Mutfağın ortasına kurulmuş eski kamp yatağımda yatıyor, yan odadan gelen kahkahaları ve televizyonun yüksek sesini dinliyordum. Bardakların tokuşma sesleriyle, yine şarap açtıklarına emindim. Ben ise burada, tencere ve tavaların arasında, dünün çorbasının kokusu içinde uyumaya çalışıyordum.
Yatağımda yan tarafa dönmeye bile çekiniyordum, ses çıkarıp rahatsızlık vermekten korkuyordum. Her an gelip Rahatsız ediyorsun, sessiz olur musun? diye söylenmelerinden endişeliydim. Zaten göz önünde olmamaya çalışıyordum sabah erkenden kalkıyor, gün boyu dışarıda vakit geçiriyor, akşam ise geç saatlerde eve dönüyordum. Akşamları onlar salonda oluyordu, mutfağa geçmek için ise oradan geçmem gerekiyordu. Her defasında mahcup hissediyordum.
Altmış dört yaşındayım. Hayatım boyunca öğretmenlik yaptım. Kızımı tek başıma büyüttüm babası daha o küçücükken terk etmişti bizi. Şu an yaşadığımız bu daireyi eski kooperatiften almış, zamanla üstüme geçirmiştim. İki oda bir salon, güzel bir mahallede, metroya yakın. Benim yuvam, bütün bir ömrümü geçirdiğim yer.
Kızım Zeynep evlenince, kendilerine uygun bir ev bulamadılar; kiradan şikayet ediyorlardı, evleri dardı, komşular gürültülüydü. Burası çocuk büyütülecek gibi değil, diyordu Zeynep. O sırada, bana en doğru karar gibi görünen şeyi yaptım.
Evi onlara hediye ettim.
Miras bırakmadım, Bir süre kalırsınız da demedim. Hediye ettim noter huzurunda, imzayla, resmî sözleşmeyle… Biz aileyiz ya sonuçta, diye düşünüyordum. Beraber yaşarız, birbirimize destek oluruz, ben de torunlarımı görürüm diyordum.
Başlarda güzeldi. Birlikte yemek yiyorduk, sohbet ediyorduk, neredeyse eski günler gibiydi.
Sonra bir şeyler değişti. Ne zaman olduğunu bile anlayamadım.
Bir gün, Babacığım, odana ihtiyacımız var, orayı çalışma odası yapmamız gerekiyor, artık evden çalışıyoruz, dediler. Bana ise geçici olarak mutfakta yatacağımı söylediler.
Geçici olan bu hâl, dört aydır böyle sürüyordu.
Defalarca konuştum, sırtım ağrıyor, soğuk oluyor, yaşlanıyorum, zorlanıyorum, dedim. Cevap hep aynıydı: Biraz daha sabret Baba.
Ve o biraz hiç bitmek bilmedi. Odaya nadide mobilyalar, son teknoloji bir bilgisayar, pahalı bir koltuk geldi. Ben ise her gece kamp yatağımda dönerken çıkan gıcırtının kaç kez duyulacağını düşünerek uyuyakalmaya çalışıyordum.
Kendimi fazlalık gibi, misafir gibi hissetmeye başladım. Eskiden bana ait olan ev, sanki artık tamamen yabancılaşmıştı.
Bir akşam istemeden bir konuşmalarını duydum. Beni fark etmemişlerdi. Hakkımda konuşuyorlardı; Babam artık bize yük oldu, burada sonsuza kadar kalmasını hiç planlamamıştık… sözleri kulağıma çalındı. Hatta huzurevi konusunu bile konuşuyorlardı.
O an şunu anladım:
Bunca yıl emek verdiğim, her şeyimi adadığım kızım; sonunda beni üçüncü teker olarak görüyordu.
O gece, içim yanarak dışarı attım kendimi. Uzunca bir süre yürüdüm, Ankara’nın soğuğunda kemiklerim üşüyünce başım önümde, eve döndüm ve hiçbir şey demeden kamp yatağıma kıvrıldım.
Ertesi sabah ciddi bir konuşma istedim. Gerçekten ne hissettiğimi söylemek istedim.
Çok şey istemiyorum, dedim. Bana bir oda, bir yatak yeter. İnsan gibi, kendimi misafir hissetmeden, kendi evimde yaşamak istiyorum. Evi sana yabancılık olsun diye değil, evlat olduğun için verdim. Fakat fırın ile buzdolabı arasında, teneke tencerenin yanında geçirmek için değil…
Ve sanırım ilk kez beni gerçekten duydular.
Her şey bir anda düzelmedi. Epey bir süre aramızda soğukluk vardı, konuşmalar azaldı. Ama sonunda odamı geri aldım, kamp yatağı gitti, yerine eski yatağım geldi. Sırt ağrılarım azaldı.
O zaman anladım ki;
Çocuklarına destek olmak sevgidir.
Ama onlara her şeyini vermek, insanı yok edebilir.
Hayatını evlatlarına feda etmek, hatta onları çok sevsen de, kendinden ödün vermeye değmez. Çünkü eğer her şeyinden vazgeçersen, bir anda gözden çıkarılacak kişi olabilirsin.
Siz ne dersiniz, ana babanın çocukları için kendinden tamamen feragat etmesi gerektiğine inanıyor musunuz? Yoksa bir yerde insanlığını ve onurunu korumak için bir sınır çekmek şart mıdır?




