Evde misafirler vardı. Aslında, annesinin evinde misafir hiç eksik olmazdı.
– Herkes içiyor, içiyor, masada şişeler dolu, ama yiyecek hiçbir şey yok. Bir parça ekmek bulsam da yeter… Masanın üstünde hep sigara izmaritleri ve boş bir hamsi konservesi kutusu. Kenan masayı bir kez daha dikkatle süzdü, yine hiçbir şey bulamadı.
– Tamam anne, ben çıkıyorum, – dedi Kenan ve yırtık ayakkabılarını ağır ağır giymeye başladı.
Hâlâ bir umutla annesinin onu durdurmasını bekliyordu; belki, “Nereye gidiyorsun oğlum, bir şey yemeden, hem de dışarısı soğuk. Otur evde. Şimdi hemen sana bir çorba yaparım, misafirleri yolar, evi temizlerim,” derdi.
Kenan hep annesinden sıcak bir söz beklerdi, ama annesi böyle sözleri sevmezdi. Annesinin söylediği sözler hep diken gibi batar, Kenanı içine kapanmaya, bir köşeye saklanmaya iterdi.
Bu kez Kenan kesin kararını verdi; geri gelmeyecekti. Altı yaşındaydı ve kendini çoktan büyümüş sayıyordu. Öncelikle para kazanıp bir simit almak istiyordu, belki iki tane bile alabilirdi. Karnı gurul gurul açtı.
Ama nasıl para kazanacağını bilmiyordu. Tezgâhların önünden geçerken, karın içinde çıkıntı yapan bir boş şişeyi gördü, cebine koydu, sonra birisi tarafından atılmış bir poşeti buldu ve günün yarısını şişe toplayarak geçirdi.
Artık poşeti şişelerle dolmuştu, camların sesi poşetin içinde çınlıyordu. Kenan kafasında yumuşacık, mis gibi bir tahinli çörek ya da zeytinli bir açma, belki de bir şekerli simit alacağını hayal etti. Ama şekerli simite şişeleri yetmeyebilirdi, emin olmak için biraz daha aramaya karar verdi.
Banliyö trenlerinin geçtiği peronun yakınlarına gitti, orada bekleyen adamlar biralarını yudumluyordu. Kenan ağır torbayı bir büfenin yanına koydu, tam yeni bırakılmış bir şişeye koştu. O arada kirli, huysuz bir adam geldi, bütün şişelerini aldı, Kenana sert sert bakınca o da sessizce uzaklaştı.
Simit hayali bir anda buhar oldu, gitti.
– Şişe toplamak da zor işmiş, – diye düşündü Kenan ve yeniden karlı sokaklarda yürümeye başladı.
Kar sırılsıklam yapışıyordu. Ayakları üşümüş, ıslanmıştı. Hava iyice kararmıştı. Nasıl olduysa bir apartman girişine sığındı, merdiven boşluğunda devrildi, kaloriferin yanında uykuya daldı.
Uyandığında hala rüyada olduğunu sandı; sıcacık, huzurlu ve güvenli hissetti, bir de mis gibi bir şeylerin kokusu vardı.
Odadan içeri, çok güler yüzlü bir kadın girdi.
– Ne yaptın bakalım, – dedi yumuşak bir sesle Isındın mı? Uykunu alabildin mi? Gel kahvaltı edelim. Gece dışarıda seni, yavru bir köpek gibi, apartmanda uyurken gördüm ve eve getirdim.
– Burası artık benim evim mi? dedi Kenan, mutluluğuna inanmak istemeyerek.
– Eğer bir evin yoksa, burası senin olur, dedi kadın gülümseyerek.
Her şey bir masal gibiydi. Tanımadığı bu kadın ona yemek verdi, ilgilendi, yeni kıyafetler aldı. Kenan ufak ufak ona annesiyle olan hayatını anlattı.
Yardımsever kadının adı Perihandı. Gerçi normal bir isimdi ama Kenan hiç duymamıştı daha önce, ona göre ancak bir peri annesinin adı böyle güzel olurdu.
Bir gün Perihan abla onu sıkıca sarıp, İster misin, senin annen olayım? diye sordu. Tıpkı gerçek, sevgili anneler gibi.
Kenan tabi ki isterdi… Ama mutlu hayatı ansızın sona erdi; bir hafta sonra annesi onu almaya geldi.
Annesi pek ayık duruyordu, ama Perihan ablaya bağırdı, “Henüz anneliğim elimden alınmadı, oğlumun hakları bende!”
Kenanı götürürken dışarıda kar taneleri süzülüyordu, ona göre Perihan ablanın kaldığı o ev, bembeyaz bir saraya benziyordu.
Sonraki zamanları ise çok zordu. Annesi içki içiyordu, Kenan hep evden kaçıyordu, geceleri gar istasyonlarında uyuyordu, şişe topluyor, ekmek alıyordu. Kimseyle tanışmıyor, kimseden hiçbir şey istemiyordu.
Bir süre sonra annesi elinden alındı, Kenan devlet korumasına verilip çocuk yuvasına yerleştirildi.
