14 Mayıs 2025
Bugün, uzun zamandır hayalini kurduğum yeni crossoverımı bir kez daha düşünmek zorunda kaldım. Üç yıldır primlerimi biriktiriyor, pahalı bir tatile gitmekten vazgeçiyor, eski bir paltoyu bile giyiyordum. Sonunda, krediden ya da kocamın elinden olmadan, kendi paramla aldım. İç döşemiz bir ton bej, sanki süt gibi; o ışığı ve temizliği her zaman istemiştim. Şimdi, dört gün önce anahtar teslimi yaptığımız bu arabayı, kayınvalidemin bahçeye götürmek istediği domates fidesini taşımak zorunda bırakıyor.
Oğuz, arabamın açık kapısının önünde bir an durup, Elif, ne yapıyorsun? Bu sadece domates, ısırmaz, dedi ve utangaç bir gülümseme takındı. Ben de derin bir nefes alıp, yeni almış olduğum direksiyonun derisine dokundum. O an içimdeki tüm birikimler bir kez daha su gibi akıp gitti.
Oğuz, lütfen sakin ol, diyerek kendime zorla sakin bir ses çıkarmaya çalıştım. İç kısım bej, fidenin toprağı, suyu ve o eski kefir poşetleri, bir defa daha arabamı kirletecek. Taşıyamam.
Özenle! diyerek Oğuz yalvardı. Anne her şeyi güzel paketledi, gazete kağıdı koyarız, bagajda tutarız. Onu bir kamyonla mi taşıyacağız, on kutu mu? O da Tahir gibi, domatesleri çocuğu gibi seviyor. Şubat ayından beri onlarla nefes alıyor.
Aracın kapısını sertçe kapattım, güneş beyaz kaputa parıldıyordu.
On kutu mu? diye sordum. Geçen hafta bir iki kutu demiştin. Neden on?
İçinde biber de var, patlıcan, petunya gibi çiçekler Oğuz savunmaya çalıştı. Arabamın jeneratörü bozuldu, sen de biliyorsun, servis bekliyor. Anne panik yapıyor, fidenin büyümesi gecikirse bir ay sürecek kavga çıkacak.
Kavga eder, eğer arabamı kirletirsem diye kestim. Taksi çağır. Kargoç ya da bir taşıma aracı. Ben ödeyeyim.
Anlamıyor, Oğuz sesini alçaltıp ikinci katta oturan annesine baktı. O da taksiciyi güvenmez; Uçurtma gibi sallamadan taşıyacak, sevdalı bir çiçek gibi saklayacak, anladın mı?
Oğuz otuz sekiz yaşındaydı ama şimdi bir okul çocuğu gibi, annesinin öfkesinden korkuyordu.
Tamam diyerek pes ettim, bir şartla: Sadece bagaj, hiçbir şey içe girecek değil. Her kutunun dibini ben kontrol edeceğim, kuru olsun. dedim.
Oğuz bir öpücük atıp koştu, Şimdi, hızlıca indiriyoruz! dedi.
Ben arabada beklerken kalbim çarptı. Şenay Hanımı yedi yıldır tanıyordum; ona iyi niyetli bir felaket gibi. Fazla tatlı vermek, dikenli bir kazak örmek ve onu giymediği için kızmak onun işi. Bahçesi onun kutsal mabediydi.
On dakika sonra giriş kapısı açıldı. İlk önce Oğuz, ıslak bir muz kutusundan şişmiş bir kartonu taşıyarak geri döndü. Kartondan uzun, ince domates sapları sarkan bir yığın çıktı. Ardından Şenay Hanım iki plastik kova içinde yeşillik taşıyordu.
Dikkat, Oğuz! Eğilme! diye bağırdı kayınvalidem. Boğa Kalbi çeşit domates, elinde! Elif, çabuk aç bagajı, o da elinde bir şey var!
Bagaj kapağını tuşa bastım, kapağı yavaşça yükseldi.
Şenay Hanım, merhaba. Bu kutunun dibinde su var dedim, Üzgünüm, ıslak.
Su mu? diye bağırdı annem. Sabah bir miktar suladım ki yolculukta kurumasın. Hava ne kadar sıcak!
Oğuz kutuyu bagaja itmeye çalıştı. Karanlık bir leke hemen yeni almış olduğum yumuşak halıya yayılmaya başladı; o halıyı, arabamı korumak için ayrı bir şekilde almıştım.
Dur! bağırdım. Oğuz, çıkar!
Ne oldu? Şenay Hanım bir saksı tutmuş şaşkınlıkla baktı.
Sızıyor! Kuru olmasını söylemiştim! Toprak suyla dolu!
Küçük bir damla, ne çıkar, diye savurdu annem. Bu toprak, mazot değil; kurur, silinir. Arabam taşımak içindir, toprak dağıtmak değil. Bizim babamla Şahin vardı, o da her şeyi taşırdı.
