Oh olsun, sonunda rahatça nefes alınabiliyor. Vallahi mezar gibiydi burası, Allah var! mutfaktan gelen çınlayan, kendinden emin bir kadın sesi evin boşluğunu doldurdu. Saniyeler içinde tanıyacağı bir sesti bu, Sevim Hanım’ın.
Sevim Hanım, kapıda olduğu gibi kaldı, ellerindeki köyden getirdiği yiyecek dolu ağır poşetleri yere bırakmaya bile fırsat bulamadı. Elma kokusu, taze dereotu ve maydanozun ferahlığı bir anda yerini sentetik bir cila ve başkasına ait ağır bir parfümün yakıcı kokusuna bırakmıştı. Sevim Hanım, poşetlerini yere yavaşça bıraktı, sırtında soğuk bir ürperti gezindi. Anahtar, kilidi öyle kolay çevirmişti ki, sanki biri iyice yağlamıştı. Girişteki meşhur gıcırtıdan da eser yoktu…
Bir adım attı, çevresine baktı. Antre sanki başka bir eve ait gibi değişmişti. Eşi rahmetli Tahir Beyin elleriyle yaptığı koyu renkli eski ama sapasağlam portmanto yoktu artık. Yerine duvara monte edilen ucuz görünümlü metal askılıklar yerleştirilmişti, tıpkı hastane koridorunda olur gibi. Oymalı çerçeveli eski aynasından da eser yoktu; şimdi duvarda çıplak, çerçevesiz bir dikdörtgen asılıydı.
Kalbi hızlıca çarptı. Sevim Hanım ağır adımlarla salona geçti, ağzı açık eli ağzında duruverdi.
Salon bomboştu. Daha doğrusu, geri kalanlar bu evin ruhundan, sıcaklığından, hatıralarından hiçbir iz taşımıyordu. Koskoca ceviz vitrini yoktu, içinde yıllarca biriktirdiği Bohem kristaller, özel çeyiz fincan takımı; yoktu her rafta sırayla dizili, hayatı boyunca biriktirdiği romanlar, şiirler, eski basılı dergiler Hatta o, cam kenarındaki salıncaklı koltuğu bile yoktu artık.
Odanın tam ortasında gri renkli alçak bir kanepe duruyordu, tuğla parçası gibi. Karşı duvarda ise kocaman simsiyah bir televizyon asılıydı. Eskiden yerde hiç olmayan bembeyaz bir halı, sanki çölde bir kar yığını gibi ortama yabancıydı. Duvarlar alabildiğine solgun, neredeyse hastane beyazı.
Aa Sevim Hanım! mutfaktan Yasemin çıktı, gelini. Üzerinde kısa, ev tipi bir sabahlık, elinde ise yeşil bir fincan vardı. Ne çabuk geldiniz! Akşam gelirsiniz sanmıştık. Yoksa otobüs erken mi geldi?
Az ileriden, bakışlarını kaçırarak, terlikleriyle sürüne sürüne gelen oğlu Kadir göründü. Çaresiz ve suçlu bir duruşu vardı.
Nerde benim eşyalarım? dedi Sevim Hanım nefesini zor tutarak, mekanı göstererek.
Neyin nerede? diye safça gözünü kırptı Yasemin. Ha, eski mobilyalar mı? Sürpriz yapmak istedik! Tadilat yaptık. Siz bahçede domateslerle uğraşırken biz de burayı güzelleştirdik! Nasıl ama? Ferah, geniş, havadar! Minimalist tarz, şimdi herkes böyle yapıyor…
Benim eşyalarım nerede? Sevim Hanımın dizlerinin bağı çözülmek üzereydi. Sakat gözlerle oğlunu aradı. Kadir, babanın vitrini nerede? Kitaplar? Dikiş makinem ne oldu?
Kadir garip bir el hareketiyle öksürerek cevapladı:
Anne, sakin ol Onları… şey, çıkarttık.
Nereye çıkarttınız? Bahçeye mi, depoya mı?
