Elli Yaşında Yalnız Kalmak
Özledim seni, tatlım. Ne zaman tekrar görüşeceğiz?
Hülya, kocasının telefonunu elinde tutarken şaşkınlıkla yatağın kenarına oturdu. Erkan yine telefonunu komodinin üzerinde unutmuştu. Ekran ise birdenbire, gelen bir mesajla parlamıştı. Mesajdaki isim tanıdık değildi. Kadın ismiydi. Hülya mesajlaşmayı okumaya başladıkça otuz yıllık evlilikleri, her okuduğu satırla biraz daha dağılıyordu. Sıcak sözler, fotoğraflar, hafta sonuna kaçamak planları Erkanın, sözde arkadaşlarıyla balığa gittiği günlerde meğer başka planları varmış.
Hülya telefonu yerine usulca bıraktı. Bir süre boşluğa bakarak öylece oturdu. Mutfakta saat tik tak ediyor, yan komşudan televizyon sesi geliyordu. Hülya ise bundan sonra olacak her şeyi baştan sona biliyor gibiydi. Her cümleyi, her hareketi tahmin edebiliyordu. Çünkü bütün bunlar daha önce de olmuştu. İki kere.
Erkan gece on birde eve döndü; yorgun ve gergindi. Çantasını antreye fırlatıp mutfağa geçti. Hülya kendisine çay koyuyordu.
Merhaba Hülya. Bir şeyler atıştıracak var mı?
Hülya, sessizce masadaki telefonu ekranı yukarı çevirerek ona uzattı. Erkan istemsizce uzanıp aldı ve sonra anlamış gibi yüzü birden değişti.
Hülya, ben
Lütfen, bunun iş konuşması olduğunu söyleme, dedi Hülya, yüzünü ocağa dönerek. Rica ediyorum. Hiç değilse bu kez dürüst ol.
Erkan sustu. Sandalyeye gömülüp burnunu ovuşturdu. Hülya, tezgaha yaslanarak gözlerini ona çevirdi.
Kim bu kadın?
Hiç kimse. Saçmalık işte Bir anlık şey. Aptallık ettim.
Aptallık, dedi Hülya tekrar. Anladım.
İki gün sonra Erkan elinde devasa bir kırmızı gül buketiyle çıktı geldi. Pahalı ve şık kâğıda sarılmıştı. Masaya koyarken parmaklarının titrediğini fark etti Hülya.
Hülya, konuşalım. Düzgünce konuşalım.
Kendisine su koyup karşısına oturdu.
Konuş bakalım.
Yani Farkındayım, suç bende. Üçüncü kez oldu, evet, senin öyle düşündüğünü de biliyorum. Ama o kadar yıl birlikteyiz, bir aileyiz, çocuklarımız büyüdü Gerçekten bunların bir önemi yok mu?
Hülya sessizdi, bardağıyla oynuyordu.
Söz veriyorum, bir daha asla olmayacak. Yemin ederim. Nasıl olduğunu ben de anlamadım, ama seni gerçekten seviyorum Erkan uzanıp elini tutmak istedi ama Hülya elini çekti. Hülya, nereye gideceksin ki? Elli yaşında tek başına mı kalacaksın? Ne gerek var? Gel hep beraber unutalım, baştan başlayalım.
Hülya, güllere, evliliğe, kocasının yüzüğüne baktı. İki yıl önce de bu vaatlere inandığı anı hatırladı. Dört yıl önce de. Her seferinde, işte bu son, bir daha olmaz umuduyla.
Düşüneceğim, dedi sonunda.
Sırf konuşmayı bitirmek için.
Sonraki haftalar tuhaf bir yan yana varoluşa dönüştü. Erkan özenli davranmaya çalışıyordu; eve zamanında geliyor, evde yardım ediyor, ilgileniyordu. Ama Hülya artık detayları fark ediyordu. Odaya girdiğinde Erkanın refleksle telefonu ekranı aşağı çevirmesini, her mesaj sesiyle irkilmesini, marketteki genç kasiyerlere bakışlarının gereğinden uzun sürmesini
Orada neyi inceliyorsun, diye sordu Hülya bir gün kasada beklerken.
