İhtişamlı Bir Türk Düğününde Yemek İsterken Donup Kalan Çocuk: On yaşındaki İlyas’ın hikâyesi İlyas’ın başına bu olay geldiğinde ailesi yoktu. İlyas, iki yaşındayken, İstanbul’daki Galata Köprüsü altında yaşayan evsiz yaşlı bir adam – Bay Bahri – tarafından plastik bir leğenin içinde, yağmurlu bir gecede Haliç kenarında bulunmuştu. Konuşamayan, zar zor yürüyebilen küçük İlyas’ın kolunda tek bir şey vardı: — Kırmızı, yıpranmış bir ip bileklik; — Bir de ıslanmış bir kâğıt parçacığı: “Lütfen, iyi kalpli biri bu çocuğa sahip çıksın. Adı: İlyas.” Bay Bahri’nin ne evi ne parası, ne de ailesi vardı. Sadece yorgun bacakları ve sevgi dolu kalbiyle İlyas’ı kendi imkânlarıyla büyüttü: Bayat ekmek, ücretsiz çorba, boş şişeler. Ona hep şöyle derdi: — Bir gün anneni bulursan, affet onu. Hiçbir anne evladını bırakırken acı çekmeden terk etmez. İlyas, semt pazarları ve metro girişlerinin yanında, köprü altında üşüyerek büyüdü; hiç annesini görmemişti. Bay Bahri’nin söylediklerinden bildiği tek şey; bulunduğunda kâğıtta bir ruj izi ve bilekliğe dolanmış siyah bir saç teli vardı. Annesinin genç olduğunu düşünürdü… Belki de bir çocuğu büyütecek kadar kendine güvenememişti. Bir gün, Bay Bahri zatürre olmuş, hastaneye kaldırılmıştı. Parasız kalan İlyas, daha fazla dilenmek zorunda kaldı. O gün, Kadıköy’deki Haydarpaşa Garı’na yakın bir yalıda yapılacak, yılın en gösterişli düğününden bahseden insanları duydu. Karnı aç, boğazı kuru, şansını denemeye karar verdi. Çekingen bir şekilde kapıda bekledi. Masalar bolca yemekle doluydu: pastırma, kebap, baklava, meşrubatlar… Mutfak çalışanlarından biri onu fark edip acıyarak sıcak bir tabak uzattı: — Şurada otur ve hemen ye, ufaklık. Kimseye görünme. İlyas teşekkür etti ve sessizce yiyerek içeriyi izledi. Klasik müzik, şık smokinler, göz kamaştıran elbiseler… İçinden geçirdi: Annem böyle bir yerde mi yaşıyor, yoksa benim gibi mi fakir? Birden düğün sunucusu: — Hanımefendiler, beyefendiler… işte gelin geliyor! Müzik değişti. Herkes çiçeklerle süslenmiş merdivene döndü. Ve o belirdi. Bembeyaz bir gelinlik, huzurlu bir gülümseme, uzun siyah dalgalı saçlar. Muhteşem. Parıltılı. Ama İlyas’ı büyüleyen güzelliği değildi, elindeki kırmızı ip bileklikti. Aynısı. Aynı ip, aynı renk, aynı yıpranmış düğüm. İlyas gözlerine inanamayarak ayağa sıçradı, titreyerek ilerledi. — Hanımefendi… dedi çatallanmış sesiyle, bu bileklik… siz… siz annem misiniz? Salon birden sessizleşti. Müzik devam etti ama kimse nefes alamıyordu. Gelin, bileğine baktı, sonra çocuğa. Ve gözlerinde onu tanıdı. Aynı. Dizlerinin bağı çözüldü, çocuğun önünde diz çöktü: — Adın ne? diye sordu titreyerek. — İlyas… adım İlyas… diye gözyaşlarıyla cevapladı çocuk. Düğün sunucusunun mikrofonu yere düştü. Fısıltılar yayıldı: — Oğlu muymuş? — Gerçek olabilir mi? — Allah Allah… Gelin, gözyaşlarına boğuldu: — On sekiz yaşımdaydım… hamileydim… yalnız.. destek yoktu. Bakamadım… Ama hiç unutmadım. O bilekliği bunca yıldır yanımda tuttum, bir gün yavrumu bulurum diye… Sıkı sıkı sarıldı çocuğa: — Affet beni oğlum… affet… İlyas da onu kucakladı: — Bay Bahri, seni asla sevmememem gerektiğini söyledi. Sana hiç kızmadım anne… Sadece yeniden görmeyi istedim. Beyaz gelinlik gözyaşları ve tozla karardı. Kimse umursamadı. Damat sessizce yaklaştı. Ne yapacağını kimse bilmiyordu. Düğün iptal mi olacaktı? Çocuk mu alınacaktı? Yoksa görmezden mi gelinecekti? Sonra damat eğildi… Geline değil, İlyas’ın karşısında diz çöktü. — Burada bizle oturup yemek ister misin? diye sordu alçak sesle. İlyas başını salladı: — Ben sadece annemi istiyorum. Adam gülümsedi. Ve ikisini birlikte kucakladı. — O halde, istersen… bugün artık bir annen ve bir baban var. Gelin çaresizce baktı onun yüzüne: — Benden hiç kızmadın mı? Geçmişimi gizledim senden… — Ben senin geçmişinle değil, sevdiğim kadınla evleniyorum. Bu hikâyeyi, yaşadıklarını bildikçe sana daha da çok hayran oluyorum. Bu düğün artık zenginlikten ibaret değildi. Artık toplumsal bir olay olmaktan çıktı. Bu an kutsal oldu. Birleşmeyi değil, kavuşmayı kutladılar; salondaki herkes gözyaşıyla alkışladı. İlyas annesinin ve onu “oğlum” diye kabul eden adamın ellerini tuttu. Artık ne zengin-fakir, ne engel, ne fark vardı. Sadece bir çocuğun kalbindeki bir fısıltı: “Bay Bahri… bakın! Annemi buldum…”