Çöpe attık Sevim Hanım, karıştı Yasemin gençliğin acımasız rahatlığında. Gerçekten neden tutuyordunuz ki o eski eşyaları? Vitrin paramparça, tozdan geçilmiyordu. Kitaplar desen… Kim kaldı artık kağıt kitap okuyan? İnternetten bulunuyor her şey, yahu. Sırf onları koklamaktan, tozundan hasta olacağız diye korkuyorduk.
Bir an her şey karardı. Sevim Hanım kapının kenarına tutunmasaydı yere yığılırdı.
Çöpe mi? sadece kısık bir sesle tekrar edebildi. Babamın, gençliğinden beri topladığı kitaplar? Dikiş makinem? O vitrinde sarıp sarmaladığım kristaller? Babamla kilometrelerce yoldan taşıyıp getirdiklerimiz?
Ay, kimse o kristali istemez artık, burun kıvırdı Yasemin. Şimdi herkes sade, sade mobilyalar alıyor. Dikiş makinası da zaten lastikliydi, ağıra bak, üç kişi zor taşıdık! Anne siz de bu evde yer yok diye şikayet ediyordunuz. Biz de boşalttık. Görsel kirlilik gitti.
Görsel kirlilik… Sevim Hanımın sesi dalga geçer gibi titrek ve sıcak…
Yine başladı, yasemin başını döndürdü. Para harcadık, birikmişimiz yetmedi, kredi kartı ile duvar kağıdı aldık, bir teşekkür yok, hep şikayet… Annemin nesli eşyaya yaslanmadan duramıyor, neredeyse hastalık bu. İstifçilik işte!
Kadir sonunda başını kaldırdı.
Anne, yapma ya, cidden eskiydi hepsi. Bak, yeni kanepe ortopedik. Daha rahat uyursun artık.
Sevim Hanım oğluna baktı. Ne suç, ne pişmanlık, ne anlayış. Sadece şu tatsız konuşma bitse de eve bir huzur gelse der gibi. Oğlunun hayatı boyunca birine bağımlı yaşadığını fark etti. Önce ona, şimdi Yasemine
Ne zaman attınız? dedi sesi soğuk, kararlı.
Tadilat üç gün önce başladı ya, konteynerin hepsini doldurduk, dedi Yasemin vurdumduymazca. Gidin aramayın, komşulara rezil olmayın.
Sevim Hanım odasına pardon, odasından geriye kalana geçti. Tasarımcılar burada da çalışmış. Sevdiği şifonyer, makyaj masası gitmiş, yerini soğuk bir kutuya bırakmıştı. Düğmeli kutusu, kendine sakladığı fotoğraf albümleri yoktu artık…
Albümler de mi? diye seslendi.
O kartonları mı? diye bağırdı Yasemin. Onları dijitale aktarırız gerekirse, dergileri de kağıt toplama için ayırdık, ülke ekonomisine katkı…
Yabancısı olduğu kanepeye oturdu. İçinde bomboş bir his. Sanki eşyaları değil, yaşamı çöpe atılmış gibi. Otuz yıllık evlilik, anılar, sevgiyle saklanan küçük sevinçler; hepsi görsel kirlilik ilan edilip çöpe gitmişti.
Ağlamadı. Gözyaşı içindeki taş gibi bir şeye dönüştü. O gri duvara bakıyor, Yaseminin mutfakta Kadiri azarlayan cırtlak sesini, evde doğru enerji var diye övünmesini dinliyordu.
O akşam sofraya gelmedi. Odanın karanlığında yattı, düşündü. Evin sahibi oydu. Oğlu oturuyordu sadece. Onları, evlenince para biriktirsinler diye yanına almıştı. Üç senedir oradalar. Bir kuruş birikimleri yok ya telefon alırlar, ya Antalyaya, ya şimdi de dekorasyon uğruna borca girerler. Her şeye hazır mülk, faturaları bile emekli maaşıyla Sevim Hanım ödüyor, çocuklara yardım adıyla…
Ertesi sabah mutfağa çıktı, yüzü taş kesilmişti. Yasemin peynirli pankek yapıyor, kendi kendine mırıldanıyordu.