En çok üzüldüğü şey, bir türlü o bembeyaz saray gibi evi ve oradaki iyi yürekli kadını bulamamasıydı.
Üç yıl geçti.
Kenan artık yuva çocuğuydu, hâlâ içine kapanıktı, kimseyle kolay konuşmazdı. En sevdiği şey yalnız kalıp resim yapmaktı. Hep aynı resmi çizerdi: beyaz bir ev ve kardan düşen taneler.
Bir gün, yuvaya bir gazeteci kadın geldi. Eğitmen onu bütün odalara gezdirirken çocuklarla tanıştırıyordu. Kenana geldiler.
– Kenan iyi, ilginç bir çocuk, ama yuva ortamına adapte olamadı. Hâlâ sıkıntılar yaşıyor, ama aileye verebilmek için çalışıyoruz, dedi eğitmen gazeteciye.
– Tanışalım mı, benim adım Perihan, dedi kadın Kenana.
Kenan bir anda toparlandı, canlandı ve konuşmaya başladı! Keyifle ona başka bir Perihan ablayı anlattı. Her cümlede sanki ruhu ısınıyordu, gözleri parladı, yüzüne pembe bir renk geldi. Eğitmen onun değişimini şaşkınlıkla izledi.
Perihan ismi, çocuğun kalbine adeta sihirli anahtar oldu.
Gazeteci Perihan, Kenanın hayat hikayesini dinlerken kendini tutamadı, gözyaşlarını akıttı. Sonra Kenana söz verdi; hikayesini yerel gazetede yayımlayacak ve belki o iyi yürekli kadın okuyup Kenanı bulacaktı.
Sözünü tuttu ve bir mucize oldu.
O kadın gazete almazdı aslında. Ama doğum gününde iş arkadaşları ona çiçek aldı ve kış olduğu için çiçekleri gazete ile sarmışlardı. Evde çiçekleri açarken gözü bir küçük başlığa takıldı: İyi Kalpli Kadın Perihan, Seni Kenan Arıyor! Lütfen haber veriniz.
Haberi okuduğunda, bir zamanlar apartmanda bulup ısıttığı o küçük oğlanın kendisini aradığını anladı.
Kenan hemen onu tanıdı. Ona koştu. Birbirlerine sarıldılar. O gün herkes ağladı: Kenan, Perihan ve onları izleyen eğitmenler.
– Seni bekledim, dedi Kenan.
O gün Perihan ablayı zar zor evine gönderiler, hemen alamazdı, evlatlık edinme süreci vardı ama her gün gelip Kenanı görecekti.
P.S.
Sonrasında Kenanın hayatı mutlu geçmiş. Şimdi 26 yaşında. Teknik üniversiteyi bitirdi. İyi bir Türk kızıyla evlenmeye hazırlanıyor. Neşeli, arkadaş canlısı biri ve annesi Perihanı hayatta her şeyden çok seviyor.
Kenan büyüyünce öğrendi: Perihanın eşi, çocuğu olmadığı için onu terk etmiş. O da kendini yalnız ve değersiz hissetmiş. Tam o dönemde, apartmanda Kenanı bulup sevgisiyle hayata tutundurmuş.
Kenanı annesi götürdüğünde, Perihan üzülerek, Demek ki kısmet değilmiş, diye düşünmüş.
Ama Kenanı çocuk yuvasında yeniden bulunca, tarifsiz mutlu olmuş.
Kenan, öz annesinin akıbetini öğrenmek istemiş. Evleri zaten kiraymış. Annesi yıllar önce, cezaevinden çıkan bir adamla ortadan kaybolmuş. Sonrasını araştırmadı. Ne gerek vardı kiDüğünde Perihan abla ilk kez Kenanın koluna girerken gözleri doldu. Kenan, kalabalığın içinde çiçeklerle süslenmiş masalara döndü ve herkese, Bu benim annemdir, bana hayatı ikinci kez veren kadın, dedi. Misafirler şaşkınlıkla alkışladı; Perihanın utangaç gülüşünden başka bir masallık güzellik yoktu orada.
Kenanın hayali çok küçücük bir çocuğun karlı gecedeki yalnızlığından başlasa da, sonunda sımsıcak bir yuva bulmuştu. Her yıl, ilk buluşmalarının yıldönümünde Perihan ve Kenan beyaz bir pasta alıp üstüne minik kar tanesi şekerleri kondururlardı. Pasta kesildikçe, ikisi de yine o eski apartman girişini, bir köşede merdivenin kenarında uyuyan küçük çocuğu hatırlardı.
Kenan, hayatı boyunca ne zaman kış büyüsü başlasa, pencereden dışarıya bakıp bir gün yalnız kalmış olan başka bir çocuğu düşlerdi. Sonra dönüp Perihana sarılır, Evimizde kimsesizlere her zaman yer var, derdi. Ve evin içi, kışın ortasında sonsuz bir ilkbahara dönüşürdü.
Her kar tanesi, kaybolmuş bir çocuğa, bulunan bir sevgiye, yeni bir başlangıca işaret ediyordu. Kenan ve Perihan artık hiçbir soğukta yalnız değillerdi; birlikte, sevgiyle kocaman bir aile olmuşlardı.