Ben mi? Hiçbir şeyi, dedi Erkan hızla sırtını dönerek. Hadi, arabayı fazla soğutmayalım.
Zamanla Erkan önemsiz şeylere bile sinirlenmeye başladı. Hülya odaya girince telefonda yaptığı işi gizler oldu. Mesajlar kesinlikle devam ediyordu ama şimdi daha iyi saklıyordu. Hülya ise artık aramıyordu, çünkü gerek yoktu; her şeyi anlıyordu.
Geceleri, Erkanın derin nefesi yanında uzanırken Hülya düşünüyordu: Kocasını değil, kendisini. Onu bu evliliğe bağlayan neydi? Aşk? Hülya en son ne zaman gerçekten mutlu olduğunu hatırlamıyordu. Alışkanlık? Otuz senelik bir ortak hayat, anılar, büyümüş çocuklar. Korku? Evet, asıl o. Kırk sekiz yaşında; tek başına ne yapacaktı?
Bir gece, Hülya kızını aradı. Tuğçe üçüncü çalmada açtı.
Anne? Bir şey mi oldu?
Hayır, yani Hülya gözlerini kapadı. Tuğçe, sana açık açık konuşabilir miyiz?
Tabii anne. Ne oldu?
Ve Hülya anlattı; mesajları, üçüncü kez yaşanan ihaneti, gülleri ve vaatleri Bundan sonra ne yapacağını bilmemeyi.
Tuğçe hiç sözünü kesmedi.
Anne, peki sen ne istiyorsun?
Bilmiyorum, dedi Hülya dürüstçe. Gerçekten bilmiyorum.
O zaman şöyle diyelim. Buna katlanmak zorunda değilsin. Lütfen önce bunu anla. Kimseye borcun yok. Otuz yıl mı? Ne olmuş yani? Herkesin hatası olabilir; ama sürekli ihanete razı olmak zorunda değilsin.
Ama ben nereye
Bana gelirsin, dedi Tuğçe hemen. Serbest oda var, birlikte yaşarız, kendini toparlarsın. Muhasebecisin, iş bulman kolay olur. Uygun bir kiralık da buluruz. Anne, bu hayatının sonu değil. Sadece başka bir şehirde yeni bir başlangıç. Tabii istersen.
Hülya derin bir sessizliğe gömüldü.
Düşün, dedi Tuğçe. Her durumda yanında olurum.
Tuğçe acele ettirmedi. Hemen yanı başındaki apartmanda uygun bir odalı ev kiralığını anlattı; torunlarının her gün annelerini değil, büyükannelerini görmeye bayılacağını söyledi. Poliklinikte açık olan muhasebe işine başvurmasını önerdi.
Anne, gerçekten normal, huzurlu bir yaşamı hak etmiyor musun? Sürekli aşağılanmadan, biraz olsun keyifle?
Hülya dinlerken, ilk defa birinin ona mutluluk hakkın dediğini fark etti. Sabretmenin, affetmenin, bir arada kalmanın zorunluluk olmadığını Sırf mutlu olmak gerektiğini.
Erkanla yüzleşmeyi üç gün erteledi. Cümleleri kafasında prova etti, geceleri çarpıntıyla uyandı. Sonra bir sabah kahvaltı sırasında, yumurtayla kahve arasına sıkıştırıverdi:
Boşanma davası açacağım.
Erkan, elinde fincanla dondu. Birkaç saniye ona öylece baktı.
Ne diyorsun Hülya, ciddi misin?
Evet, çok ciddiyim.
Saçmalama. Fincanı bıraktı, alaycı güldü. Kavga ettik, olur böyle şeyler. Hemen boşanmak ne demek?
Bu kavga değil, Erkan. Son beş yılda üç kez aldattın. Yeterince yoruldum.
Yoruldu. Alay kayboldu yüzünden, sesini yükseltti. Sen sanıyorsun ki, ben yorulmadım! Otuz yıl birlikte yaşadık, kolay mıydı sanıyorsun?
Hülya cevap vermedi. Çayını bitirip ayağa kalktı.