Bugün yaşadıklarımı, içimdeki dev fırtınayı, bir gün birinin okuyacağını bilmeden yazıyorum. Adım Kerem. On yaşındayım.

Hayatımda anne-baba yok. Kendimi bildim bileli yalnızım. Yaklaşık iki yaşımdayken, Galata Köprüsünün altındaki bankta yaşayan yaşlı bir adam, Mahmut Amca, beni bulmuş. O gün deli gibi yağan yağmurda, plastik bir leğenin içinde, Haliç kenarında sudan zorla çıkarılmıştım.

Kimseyle konuşamıyordum, yürümek bile zordu. Ağlamaktan ciğerim sökülmüş, sesim kısılmıştı. Kolumda, eski ve yıpranmış, kırmızı yünden örülmüş bir bileklik. Üzerinde bir parça nemli kağıt; zar zor okunuyor:

Ne olur, temiz kalpli biri bu çocuğa sahip çıksın. Adı Keremdir.

Mahmut Amcanın ne evi vardı, ne parası, ne ailesi. Yorgun ayakları ve hâlâ sevebilen bir kalbi vardı yalnızca.

Yine de beni kucakladı, bulabildiğiyle büyüttü: bayat ekmek, cam şişelerden dönen para, hayır çorbaları. Arada bana şöyle derdi:

Bir gün anneni bulursan, affet onu. Hiçbir anne, evladını terk etmeden önce acı çekmeden yapamaz bu işi.

Ben hayatı Eminönünün kalabalık pazarlarında, metro girişlerinde ve soğuk gecelerde köprü altında tanıdım. Annemi hiç hatırlamıyorum. Mahmut Amca yalnızca, bulduğunda kağıtta bir ruj izi, bilekliğe dolaşmış uzun bir siyah saç teli gördüğünü anlatmıştı. Anladım ki annem çok gençti belki de beni büyütecek kadar olgun değildi.

