Annem Seni büyüttük, şimdi sen de borçlusun, dediğinde, ben çoktan kendi evimin kontratını imzalamıştım bile.
Bu dünyada bazı kelimeler var ki, kulağa sevgi gibi gelir
Ama gerçekte zincirdir onlar.
Annem o kelimeleri sanki dantel işler gibi dizerdi önümüze hep.
Uzun bir süre sandım ki, bu ilgi; meğer ne güzel süslenmiş bir yükmüş.
Ta ki bir gün, süssüz, filtresiz gerçeği duyana kadar.
Bir pazar günüydü.
O klasik akşamüstü güneşi salona vurmuş, odadaki sessizlik o kadar huzurlu ki, bir tek aile sıcaklığı eksik yanında Türk çayıyla. Tam böyle anlarda, insanlar en güzel şartlarını ortaya koyarlar: Çünkü her şey kekin yanında daha masum görünür.
Ben çocukluğumun geçtiği o koltukta oturuyordum.
Tam evimizin Bağcılardaki hali; güya hayat güvenli.
Annem karşıma dikilmiş, elinde bir defter.
Öyle resmi bir belge değil.
Kaç yıldır kim, kime ne borçlu diye tuttuğu defter.
Gel şu işi ciddiyetle konuşalım, dedi. Seni büyüttük. Şimdi sıra sende.
Borç
Kelime masanın üstüne sanki bir lira gibi pıt diye düştü.
Gözümü kırpmadım.
Sadece sordum:
Borç? Kime?
Derin iç geçirdi, sanki ben nankörmüşüm gibi.
Ailene! Bize! Nizama!
Nizam.
Biri size nizam, düzen, aile deyip ruhunuzu sormazsa bilin ki kimse umurunda değilsiniz. Derdin düzen olsun, kontrolün bende.
Senelerdir iki farklı dünyada yaşıyordum:
Birincisi benimkisi; iş, yorgunluk, hayaller, başkalarının görmediği minicik zaferler.
Diğeri onlarınki;
Ben bir proje.
Ben bir yatırımım.
Ben kız çocuk, iade beklenen bir emanet.
Babam köşede oturmuş, sanki Kanal D ana haber izliyor; konu ben değilim, hep öyle.
O erkek suskunluğu yok mu; kadınların rahatça zalimleşmesini sağlıyor resmen.
Annem ise gayet sakin, hatta kendine güvenli. Artık çaresi yok, bakışında.
Karar verdik, dedi. Elindekini satacaksın, yeni bir ev alıp hep birlikte oturacağız! Daha geniş birlik içinde.
Birlik öyle hoş geliyor kulağa.
Ama annemin lügatında birlik, kontrol demekti.
Ona bakıyordum; ne öfke ne kırgınlık yükseliyor içimde, sadece berraklık.
Geçen hafta kimseye çaktırmadan bir şey yapmıştım;
Küçük, yeni bir dairenin kontratını imzalamıştım.
Ne gösterişli, ne lüks.
Ama bana ait.
Anahtarını başka kimse istemeyecek türden.
Eski ben olsa, dil dökerdi.
Ama yeni ben; direkt harekete geçiyor.
Annem öne eğildi:
Paran olduğunu biliyorum. Giyimine bakıyorum, hiç fakir değilsin. Artık sen de katkı vereceksin.
Artık zamanı geldi
Her türlü bi yaşantını çalacak olan kişi hep zamanı geldi der zaten.
Hiçbir şey satmayacağım, dedim sakince.
Bana baktı, küfür etmişim gibi yüz ifadesiyle.
Neee?
Duydun beni.
Babam cılız bir şekilde devreye girdi:
Kızım, abartma. Annen hayrını istiyor.
Hayır
Bastırmanın bahanesi. Ne zaman köşeye sıkışsan hayır, iyilik için de.
Annem kısa bir kahkaha attı:
Yeni kafalar çıktı başımıza. Bağımsızlık havaları! Hiç dinlemiyorsun artık.
Dinlemiyorum, dedim, Çünkü nihayet duyduğumu fark ettim.
Deftere kalemiyle vurdu:
Sen anlamıyorsun! Biz olmasak sen kimsin ki?!