Şenay Hanım, bu bir Şahin değil dedim. Ben burada gübre taşımak istemiyorum. Oğuz, kutuyu çıkar, bir streç film lazım. Var mı?
Film mi? Oğuz şaşırdı. Gazete sandım…
Gazete bir dakikada ıslanır! Kalın bir streç ya da yapışkan bir folyo lazım!
Şenay Hanım dudaklarını büzerek, Bütün perdeyi seralım, sonra bir şey sızmaz, dedi. Bu sırada yan binada komşumuz Veli amca ve onun minik köpeği çıktı.
Şenay, bahçeye mi gidiyoruz? diye bağırdı Veli. Bu senin gelinin mi? Arabası yeni mi? Zengin mi?
Evet, Veli, geldi, yeni bir araba aldım Şenay yüksek sesle cevap verdi. Ama gelin çarşafı gibi taşımaz, domatesi bagaja koymaz.
Kızgınlığım bir anda yüzeye çıktı; bu, kayınvalidemin toplumsal baskıyı kullanarak beni utandırma taktiğiydi.
Oğuz, inşaatçıdaki dükkana bir streç film al, diyorum dişlerimi sıkarak.
Para harcamasın! diye bağırdı Şenay. Eski bir duş perdemi getiririm.
Şenay perdeden bir parça getirdi, Şimdi bakalım, nasıl sıkıştıralım, dedi. Biz de bagajı örtmeye başladık.
Beş kutu, nemli kartondan, bagaja sığdı. Kalanları, kavanoz, kürek, çöp poşeti ve annemin dev çantası şeklinde yığılmıştı.
Geri kalanını içeri koyacağız dedi Şenay, alnından ter silerek. Oğuz, arka kapıyı aç.
İçeri alınamaz dedi kararlı bir sesle ben, arka kapıyı kapatarak.
Nasıl olmaz? Şenay bağırdı. Nereye koyayım? Başımın üstüne mi?
Taksi çağırdım, hatırlattım. Her şey oraya sığar.
Taksi mi?! Para ister! bağırdı Şenay. Başkası bizim eşya taşımaz, sadece yükünü getirir, bırakır!
Oğuz bir an suskun kaldı, sonra Tamam dedi. Şenay bir kutuyu yere bıraktı, içi çamur dolu; kutu yırtıldı ve toprak Oğuzun beyaz ayakkabılarına, arabamın ön kapısına sıçradı. Sessizlik bir çığlık gibi çaldı.
Ah diye duraksadı Şenay. Anlaşıldı, annelerin sinirleri
Ben çökük bir sesle Tamam dedim, arabaya yöneldim, motoru çalıştırıp şöyle dedim:
Ben yıkamaya gidiyorum. Siz taksi ya da kamyon çağırın. Ben bu fideleri taşımam.
Oğuz ayakları çamur içinde sıkışmış, Nereye gidiyorsun? diye sordu. Ben pencereye bakarak, Yıkamaya, dedim. Oğuz Beni bırakma! diye bağırdı, ama ben soğuk bir kararlılıkla Hayır, kararımı tekrarlıyorum. Çeşitli bir sınır koydum, saygı istemiyorum, ama saygı talep ediyorum, dedim ve arabayı sürüp ayrıldım.
Araç yıkandığında, genç bir yıkama çalışanı, Bahçecilik mi? diye sordu. Ben hüzünle Neredeyse, dedim.
Telefonlar çaldı, Oğuz ve Şenay aradı ama sessiz moda geçirdim. Eve döndüm, çayımı demledim ve pencereden dışarı baktım. Oğuz dört saat boyunca bahçede, çamurla mücadele ediyordu; Şenay annemi kan basıncının yükseldiği için koruyucu ilaç içmeye zorlayıp, Gürültülü bir sahne izliyordu.
Gece geç saatlerde Oğuz eve geldi; çamurlu, yorgun, toprağın kokusunu taşıyan bir adam. Sessizce mutfağa girdi, bir bardak su doldurup bir yudum içti.
Memnun musun? diye sordu, gözlerine bakmadan. Anne ağladı, tansiyonu yükseldi, koruyucu ilaç içmek zorunda kaldı.
Taksi çağırdınız mı? sakin bir sesle sordum.
Evet, Kargoç. Yirmi dakikada geldi, her şeyi alıp götürdü.
Görüyorsun, kimse ölmedi, araba hâlâ temiz.
Elif, mesele araba değil! Oğuz bardakla masayı çaldı. İlişki meselesi! Sen annenin arabasını senin çantanızdan daha çok sevdiğini gösterdin. O artık evimizde ayağını koymayacak.
Bu onun seçimi, Oğuz. Ben taksi önerdim, ödeyecektim. O sadece beni zorlamak istedi, fideleri bej koltuğa koymam için. Neden? Gücünü kanıtlamak için mi?