Günaydın! dedi Yasemin, sanki dün ağır bir şey olmamış gibi. Kahvaltı ister misiniz? Şeker yok, stevia ile, pirinç unuyla yaptım, sağlıklı yani!
Çay içerim, sağ ol, dedi Sevim Hanım. Kadir işte mi?
Gitti. Bugün rapor teslimi varmış. Ben evdeyim, online eğitimim var, alanımı düzenleyeceğim.
İyi, güzel… Alan düzenlemek önemli, başını salladı Sevim Hanım. Yasemin, ben iki gün kardeşim Gönüle, İzmite gideceğim. Sinirim harap, tansiyonum fırladı.
Ay, tabii gidin, çok iyi olur! içinden ne kadar mutlu olduğu okunuyordu. Değişiklik iyi gelir, gözünüz arkada kalmasın!
Sevim Hanım minicik bir valiz hazırladı. Kapıdan çıkarken sorunun cevabını aldı:
Anahtar sende mi kaldı? dedi.
Tabii var, Kadirde de bende de. Sadece iyi yağladık.
Güzel. Görüşürüz…
Gerçekten kardeşine gitti. Ama iki gün değil, sadece akşama kadar. Yaseminin her zaman olduğu gibi perşembenin ikinci yarısında spora ya da güzellik salonuna gitmesini bekleyecekti.
Tam saat dörtte evinde oldu. Evde kimse yoktu. Yasemin dışarıdaydı.
Çalışma önlüğünü giydi, başına bir tülbent bağladı, eline kalan çöp torbalarını aldı. Yaseminin tadilatı sonunda kalan büyük yapı torbalarından…
Gençlerin odasına girdi. Normalde asla girmezdi, kimsenin alanına karışmazdı; ama şimdi sınırlar yerinde değildi. Yasemin kendi çizgilerini aşmayı seçmişti.
Oda alışveriş tutkusunun ve güzellik ritüellerinin cennetiydi. Makyaj masasında sıra sıra kavanozlar, minik kutular, tüpler, parfümler, beş binlik kremler, on binlik serumlar. Koca bir selfie lambası.
İlk torbayı aldı Sevim Hanım.
Görsel kirlilik, dedi alayla. Fazla fazla…
Kutular, kavanozlar torbaya dolduruldu. Chanel, Dior, Korece isimli markalar… Dolu, boş, hiç bakmadı. Alan düzenlemesi zamanıydı.
Dolabı açtı. Elbisenin biri bitiyor biri başlıyor. Bir defa giyilmiş gece kıyafetleri, etiketli bluzlar, onlarca jean, birbirinin kopyası.
Toz tutucu diyorlar ya… Sentetik, nefes almıyor. Doğaya zararlı.
Kıyafetler, çantalar, ayakkabılar… Hepsi torbada. Kadirin bir avuç gömleği, takım elbisesi hariç.
Ardından aksesuarlar: Buddha başı bibloları, tütsüler, motivasyon yazılı tablolar, tüyden yapılan rüya kapanları, hepsi…
Çöp, Sevim Hanım mırıldandı. Nesne bağımlılığı… Bunun da çaresi var.
İki saatte oda bomboş kaldı. Sadece yatak ve boş bir gardırop kaldı.
On beş dolu çöp torbası çıktı. Hayır, konteynere atmadı. Daha akıllıca bir şey yaptı. Bir nakliye arabası çağırdı, torbaları öbür şehrin ucunda oturan ağabeyinin garajına göndertti. Orada nemli ve tozlu ortamda dinlensinler.
Evi temizledi. Hala Yaseminin parfümü kalsa da hava ilk kez temizdi. Çayını koydu, kardeşinde aldığı mis kokulu, yeni basılmış kitap sayfalarını okudu. Mutfağa oturup bekledi.
