Ne güzelmiş böyle diye fısıldadı Zeynep.
Sabah sessizliğinde kahvesini içmeyi çok severdi, Tarık hâlâ uyurken, dışarıda güneş henüz doğmaya başlarken. O anlarda hayatında her şeyin yolunda olduğuna inanırdı. İş düzenli. Ev huzurlu. Eş güvenilir. Daha ne ister ki insan?
Arkadaşlarının, kıskanç kocalarından, gereksiz tartışmalardan şikâyet ettiğini duyunca hiç imrenmezdi. Tarık hiçbir zaman kıskançlık yapmaz, kavga çıkarmaz, telefonunu karıştırmaz, her adımını rapor etmesini istemezdi. Yeter ki yanında olsun, başka bir şeye ihtiyacı yoktu.
Zeynep, garajın anahtarlarını gördün mü? diye, uykulu ve dağınık saçlarıyla mutfağa girdi Tarık.
Kapının yanındaki rafta. Yine komşuya yardım mı edeceksin?
Hüseyinin arabasına bir bakalım dedi. Karbüratörüyle ilgili bir sıkıntı varmış.
Zeynep başını salladı, onun kahvesini de fincana koydu. O kadar alışılmıştı ki bu durum. Tarık her zaman birilerine yardım ederdi; taşınan arkadaşlara, evini tamir ettiren tanıdıklara, sorun yaşayan komşulara. Benim şövalyem, diye geçirirdi aklından bazen. Yardım etmeden duramayan bir adam.
Onun bu özelliğini Zeynep, daha ilk buluşmalarında anlamıştı. Çünkü Tarık, yolda rastladığı bir yaşlı kadının poşetlerini apartmana kadar taşımıştı. Başkası yoluna devam ederdi; Tarık ise asla yapmazdı.
Üç ay kadar önce, alt kata yeni bir komşu taşınmıştı. Başlarda Zeynep fazla dikkat etmemişti. Neticede apartmanlara kimler gelir kimler gider. Fakat Ebruyu görmemek elde değildi; öyle gösterişli hem de.
Apartmanda kahkahaları yankılanıyor, topuk sesleri gece gündüz duyuluyor, telefon konuşmaları tüm apartmana ulaşıyordu.
Düşünebiliyor musun, bugün bana marketten alışveriş yapıp getirdi! Koca poşet! Hem de ben istemeden, kendi getirdi! demişti bir gün Ebru telefonla konuşurken.
Zeynep posta kutularının orada karşılaşınca nezaketen gülümsedi. Ebru adeta ışıldıyordu; âşık bir kadının parıltısıyla.
Yeni birisi mi hayatında? diye sordu Zeynep, sadece soru olsun diye.
Aslında çok da yeni sayılmaz. Ebru gözlerini kısarak sırıttı. Ama çok düşünceli. Böyle erkekler az kaldı. Her derdime koşuyor, sorun olunca anında çözüm buluyor. Musluk bozuldu yapar, prizde arıza var halleder. Hatta faturalarımı bile ödüyor!
Şanslısınız vallahi.
Şanslıyım hem de nasıl! Yalnız evli aslında. Ama ne olacak ki, sonuçta kağıt üstünde. Önemli olan burada, yanında mutlu olması, değil mi?
Zeynep evine çıktığında içinde bir burukluk vardı. Başkasının ilişkisine istemeden de olsa gıpta etmekten değildi bu; Ebrunun söylediklerinde içini kemiren ama ne olduğunu bir türlü çözemediği bir şey vardı.
Bu karşılaşmalar haftalarca sürdü. Neredeyse Ebru, Zeynepi yakalayıp heyecanla anlatmak için fırsat kolluyordu.
O kadar nazik ki! Her gün nasıl olduğumu soruyor…
Dün hastalandım diye gece gece eczaneye gidip bana ilaç aldı, hem de kendi bulmuş!