O bir yaşlı kadındır, kendi hâkimiyetini korur! Daha hoşgörülü olabilirdi!
Ben kendime saygı gösterilmesini istiyorum. Eğer o bir hastaneye gitmek isterse, ben hemen giderim. Ama gübreyi, toprağı, eski çuvalı bu arabaya koymak gereksiz. Katılmıyorum, nokta.
Oğuz uzun bir sessizliğe büründü, pencereye bakıp derin bir nefes aldı.
Yarım fidenin öldüğünü gördüm aniden itiraf etti. Bir kutu devrildi, ben de temizledim ama kuru temizleme gerekebilir.
Gözlerimi kapattım, Söylemiştim diye içimden bir ses duydum.
Söylemiştim Oğuz kabullendi. Belki yarın Şenaya telefon ederiz, özür dileriz? Sadece bir barış yapalım. Doğum gününe de bir şeyler alırız.
Özür dilemem, Oğuz. Ben bir hata yapmadım. Sınırımı korudum. Eğer o konuşmak isterse, ben hazırım. Ama ıslak toprağı bu arabaya koymak kesinlikle yok.
İki hafta boyunca soğuk bir sessizlik sardı evimizi. Şenay bir türlü aramıyordu; Oğuza ise kocamın sarısı gibi şikayet ediyor, beni yılan gibi nitelendiriyordu. Ben dayanıyordum. Temiz bir arabada oturdukça, kararımın doğru olduğuna inandım.
Cumartesi günü Oğuz sahile gidecekmiş gibi bahçeye gitmek istedi.
Ben de gelirim, ama kendi arabamla. Eğer bir şey taşıtma teklif edilirse, hemen dönüp giderim.
Anlaştık Oğuz hafifçe gülümsedi. Çöp yok.
Bahçede Şenay, çiçek tarlağında dolaşıyordu. Ben arabayı park ettim; o da çitlerin ardında durdu, bana Günaydın dedi. Birkaç anlık sessizlikten sonra çay ikram etti, çilekli bir kek ikram etti. Sözler pek akıcı değildi ama savaş yoktu. Oğuz bir şeyler anlatmaya çalıştı, Şenay oğluna en büyük dilimleri verdi.
Geri dönerken Şenay arabamın etrafında dolaştı, camdan içi bej koltukları izledi.
Temiz, diye düşündü.
Öyle ki ben cevapladım.
Kamyon şoförünün arabayı sürmesi diye sızdırdı. Ancak üç yüz TL ekstra ödedim, hızlıca taşıdı.
Görüyorsun, ne kadar pratik, Şenay sonunda kabul etti. Oğuz omzunda ağrı var, ağır yük taşıyamaz. Ama bu büyük kamyon ona göre.
Beni uzun uzun süzdü, Sen de bana benziyorsun, dedi. Hayatımda kimseye boyun eğmedim, kocam ölünce her şey değişti ama ben hala dimdik duruyorum.
Şenay bana bir poşet içinde yumuşak dereotu, turp ve fesleğen verdi; içinde üç katlı bir paketti, sızdırmadığına eminim.
Bunu al, dedi. Telefon numaramı da Oğuza ver. Sonbaharda kabak, elma toplamak zor olacak; arabamda taşınmayacak.
Ben gülümsedim. Bu bir zaferdi; kısacık, gösterişsiz ama kesin bir zafer.
Veririm, Şenay Hanım. Bonuslarım da birikmiş, indirim yaparım.
Geri dönerken akşam güneşi iç mekanı altın sarısına boyadı. Oğuz bir iç çekti.
Sanırım bu sefer geçtik, dedi. Araç benim de işimi gördü.
İnsanlar sınırları anlar, Oğuz. Hayır dediğinde saygı kazanırsın. Herkesin ayağını temiz tutmaya çalışmak, senin çamurunu siler.
Oğuz bir an düşündü.
Belki haklısın. Ama ben anneme bu kadar zorlayamam.
Sen zorlamazsın, ama ben zaten çamurlu ayakkabılarım var, senin temiz arabam var. Herkesin yolu farklı.
Müziği biraz yükselttim, içimdeki huzur dalgalarıyla birlikte arabamda otururken, kendimi kötü gelin değil, hesaplı gelin gibi hissettim. Sınırlarımı çizdiğimde, hem kendime hem de başkalarına saygı kazandırdım. Bu, sadece bir domates fidesi değil; özgürlüğün ve kendine değer vermenin bir işareti.
Yarın ne yapacağız? diye sormamı hatırladım, ama artık bu soruya bir cevap arSabahın ilk ışıklarıyla, yeni alınmış arabamın temiz koltuğunda oturmuş, hayatımın en değerli dersini, sınır koymanın ve kendine saygı duymanın ne kadar hayati olduğunu bir kez daha anladım.