Tam o anda, içimde bir kapı açıldı sakin, sessiz:
Nihayet gerçeği duydum.
Ne sevgi
Ne ilgi
Hak iddiası.
Ve ilk sınırı ben o cümleyle çizdim:
Eğer sevginizin bir fiyatı varsa, bu sevgi değildir.
Annem gözlerini kıstı:
Hadi, felsefe yapma. Gerçek dünyadan konuşuyoruz.
Şimdi tam sırasıydı.
Sakince baktım:
Gerçek o zaman: Sizinle yaşamayacağım.
Sessizlik.
Yoğun, ağır.
Derin nefes aldı, dalga geçen bir gülümseme:
Nerede yaşayacakmışsın? Kirada mı?
Sadece baktım:
Kendi evimde.
Yutkundu:
Neee kendi evin?
Evet. Benim.
Ne zamandan beri?
Hayatımın sizin projeniz olması bittiği günden beri.
Elimde anahtarları sallayacak, işte bağımsızlık! gösterisi yapacak değildim.
Vakti değil.
Daha güçlü bir şey vardı;
Çantamdan krem rengi bir postayla çıkardım:
Zarf.
Ne delil, ne dosya, sadece üzerinde kendi adım.
Annem bakınca gözleri kocaman açıldı.
O nedir?
Bir mektup, dedim. Yeni evimden.
Elini uzattı ama vermedim, durdum.
Ve son noktayı koydum, alçak sesle, ama kesin:
Siz benden ne alsak diye plan yaparken, ben özgürlüğüme imza attım.
Babam ayağa kalktı:
Olacak şey mi bu ya! Aile dediğin beraber olur!
Aile.
Komikti, insanlar hep aileyi hatırlar, kontrolü kaybedince.
Aile, saygıyla olur, dedim. Borçla değil.
Annem yüzünü buruşturdu:
Bizi terk mi ediyorsun yani?
Hayır, düzelttim. Kendimi feda etmeyi bırakıyorum.
Kahkaha attı; insan başkasının özgürlüğünü kabul edemeyince böyle güler.
Dönersin sen daha!
Hayır, dedim yine sakince. Gideceğim ve dönmeyeceğim.
Şimdi geldi işin draması:
Ne mahkeme, ne PTT, ne avukat;
Tam bir aile dramı.
Annem ağlamaya başladı.
Ama anne gibi değil tiyatro yönetmeni gibi.
Bunca sene ne yaptıysam, karşılığı bu mu yani?!
Beni eski rolüme, suçlu kızına çekmek istedi.
Ama o kostüm artık bana olmuyordu.
Kalktım, paltomu aldım, kapının önünde durdum.
Benim için sembol hep kapı oldu.
Ne dram ne gözyaşı; kapı.
Ve tam çıkarken cümlemi söyledim, bir anahtar gibi:
Sizden gitmiyorum, kendime geliyorum.
Fırladı:
Bir daha eve dönmeye kalkma!
İşte, gerçek duvar burada.
Kural.
Ona öyle dolu bir şefkatle baktım ki; zayıflıktan değil, son bir şans.
Annecim ben zaten çoktan dışarıdaydım. Bugün sadece sesli söyledim.
Babam tarafına döndüm:
Baba, bari bir kere savunsaydın beni
O sustu, yine.
Cevabımı da o sükûtla aldım işte.
Çıktım.
Ayaklarım sinirli değil, hafifti.
Dışarısı soğuk ama nefes alınabilir.
Telefon titredi:
Annemden mesaj:
Batınca bana gelme!
Cevap yazmadım.
Her kelime cevap hak etmez, bazısı sadece sınır ister.
Akşam, yeni evime geçtim.
Boş.
Mobilya yok, boya kokusu bol, aydınlık.
Ama benim!
Yere oturdum, mektubu açtım.
İçinden sadece adres onayı çıktı.
Çok şiirsel değil belki
Ama hayatımın en romantik mektubuydu:
Burada başlıyorsun.
Son cümle net, kısa, kesin:
Kaçmadım. Özgürleştim.
Peki siz aileniz düzen adına hayatınızı isterse, boyun eğer miydiniz, yoksa kapıyı kapatıp kendinizi mi seçerdiniz?




