Al kızım, annenden sana ve kardeşlerine… Yiyin, yavrum, paylaşmak günah değil. Asıl gözünü kapatmak günahtır.
Bir zamanlar, küçük bir Anadolu köyünde, altı yaşında Minel adında bir kız çocuğu vardı. Daha küçücük yaşında, hayat, omuzlarına diğer çocukların adını dahi bilmediği bir yük bırakıvermişti. Kerpiçten yapılma bir evde yaşardı Minel; temeli dualarla, duvarları umutlarla ayakta duran, yokuşun yamacında bir ev. Rüzgar uğuldadıkça tahta kapılar, camlar titrer; gece olunca soğuk, pencerelerden içeri sinsice süzülürdü, kimseye sormadan.
Anne ve babası gündelik buldukça çalışırdı. Bugün iş bulurlarsa iyi, yarın belki bulamazlar. Akşam dönerlerken bazen elleri çatlamış, yüzleri yorgun ve gözleri çaresiz olurdu; cepleri ise, umudu dolduracak kadar hiç dolmazdı. Minel ise evde, iki küçük kardeşinin yanında kalır, onların hem oyun arkadaşı hem de şefkati olurdu. Açlık, soğuktan daha çok canlarını acıtmaya başladığında ise onları sımsıkı sarardı.
O gün, gerçek bir aralık ayıydı. Gökyüzü gri, havada kar kokusu… Yeni yıl yaklaşıyordu ama onların kapısını çalmaya pek yanaşmıyordu. Evin köhne sobasında bir tencere patates yemeği kaynıyordu; ne eti vardı, ne de baharatı, ama içine annenin sevgisi bolca serpilmişti. Minel, tencereyi karıştırırken sanki yemeği çoğaltmaya çalışıyordu.
Birden, komşu bacadan yükselen bir et kokusu girdi içeriye. İçine işleyen o koku, daha mideye ulaşmadan ciğere ulaşıyordu. Yan tarafta Kurban Bayramı için koyun kesiyorlardı. Gülüşmeler, şen sesler, tabakların tınısı ve etin kızgın tavada cızırdaması duyuluyordu. Minel için tüm bunlar masal gibi bir şeydi; sanki çok uzaklardan anlatılıyordu.
Minel, kardeşleri eteğine tutunmuş, utana sıkıla bahçe çitine yaklaştı. Sadece bakıyordu; istemeye yüzü yoktu. Büyük, ela gözlerinde sessiz bir arzu büyüyordu. Annesi ona, sahip olmadığını istemenin ayıp olduğunu öğretmişti. Ama küçük Minelin kalbi, hayal kurmamayı öğrenememişti.
Allahım, dedi usulca, hiç değilse bir lokma…
Ve işte, sanki göktekiler ona kulak vermiş gibi, yumuşak bir ses soğuğu yardı:
Minelim! Minel kızım, gel hele buraya…
Yan köydeki yaşlı Kezban teyze, kazan başında elma gibi yanakları ve yüreği soba gibi sıcak bakışlarıyla Minele baktı. Yavaşça büyük bakır tencereyi karıştırıyordu, elinde ter kokan mısır ekmeğiyle.
Al kızım, buradan sana ve kardeşlerine, diyerek sade ve içten bir iyilikle uzattı yemeği.
Minel tereddütle durdu, içine mahcubiyet yerleşmişti. Sevinmeye hakkı var mıydı bilmiyordu. Ama Kezban teyze tekrar çağırdı; elleri hafifçe titreyerek, dumanı üstünde, bayram gibi kokan etten bir kap dolusu doldurup uzattı.
Yiyin çocuklarım, paylaşmak ayıp değil. Asıl gözünü kapatmak günahtır, dedi.
Minelin gözlerinden sessizce yaşlar süzüldü; açlıktan değil, bu defa ilk kez biri onu fakir kız diye değil, bir çocuk diye görmüştü.
Kutusunu kucaklayıp eve doğru koştu; sanki elinde en kutsal hediye. Kardeşleri sevinçle atladı, o gün bir anlığına da olsa evleri gülüşlerle, sıcaklıkla ve daha önce hiç olmayan o kokuyla doldu.
Akşam anne ve babası eve vardıklarında, çocukları gülerek yemek yerken buldular. Annenin gözleri gizlice yaşla doldu, baba şapkasını çıkarıp Allaha şükretti.
O akşam, evlerinde ne çam ağacı vardı, ne de hediye. Ama gönüllerinde gerçek bir insanlık vardı. Ve bazen, en çok ihtiyacın olan şey, dünyada yalnız olmadığını hissettiren bir omuz, bir iyiliktir.
Zamanında Minel gibi nice çocuklar vardı; bugün de var. Hiçbir şey istemezler… Sadece bakarlar.
Işıltılı sofralara, dolu tabaklara, başkalarının bayramına bakarlar.
Bazen, bir tabak yemek, küçük bir hareket, sıcak bir söz, hayat boyunca unutulmaz bir hediye olur.
Sen de eğer bu hikayede kalbinin bir köşesine dokunan bir şeyler bulduysan, yoluna öylece devam etme…