Günlerden bir gün, Mahmut Amca akciğer hastası oldu, GATAda, devlet hastanesinde yattı. Para olmayınca, ben öncekinden daha fazla dilendim.

O akşam, sokaktan geçenlerden saray gibi bir düğün yapılacağını duydum. Yılın en gösterişli düğünüymüş, Tarabyadaki bir yalıda.

Karnım aç, boğazım kupkuru. Şansımı denemeye karar verdim. Çekinerek kapının yanında bekledim.

Masalar tıklım tıklım yemek doluydu: kebaplar, içli köfteler, börekler, pastalar, buz gibi içecekler.

Bir mutfak çalışanı beni fark etti, acıdı ve elime sıcak bir tabak verdi.

Şurada hızlıca ye, küçük. Kimseye görünme.

Sessizce teşekkür ettim, yemeye başladım, çevreyi imrenerek izledim.

Klasik müzik. Şık smokinler. Pırıl pırıl elbiseler.

Baktım; anne böyle bir yerde mi yaşıyor yoksa benim gibi mi fakir?

Bir anda, düğün şefi mikrofonla anons yaptı:

Hanımlar ve beyler işte gelin!

Müzik değişti. Gözler, beyaz çiçeklerle süslenmiş merdivene dikildi.

Ve o göründü.

Bembeyaz bi gelinlik, huzur dolu bir gülümseme. Uzun, dalgalı, siyah saçlar.

Işıltılı. Büyüleyici.

Ama ben donup kaldım.

Güzelliği değildi beni çivileyen; sol bileğinde o bileklik vardı.

Aynı kırmızı yün, aynı renk, aynı zamandan kalma düğüm.

Gözlerimi ovuşturdum, birden ayağa kalkıp titreyerek yaklaştım.

Abla dedim boğuk sesle, bu bileklik sen sen annem misin?

Salon buz kesti.

Müzik çalmaya devam etti ama nefes alan olmadı.

Gelin durdu, bileğine baktı, ardından bana döndü.

Gözlerinde bir tanıdık bakış yakaladım.

Aynı.

Bacakları güçsüzleşti, diz çöktü önümde.

Adın ne? dedi, sesi titreyerek.

Kerem benim adım Kerem dedim ağlayarak.

Mikrofon, düğün şefinin elinden yere düştü.

Fısıltı koptu:

Oğlu muymuş?

Olabilir mi?

Aman Allahım

Damat, şık ve sakin bir adam, yaklaştı.

Ne oluyor burada? dedi alçak sesle.

Gelin gözyaşlarına boğuldu.

On sekiz yaşındaydım hamileydim tek başıma hiç kimsem yoktu. Tutamadım bırakmak zorunda kaldım. Ama asla unutmadım. Şu bilekliği hep sakladım, bir gün bulurum diye

Birden sıkıca sarıldı bana.

Affet beni, oğlum affet

Ben de ona sarıldım.

Mahmut Amca dedi ki seni asla suçlama. Kızmıyorum anne sadece görmek istedim seni.

Gelinliğin üstü gözyaşı ve toz içinde kaldı. Kimse aldırmadı.

Damat sessiz kaldı.

Ne yapacağı belirsizdi.

Düğün iptal mi olacaktı? Beni mi alacaklardı? Yoksa her şeyi unutmuş mu gibi davranacaklardı?

Sonra damat geliyor

Ve gelini kaldırmıyor.

Benim hizama çömeliyor.

Bizimle oturup yemek ister misin? diye fısıldıyor.

Başımı salladım.

Ben sadece annemi istiyorum.

Adam gülümsedi.

İkimizde sarıldı.

O halde ister misin, bundan sonra bir annen ve bir de baban olsun?

Gelin adama şaşkın, korkulu bakıyor.