Bir de diyor ki insanın birine faydalı olması her şeyden önemli. Hayat amacı buymuş; yardım etmekten anlam buluyormuş
Zeynep tam bu cümlede irkildi.
“Yardım etmek onun hayat amacıymış.”
Tarık da tıpatıp böyle konuşurdu. Hatta evlilik yıldönümlerinde yine birilerinin işine koştuğunda aynen böyle açıklardı. Birilerinin bana ihtiyacı olduğunda huzur buluyorum, derdi.
Tesadüf, dedi kendi kendine Zeynep. Kaç erkek vardır ki, kurtarıcı kompleksiyle yaşayan?
Ama ayrıntılar da büyüyordu. İstenmeden yapılan alışverişler, tamir işleri… Bunlar hep Tarıkın yaptığı şeylerdi.
Saçma düşünce bunlar, diyerek kafasından atmaya çalıştı. Sırf bir kadının dedikodusuyla eşinden şüphelenmek olmazdı ki zaten.
Ama Tarık değişmeye başladı; aniden değil, yavaş yavaş. Beş dakikalığına çıkıyorum, deyip saatler sonra geliyordu. Telefonunu güvende tutarcasına hep yanında taşıyor, hatta banyoya bile götürüyordu. Sorulara kısa ve asabi cevaplar veriyordu.
Nereye gidiyorsun?
İşim var.
Ne işi?
Zeynep, sorguya mı çekiyorsun?
Bütün bunlara rağmen bambaşka biri gibi mutlu görünüyordu. İçten içe bir yerlerde başka birilerinden ihtiyacı olan ilgiyi buluyordu sanki…
Bir akşam yine apar topar hazırlanıp çıkınca,
Bir arkadaşa yardım edeceğim, evrak işine.
Saat dokuzda mı?
Başka ne zaman? Adam gündüz çalışıyor.
Zeynep tartışmadı. Pencereden baktı ama Tarık apartmandan çıkmadı.
Ceketini aldı, hiç acele etmeden aşağı indi. O tanıdık kapının önünde durdu.
Elini zile koydu, düşünmedi ne diyeceğini, suçlama planlamadı. Sadece zile bastı ve bekledi.
Kapı neredeyse anında açıldı, sanki bekliyorlarmış gibi. Ebru incecik bir saten sabahlıkla, elinde bir kadeh, kapıda duruyordu. Zeynepi görünce yüzündeki o malum sırıtış dondu.
Ve onun arkasında, aydınlık holden, Tarıkı gördü. Atlet yok, saçlar yeni yıkanmış, bambaşka bir rahatlıkta, ev sahibi gibi yayılmış bir haldeydi.
Bakışları buluştu. Tarık irkildi, ağzını açtı, öylece kaldı. Ebru gözünü bir Zeynepe, bir Tarıka çevirdi, ama hiçbir şey olmamış gibi omuz silkti.
Sessizce merdivenleri çıkmaya başladı Zeynep. Arkasından koşuşturma, Tarıkın sesi: Zeynep, dur bir, açıklayacağım… Ama eve, Zeynep onu almadı.
…Ertesi sabah kapı çaldı, gelen Tarıkın annesi, Müzeyyen Hanımdı. Şaşırmadı Zeynep, elbette oğlan gece hemen annesini aramış, olayın kendi versiyonunu dökmüştür.
Ah Zeynepcim, çocuk gibi olmuşsun vallahi! Müzeyyen Hanım mutfağa yerleşti. Erkekler böyledir. Koca çocuk! Hep kahraman olmak isterler. O komşun, yardıma ihtiyacı olan biri. Tarık da kıyamaz, dayanamamış.
O yardım bir tek yatak odasından mı geçiyordu, Müzeyyen Hanım?
Müzeyyen Hanım yüzünü buruşturdu. Zeynep yakışıksız bir laf etmiş gibi.
Her şeyi abartma. Tarık iyi çocuk, insaflıdır, yazık insanlara üzülür. Biraz ileri gitmiş, olabiliyor işte. Benim rahmetli kocam da… Ellerini salladı. Esas olan aile. Alışılır, sevilir. Boş yere hayatını karartma, Zeynep kızım. Akıllı kadınsın sen. Dönüşü olmayan yollara girme.
