınvalidemle; nazik davranırdık birbirimize. Ama gerçeği biliyordum:
İki yetişkin kadın bir mutfakta patlamaya hazır bomba!
Kayınvalidem ille de düzen, kontrol ve ahlaki değerlendirme peşindeydi.
Ama başka şansımız yoktu.
Eski evi alelacele satıp, yenisinin teslimini bekliyorduk. O yüzden üçümüz küçük ama düzenli kayınvalidemin evine taşındık.
Geçici sadece
Kontrol, rutine bağladı
İlk günler sessizce geçti. Kayınvalidem kibar davrandı hatta kızıma minik bir sandalye hazırladı, bize elmalı tart yaptı.
Ama üçüncü güne gelince kurallar başladı.
Benim evimde düzen var, dedi kahvaltıda. Sekizde kalkılır. Ayakkabılar yerine. Alışveriş, yemek benimle konuşularak alınır. Televizyon sesi kısık, başım ağrıyor.
Eşim gülerek el salladı:
Annecim iki aya gideceğiz zaten, dedi.
Ben başımla onayladım, sesim çıkmadı.
Ama dayanırız kelimesi bana mahkûmiyet gibi gelmeye başladı.
Ben yavaş yavaş siliniyordum
Bir hafta geçti. Sonra bir hafta daha
Kurallar sıkılaşmaya başladı.
Kızımın masadaki resimlerini hop kaldırdı:
Dağıtıyorsun.
Benim kareli örtüm çöpe,
Pratik değilmiş.
Mısır gevreklerim raftan uçtu:
Bozulmuştur.
Şampuanlarımı banyodan alıvermiş:
Ortalığı karıştırmasınlar.
Artık bir misafir değil, sesi duyulmayan, fikri olmayan görünmez bir insan gibiydim.
Aldığım her yiyecek yanlış, alışkanlıklarım işe yaramaz, kızım fazla gürültücü
Eşim her seferinde aynı şeyi söylüyordu:
Dayan biraz, burası annemin. O hep böyle
Ben ise gün geçtikçe içimden bir şeyler kayboluyordu.
Bir zamanlar rahat ve özgüvenli biri olan kadın, yerini sonsuz uyum ve sabra bırakmıştı.
Kendi kurallarımın olmadığı bir hayat
Her sabah altıda kalkıp, ilk iş banyoyu kapmam gerek ki kayınvalidemin hışmına uğramayayım. Kızımı hazırlar, bir de farklı yemek çıkarırdım; biri bize, biri sabit kayınvalideye göre.
Bir sabah soğansız, sonra soğanlı, bazen kendi tenceresinde, bazen kendi tavanda
Çok bir şey istemiyorum bak, derdi hep çıkışarak, insanca, adabıyla işte.
Bir sabah utancı, herkesin ortasında
Bir sabah yüzümü yeni yıkamış, çaydanlığı yeni koymuşken, kayınvalidem mutfağa daldı, gayet olağan bir şeymiş gibi.
Bugün arkadaşlarım geliyor. Saat ikide buradalar. Sen de evde olduğuna göre masayı hazırlarsın. Turşu, salata, çaylık biraz bir şey.
Onun birazı, bildiğin şölen sofrası demekti.
Haberim yoktu, malzeme
Alırsın. Sana liste de yazdım. Kafanda büyütme.
Giyindim, markete gittim.
Hepsini aldım:
tavuk, patates, dereotu, elmalı tartlık, bisküvi
Dönüşte gün boyu durup dinlenmeden pişirdim.
Tam ikide hazırlanmış, masa dört dörtlüktü. Tavuk nar gibi, salata ferah, tart tam kıvamında.
Üç tane emekli teyzecik geldiler; saçları maşalı, üzerlerinde çocukluğumdan kokular.
Daha başında anladım:
Ben ailenin ferdi değil, hizmet ekibiyim.
Hadi, gel gel şuraya otur, bize servis yap, diye sahte bir tatlılıkla gülümsedi kayınvalidem.
Servis?
Ne var yani! Hepimiz yaşlıyız, sana zor mu?
Yine; tepsiyle koşturuyorum; kaşık, ekmek
Çay ver
Şeker getir
Salata bitmiş!
Tavuk biraz kuru, dedi biri.
Tart yanmış, eklendi diğeri.
Dişimi sıktım, güldüm, çay döktüm, tabak topladım.
Kimse bana şöyle otur, bir soluklan demedi.
Ne güzel bak, genç bir gelin varken! dedi kayınvalidem gösterişli bir sıcaklıkla. Her şey ona emanet!
İçimde bir bağ koptu o anda.
Bir akşam gerçekleri söyledim
Misafirler gidince tüm bulaşıkları yıkayıp, sofrayı topladım, örtüyü bile yıkadım.
Sonra kanepenin ucuna, elimde boş bir çay bardağıyla oturdum öylece.
Hava kararıyordu.
Kızım yatağında büzülmüş uyuyordu.
Eşim yanında, telefona gömülmüş.
Bak, dedim sessiz ama kararlı bir sesle, ben artık böyle yapamam.
Kafasını kaldırdı, şaşkın.
Biz yabancı gibi yaşıyoruz. Ben evde hizmetçi gibiyim. Sen bunu görüyor musun?
Bir şey demedi.
Burası ev değil. Ben sürekli susup uyum sağlamak zorundayım. Kızımla beraber bu yük altındayım. Bir iki ay daha dayanmak istemiyorum. Görmezden gelinmeye doyduk.
O yavaşça başını salladı
Haklısın Görmemişim. Hemen ev bakalım. Ufak da olsa, bizim olsun.
Ve o akşamdan ev bakmaya başladık.
Kendi evimiz küçücük de olsa
Ev küçüktü ev sahibi mobilyalarını bırakmış, yer de gıcırdıyor.
Ama kapıdan girince, bir hafiflik hissettim. Sanki sesim yeniden bana ait.
Geldik işte, dedi eşim çantaları bırakırken.
Kayınvalidem hiçbir şey demedi, engellemedi de.
Kırıldı mı, yoksa artık fazlasını mı görmedi bilmiyorum.
Bir hafta geçti.
Sabahlar müzikle başladı.
Kızım yerde özgürce resim çiziyor,
Eşim bana kahve yapıyor,
Ben ise keyifle onlara bakıyordum.
Ne stres,
Ne telâş,
Ne de idare et biraz
Teşekkür ederim, dedi bir sabah kollarını dolayarak, susmadığın için.
Gözlerinin içine baktım:
Ben de duyduğun için teşekkür ederim.
Hayat hâlâ mükemmel değildi.
Ama artık kendimize ait bir yerimiz vardı.
Kuralları biz koyuyorduk,
Sesimiz de, telaşımız da, sessizliğimiz de bize aitti.
En önemlisi, hayatımız bize aitti hepsi gerçekti.
Ya sen, benim yerimde olsan dayanır mıydın birazcık diye, yoksa daha ilk haftadan toplar mıydın pılını pırtını?