Bana kızmadın mı? Geçmişimi sakladım senden

Ben senin geçmişinle evlenmedim, dedi adam. Seninle evlendim, seni sevdim. Çektiğin her şeye rağmen daha da çok sevdim seni.

O düğün artık gösterişli olmaktan çıktı.

Sosyetik olmaktan çıktı.

Kutsal oldu.

Misafirler gözyaşlarıyla alkışladı.

Sadece bir evlilik değil, bir kavuşmaydı kutladıkları.

Anneciğimin elini tuttum, sonra yeni babamın elini.

Artık zengin yoksul, engel, fark kalmamıştı.

Sadece bir çocuk kalbinde kocaman bir iç ses:

Mahmut Amca bak, annemi buldumO akşam, Galatanın köprüsüne yağan yağmur yerini yalıda gökyüzünü aydınlatan yıldızlara bırakmıştı. Hayatımda ilk kez, içimdeki fırtına dinmiş gibiydi. Bir tabağın başında, yanımda annem ve babam, sustuk. Ama o sessizlik, yeni bir hayatın sessizliği oldu.

Yüzüme bir sıcaklık yayıldı: onlar artık benim ailem. Gece boyunca, herkes bizimle dans etti, elimi sımsıkı tuttular, bir masa etrafında kahkaha attık. Gözlerimde mutluluğun ne demek olduğunu ilk kez gördüm.

Sabaha karşı, annem saçımı okşayarak kulağıma fısıldadı:

Kerem, bundan sonra dünyanın neresindeyiz, nerede olursak olalım artık yalnız değilsin.

Galata köprüsünden, Tarabyanın ışıklı yalılarına uzanan yolum tamamlandı.

Ve ben, hayatımda ilk kez, kendimi bir masalın sonuna değil, başlangıcına varmış gibi hissettim.