İlk Yasemin geldi. İki market poşetiyle, neşeyle şarkı mırıldanarak girdi.
Aaa Sevim Hanım? Bu kadar erken mi döndünüz? Bir şey mi oldu?
Oldu, Yasemin. Gözlerim açıldı. Senin alan düzenleme konuşmandan çok etkilendim ve hemen uyguladım.
Yasemin yüzünde garip bir gülümsemeyle odasına yöneldi.
Bir çığlık koptu. Camlar sarsıldı.
Nerde? Nerde benim her şeyim? Kremim, kürküm?
Sevim Hanım sakince bir yudum çay aldı.
Bağırma yavrum, toparladım. Alanın nefes alır oldu artık. Fazladan yirmi çantaya ne gerek var? Doğru diyorsun, istifçilik kötü. Sana yardımcı oldum, enerji boşalsın diye.
Siz… Siz ne yaptınız?! Onların fiyatı sizin maaşınızı aşardı! Delirdiniz mi? Polisi çağırırım!
Çağır canım, gelsinler. Onlara da de ki, annemin kitaplarını, hatıralarını çöpe attım diye… Senin için eski eşyalar neyse, ben de senin kutuların, bezlerin için aynısını düşündüm.
Kapı açıldı. Kadir geldi. Durumu anladı, Yasemin hıçkırıyor, Sevim Hanım sarsılmaz…
Anne, ciddi misin?
Ciddiyim oğlum. Size de en içten tadilat! Ferah bir oda isterdiniz, buyurun.
Bunu nasıl yaparsın?! Yasemin çığlık attı. Benim eşyam!
Kitaplığım da benimdi, vitrinin de, makinem de. Bana mı sordunuz? Siz evi babanızdan miras kalan köy evi sandınız. Ben gün görmemişim diye düşündünüz. Şimdi herkes kendine düşeni aldı.
Nerde benim torbalar? Eğer onları attıysanız mahkemeye veririm!
Atmadım, Yasemin. Sakladım. Ama ne zaman ulaşacağınızı bilmiyorum. Şimdilik adres yok.
Nasıl yani? Kadir şaşırdı.
Yani şimdi toparlarsınız. Kimlikleriniz, birkaç kıyafet, ne varsa… Gidiyorsunuz. Otel olur, annenin evi olur, ister kiraya çıkarsınız; bana uyar.
Bizi evden mi atıyorsunuz? Yasemin irkildi.
Kendi evimden, evet. Siz misafirdiniz. Misafirliğiniz bitti. Bir saat sonra çilingir çağıracağım, anahtarı değiştirecek.
Anne, napıyorsun? Kalacak yerimiz yok!
Bir planınız vardı, şimdi onu uygularsınız. Yeterince zamanınız oldu. Eşyalarınızı Yasemin, yüzüme hangi gün babamın kitaplarını getirirsen, o gün teslim alırsın.
Biz onları attık ama! Yasemin ağladı.
O zaman senin eşyaların da öyle olur. Dilersen gidip ararsın, çöplükten, istersen yenisini alırsın. Benim için fark etmez. Bana hak ettiğimi ver, sende olanı teslim alırsın.
Korku ve açgözlülük Yaseminin gözünde savaştı.
Siz canavarsınız! naralar attı. Kadir, gidiyoruz! En güzel evi biz buluruz! Sonra görsün bakalım kim yalnız kalacak!
Kırk dakika sonra çıktılar. Bavullar, çanta sesleriyle. Yasemin söylene söylene, Kadir başını eğerek.
Kapı kapanınca Sevim Hanım pencereye yürüdü. Dışarıda eski tesisatçı Mehmet Usta bekliyor; beş dakika sonra gelip kilidi değiştiriyor.
Evde yalnız kaldı Sevim Hanım, bomboş gri duvarlı, yepyeni dairesinde. Ama ilk defa yüreği hafifledi. Sanki sırtından ağır bir yük inmişti.