Zeynep kadına bakarken, kendi olmak istemediği her özelliği onda bulduğunu hissetti. Hep idare eden, hep suskun, sadece aile devam etsin diye her şeye göz yuman biri…
Sağ olun Müzeyyen Hanım. Ama şimdi biraz yalnız kalmam gerek.
Kayınvalide alınmış bir edayla kapıdan çıkarken, Bu yeni gençlik affetmeyi bilmiyor, diye birşeyler geveledi.
Akşam Tarık döndü. Suçu açık yakalamış kedi gibi, sessiz ve suçlu bakışlarla, gözünün içine baka baka yanına yaklaştı.
Zeynep, olay sandığın gibi değil. Yani, yardım istemişti musluğu tamir etmek için, sonra konuşa konuşa… Kadıncağız yalnız çok, mutsuz…
Üzerinde niye kıyafet yoktu peki?
Su döküldü üstüme! Tamir yaparken. Ebru verdi değişmem için, o an sen geldin…
Zeynep baktıkça şaşırıyordu; meğerse Tarık hiç yalan söyleyemezmiş. Her kelimesi yamuk, her hareketi heyecan içinde, panikti.
Bak, hadi olur da… diyelim… bir şey oldu. Ama bu hiçbir anlama gelmiyor! Ben seni seviyorum. O sadece… macera gibi. Aptallık. Erkeklik denen zafiyet işte.
Yanına yaklaşıp sarılmaya çalıştı.
Unutalım bu olayı, olur mu? Bitti artık, vallahi. Zaten Ebrudan da bıktım. Sürekli bir şeyler istiyor, şikayet ediyor…
O an Zeynep nihayet anladı. Tarık pişman değildi. Korktuğu tek şey, huzurunu kaybetmekti. Konforunu, kolaylığını kaybetmekti. Şimdi gerçekten ona ihtiyaç duyan birinin yanında kalmak istemiyordu, o yalnızca programındaki şövalyelik rolünü devam ettirmek istiyordu.
Boşanmayı düşünüyorum, dedi Zeynep, ütüyü fişten çekmiş gibi soğukkanlı.
Ne? Zeynep, aklını mı kaçırdın? Bir hatadan dolayı mı?
Sessizce kalktı, odaya girdi, bavulunu çıkardı, belgeleri toplamaya başladı.
…İki ay sonra boşanma gerçekleşti. Tarık eşyalarını topladı, Ebruya taşındı; Ebru onu kollarını açarak karşıladı. Ama o kollar kısa sürede yapılacak işler, alınacaklar, ödenecek faturalar, tamir edilecek musluklarla doldu.
Zeynep, bunları ortak tanıdıklardan zamanla duydu. İçinde ne bir sevinç ne de öfke vardı. Herkes hak ettiğini yaşardı.
Kendine, şehrin öbür ucunda ufak bir ev tuttu. Her sabah kahvesini yine sessizlikte içiyordu. Kimse garaj anahtarımı sormuyordu. Kimse iki dakika diye çıkıp, üstünde başka kadının kokusuyla geri dönmüyordu. Kimse idare et diye telkin vermiyordu.
Garipti; başta canı çok yanar, yalnızlığa ve pişmanlığa gömülür sanmıştı. Ama gelen, bambaşka bir şeydi: Hafiflik. Yıllardır sırtında taşıdığı paltoyu çıkarınca, ne kadar ağırmış meğer, şimdi anlıyordu.
Hayatında ilk kez, Zeynep sadece kendisine aitti. Ve sabit hayatın sunacağı ne varsa, huzurun ve özgürlüğün yerini tutmadığını keşfetmişti.
Kendime not: İnsanın huzuru başkasında değil, kendinde başlar. Ve bazen kayıp sandığın, gerçek kazanım oluyor.