Rate article
Lifequest
İhtişamlı Bir Türk Düğününde Yemek İsterken Donup Kalan Çocuk: On yaşındaki İlyas’ın hikâyesi İlyas’ın başına bu olay geldiğinde ailesi yoktu. İlyas, iki yaşındayken, İstanbul’daki Galata Köprüsü altında yaşayan evsiz yaşlı bir adam – Bay Bahri – tarafından plastik bir leğenin içinde, yağmurlu bir gecede Haliç kenarında bulunmuştu. Konuşamayan, zar zor yürüyebilen küçük İlyas’ın kolunda tek bir şey vardı: — Kırmızı, yıpranmış bir ip bileklik; — Bir de ıslanmış bir kâğıt parçacığı: “Lütfen, iyi kalpli biri bu çocuğa sahip çıksın. Adı: İlyas.” Bay Bahri’nin ne evi ne parası, ne de ailesi vardı. Sadece yorgun bacakları ve sevgi dolu kalbiyle İlyas’ı kendi imkânlarıyla büyüttü: Bayat ekmek, ücretsiz çorba, boş şişeler. Ona hep şöyle derdi: — Bir gün anneni bulursan, affet onu. Hiçbir anne evladını bırakırken acı çekmeden terk etmez. İlyas, semt pazarları ve metro girişlerinin yanında, köprü altında üşüyerek büyüdü; hiç annesini görmemişti. Bay Bahri’nin söylediklerinden bildiği tek şey; bulunduğunda kâğıtta bir ruj izi ve bilekliğe dolanmış siyah bir saç teli vardı. Annesinin genç olduğunu düşünürdü… Belki de bir çocuğu büyütecek kadar kendine güvenememişti. Bir gün, Bay Bahri zatürre olmuş, hastaneye kaldırılmıştı. Parasız kalan İlyas, daha fazla dilenmek zorunda kaldı. O gün, Kadıköy’deki Haydarpaşa Garı’na yakın bir yalıda yapılacak, yılın en gösterişli düğününden bahseden insanları duydu. Karnı aç, boğazı kuru, şansını denemeye karar verdi. Çekingen bir şekilde kapıda bekledi. Masalar bolca yemekle doluydu: pastırma, kebap, baklava, meşrubatlar… Mutfak çalışanlarından biri onu fark edip acıyarak sıcak bir tabak uzattı: — Şurada otur ve hemen ye, ufaklık. Kimseye görünme. İlyas teşekkür etti ve sessizce yiyerek içeriyi izledi. Klasik müzik, şık smokinler, göz kamaştıran elbiseler… İçinden geçirdi: Annem böyle bir yerde mi yaşıyor, yoksa benim gibi mi fakir? Birden düğün sunucusu: — Hanımefendiler, beyefendiler… işte gelin geliyor! Müzik değişti. Herkes çiçeklerle süslenmiş merdivene döndü. Ve o belirdi. Bembeyaz bir gelinlik, huzurlu bir gülümseme, uzun siyah dalgalı saçlar. Muhteşem. Parıltılı. Ama İlyas’ı büyüleyen güzelliği değildi, elindeki kırmızı ip bileklikti. Aynısı. Aynı ip, aynı renk, aynı yıpranmış düğüm. İlyas gözlerine inanamayarak ayağa sıçradı, titreyerek ilerledi. — Hanımefendi… dedi çatallanmış sesiyle, bu bileklik… siz… siz annem misiniz? Salon birden sessizleşti. Müzik devam etti ama kimse nefes alamıyordu. Gelin, bileğine baktı, sonra çocuğa. Ve gözlerinde onu tanıdı. Aynı. Dizlerinin bağı çözüldü, çocuğun önünde diz çöktü: — Adın ne? diye sordu titreyerek. — İlyas… adım İlyas… diye gözyaşlarıyla cevapladı çocuk. Düğün sunucusunun mikrofonu yere düştü. Fısıltılar yayıldı: — Oğlu muymuş? — Gerçek olabilir mi? — Allah Allah… Gelin, gözyaşlarına boğuldu: — On sekiz yaşımdaydım… hamileydim… yalnız.. destek yoktu. Bakamadım… Ama hiç unutmadım. O bilekliği bunca yıldır yanımda tuttum, bir gün yavrumu bulurum diye… Sıkı sıkı sarıldı çocuğa: — Affet beni oğlum… affet… İlyas da onu kucakladı: — Bay Bahri, seni asla sevmememem gerektiğini söyledi. Sana hiç kızmadım anne… Sadece yeniden görmeyi istedim. Beyaz gelinlik gözyaşları ve tozla karardı. Kimse umursamadı. Damat sessizce yaklaştı. Ne yapacağını kimse bilmiyordu. Düğün iptal mi olacaktı? Çocuk mu alınacaktı? Yoksa görmezden mi gelinecekti? Sonra damat eğildi… Geline değil, İlyas’ın karşısında diz çöktü. — Burada bizle oturup yemek ister misin? diye sordu alçak sesle. İlyas başını salladı: — Ben sadece annemi istiyorum. Adam gülümsedi. Ve ikisini birlikte kucakladı. — O halde, istersen… bugün artık bir annen ve bir baban var. Gelin çaresizce baktı onun yüzüne: — Benden hiç kızmadın mı? Geçmişimi gizledim senden… — Ben senin geçmişinle değil, sevdiğim kadınla evleniyorum. Bu hikâyeyi, yaşadıklarını bildikçe sana daha da çok hayran oluyorum. Bu düğün artık zenginlikten ibaret değildi. Artık toplumsal bir olay olmaktan çıktı. Bu an kutsal oldu. Birleşmeyi değil, kavuşmayı kutladılar; salondaki herkes gözyaşıyla alkışladı. İlyas annesinin ve onu “oğlum” diye kabul eden adamın ellerini tuttu. Artık ne zengin-fakir, ne engel, ne fark vardı. Sadece bir çocuğun kalbindeki bir fısıltı: “Bay Bahri… bakın! Annemi buldum…”