Ertesi gün hemen internete ilan verdi: Eski tip mobilya, kitap, dikiş makinesi alınır ya da hibe alınır. Cevaplar yağdı; insanlar ellerindekini neredeyse bedavaya veriyordu.
Bir ay geçmeden ev canlanmaya başladı. Tabii eşyalar eskisi gibi olmayacak, ama benzeri; başka bir vitrin, başka romanlar, ama bildik kokulu eski bir Podolsk. Duvarlara yeni, hayat dolu çiçekli duvar kağıdı astı. Gerçek yün halı aldı.
Yaseminin tüm eşyalarını ise tam iki hafta sonra teslim etti; Kadiri aradı ve yerini söyledi.
Alın, bana emanet kalmasın.
Kadir tek başına geldi, bitkin.
Anne, özür dilerim, başını eğdi. Ev tuttuk, çok pahalı. Yasemin sürekli ağlıyor.
Olur oğlum, deneyim hayatı öğretir. Öğrenirsiniz.
Belki yeniden döneriz? Yasemin de artık karışmaz diyor…
Hayır, Kadir. Sizi seviyorum, ama kendi evimde yaşamak istiyorum. Ölürken kendi eşyalarım arasında ölmek isterim. Kendi yuvanızı kurun artık
Kadir torbaları alıp gitti.
Sevim Hanım ise yavaşça güneşli odasına geçti. Yeni/ eski dikiş makinesine ipliği geçirdi, pedala bastı. O bildik makine sesi bütün eve yayıldı. Yeni perdeleri dikiyordu, cıvıl cıvıl çiçeklerle Hiç görsel kirlilik yoktu artık, sadece huzur.
Bazen sahip olduğunu anlamak için önce kaybetmek gerekir. Bazen ise seni kıymetsiz görenleri kapının önüne koymak. O zaman evde gerçek huzur başlar.
Umarım, bu hikaye sizi biraz düşündürürKumaşların arasında güneşin dansı vardı, her ilmekte yılların sevgisi gizliydi. Sevim Hanım pencereyi araladı, bahçedeki domateslerin yaprakları sallandı. Derin bir nefes çekti; havada taze maydanozun, eve yeniden taşınan anıların kokusu vardı. İçini tarifsiz bir huzur kapladı.
Akşamüstü, komşu Şerife Hanım geldi kapıyı çalıp.
Sevim abla, ne güzel koktu içerisi, dedim ki bir çayını içeyim! Hem o eski dikiş makinen döndü mü, onu işittim de!
Sevim Hanım gülümsedi, kapıyı ardına kadar açtı.
Hoş geldin kızım, gel bak hele neler diktim gösteririm.
Beraber salona geçtiler; bir yanda yeni gelen eski kitaplar, bir yanda çiçekli perdeler, narin dantel örtüler. Şerife Hanım çaydan gelen buharı içine çekti; ocak başında öyküler su gibi aktı.
Hava kararırken Sevim Hanım yalnızlığı hissetmedi. Evinde, kendi renginde, kendi sesiyle baş başaydı artık. Anladı ki bazen bir ev, birkaç eşya ya da bir duvar değil; içinde yaşanan ömrün, verilen emeğin yurdudur. Ve huzur, her gün yeniden kurulabilen bir sofra gibi, yüreğiyle elinin arasında saklıydı.
O gece uyumadan önce, baş ucunda bulduğu tozlu bir romanı açtı. İçinden, rahmetli Tahir Bey’in gençliğinde not düştüğü bir sayfa çıktı: Ev dediğin hatırlananlarla güzelleşir. Sahip çıktığınca ev olur insanın. Sevim Hanım hafifçe gülümsedi, göğsü umutla doldu.
Ve dışarıda, bahçede dalga dalga yayılan çiçek kokularının ortasında, yalnızlık değil; yılların sabrı, anıların sesi ve yeni başlayan hayatın ferahlığı vardı.