Bekle! Erkan önüne geçti, yolunu kapadı. Nereye gidiyorsun sanıyorsun? Kim ister seni bu yaştan sonra?
Kendim isterim.
Kendin mi! Erkan acı bir gülüşle bağırdı. Ayna gördün mü hiç? Eli kulağında elli yaş. Kimin kuyruğuna gireceğini sanıyorsun?
Kimsenin kuyruğuna ihtiyacım yok.
Peki gerçekten ne istiyorsun? Erkan yaklaşıp üstüne eğildi. Sana ev, yemek, rahatlık sağladım, sen bana ne verdin? Eve dönmem için ne yaptın?
Hülya, kocasının kızarmış suratına ve şakaklarındaki damarına baktı.
Yani senin ihanetlerinde benim suçum var, öyle mi?
Kimin suçu? Benim mi? Hâline bak! Evde sabahlıkla dolaş, o klasik çorbalardan başka bir şey yapma Sıkıcı oldun. Ne sohbetin ne başka bir şeyin var. Şimdi de gururun çıktı ortaya.
Hülya geri çekildi. Beş yıl boyunca bu adamdan pişmanlık beklemişti; yoktu. Ne o zaman, ne şimdi. Erkan kaybettiği eşine değil, kaybettiği rahatına üzülüyordu; ütülü gömlekler, sıcak yemek, temiz ev
Biliyor musun, dedi Hülya sessizce, teşekkür ederim.
Neye teşekkür ediyorsun?
Bu konuşmaya. Emin olamamıştım; artık şüphem yok.
Yanından geçip gitti. Erkan arkasından, nankörlükten, mahvolmuş yıllardan, pişman olacağından bahsetti; Hülya ise duymuyordu. Eşyalarını topladı.
Bir ay sonra Hülya, Tuğçenin evine iki durak mesafedeki küçük bir apartman dairesinin ortasındaydı. Duvarın arkasında buzdolabı uğulduyor, taze badana ve elma kokusu geliyordu. Koridorda koliler yığılıydı. Yepyeni bir hayat. Korkuyordu, tuhaf geliyordu ama belki yıllardır ilk kez derin bir nefes aldı.
Torunları aynı akşam koşa koşa geldiler. Beş yaşındaki Zeynep, etrafa göz atıp, Buraya bir kedi lazım dedi. Sekiz yaşındaki Mert, eski battaniyesini getirip Üşüme sakın dedi. Tuğçe ise bir tencere çorba ve bir şişe gazoz getirdi.
Evin kutlu olsun anne.
Hülya güldü. Aman Allahım, en son ne zaman böyle içinden gelerek kahkaha atmıştı? Kocası gürültü olur korkusu olmadan
Altı ay sonra oğlu Murat, eşi ve bir yaşındaki bebekleriyle bu şehre taşındı. Yakına bir ev tuttular, Murat iş buldu. Artık Pazar yemekleri Hülyanın evinin neşesiydi. Kalabalık mutfak, çocuk sesleri, Tuğçeyle Muratın siyaset tartışması
Hülya, tencereyi karıştırırken düşündü: Yalnızlıktan korkmak boşunaymış. Senelerce kendini bir kafeste tuttuğu korkunun bir hayalden ibaret olduğunu anladı. Gerçek aile, yanında hissettirendi; sadece ev işi yaptığı için değil, varlığıyla değerli olduğu yerdeydi.
Erkan arada hâlâ arıyordu. Geri dönmesini söylüyor, her şeyi anladım, değiştim diyordu. Hülya ise medeni biçimde yanıt veriyor, telefonu kapatıyordu. Ne öfke, ne kırgınlık. Artık bu adam onun hayatına ait değildi.
Zeynep eteğinden çekiştirdi:
Babaanne, yarın parka gidelim mi? Ördekler geçmiş yine!
Tabii ki gidelim.
Hülya gülümsedi. Hayat, ona ikinci kez gülümsüyordu.
Ve anladı ki, bazen gerçek huzur, kendi yolunu seçip cesaretle yürümekten geçiyormuş.




