Kocamın Ailesi Beni “Çeyizsiz” Diye Aşağıladı, Sonra Villa Yaptırmak İçin Benden Borç İsteye Geldiler

Kayınvalidemin ailesi bana hep bahtsız gelin derdi, sonra da gelip yazlık yapmak için benden borç istemeye kalktılar

Ee oğlum, sonunda bizim eve de getirdin, Allah affetsin, yersiz yurtsuzun birini! Ne toprağı var, ne tapusu, allah vergisi gurur, bir de yıpranmış, solmuş yastık kılıflarını doldurmuş bir valiz. Ben sana kaç kere dedim, dengini bul evlen diye. Her önüne gelenle olmaz bu işler, sokağa dikeni toplamışsın. İnsan içine beraber çıkmaya utanırım, utanırım!

Müzeyyen Hanım bunları fısıltıyla değil, salonun ortasında yüksek sesle, herkese duyurarak söylüyordu. Elleriyle adeta Lalenin yurttan getirdiği ufacık çeyizini tek tek karıştırıyor, gösteriyordu. Lale ise kapıda, eski çantasının kulplarını öyle sıkmıştı ki, eklemleri bembeyaz kesilmişti. Yutkunmak, buhar olup gökyüzüne karışmak, yerin altına gömülmek istiyordu. Kayınvalidesinin küçümseyen bakışlarından ve yanında durup aynada Lalenin tek düzgün şalını eğip bükerek kendine gülen baldızı Ebrudan kaçmak geliyordu içinden.

O zamanlar daha toy ve annesinin karşısında kekeme kalan Serkan, tüm yüzü kızararak,

Anne, yeter! dedi ve annesinin elinden havluları toplamaya çalıştı. Lale, benim eşim! Biz ayrı evde yaşayacağız, biliyorsun. Şimdilik eşyaları buraya koyalım dedik, daha ev bulamadık.

Ayrı mı? Hangi parayla, Allah aşkına! deyip kollarını iki yana açtı Müzeyyen Hanım. Senin şu mühendisin cılız maaşıyla mı? Yoksa bu kimsesiz gelin ağzında altın getirdi de bizim mi haberimiz yok? Sen daha neler göreceksin Serkancığım! Köylü, köylü işte! Ne zevki var, ne parası var!

Bahtsız gelin lafı o an Laleye yapıştı, kağıt gibi. Her aile yemeğinde bu laf dönüp dolaştı. Onları sofraya sırf lafı gediğine koymak için çağırıyorlardı sanki. Kayınvalideyle baldız, Lalenin doğradığı salataya kadar her şeyde köylü kafası deyip her fırsatta batırıyorlardı iğneyi: Elbisen halk pazarı işiymiş, hediyen ucuzmuş, şalın eskiymiş.

Lale hep sustu. Ona büyüklerimize saygı öğretilmişti, mesele büyütmektense sineye çekmek daha iyiydi. Zaten Serkana delice aşıktı. Serkan da annesiyle eşi arasında kalıyor, kendini parçalasa da ne birini üzebiliyordu ne ötekini koruyabiliyordu.

Birlikte geçirilen ilk birkaç yıl zorlu geçti. Gerçekten de kirada oturdular. Lale tekstil mühendisi olarak fabrikada vardiya yaptı, geceleri komşulara perde dikti, pantolon paçası biçti. Serkan her fırsatta ek iş buldu, bazen taksiye çıktı, bazen malları onardı.

Kayınvalidenin ailesi kendilerini hep dışarıda tutmuştu. Oysa Müzeyyen Hanımın ailesi hali vakti yerindeydi; babadan kalan merkezi daireleri vardı, yazlıkları hala duruyordu, baldız da iyi bir esnafa varmıştı. Laleye ya da Serkana hiç el uzatmadılar ama tavsiye ve eleştiri eksik olmadı.

Bir gün, Laleyle Serkanın buzdolabı bozulunca, Serkan mecbur kalıp annesinden biraz borç istemişti.

Param yok, diyerek telefonu yüzüne kapattı Müzeyyen Hanım, sormadan etmeden. Olsa da vermezdim, siz har vurup harman savurursunuz. Bu karı elbet yine cicilere harcamıştır. Öğrensin bakalım biraz idare etmeyi. Ben zamanında taş kaynattım çorba diye!

O gece Lale kendi kendine yemin etti: Ne olursa olsun, bir kuruş istemeyecekler bu aileden.

Yıllar geçti, anıların köşeleri aşındı ama dargınlık geçmedi. Lale gecesini gündüzüne kattı, çalıştı, yeteneği meyve vermeye başladı. Önce AVMde ufacık bir köşe kiraladı, orada terzilik yaptı. Dikimlerde hatasızdı, herkesin kıyafeti cuk diye otururdu. Söz dilden dile yayıldı, müşteriler arttı.

Üç sene sonra Lale küçük bir atölye açtı. Serkan, eşinin başarısını görüp sevimsiz işinden ayrıldı, lojistik işini, alışverişleri, hesapları üstlendi. Artık sağlam bir takımdılar; ortak amaçları olan sarsılmaz bir ekip.

Aradan beş yıl daha geçti, bahtsız gelin Lale Toprak, ev tekstilinde kendi butik zincirinin sahibiydi. Büyükçe bir daireleri, güzel arabaları ve kendi çizimleriyle yapılan harika bir yazlıkları vardı.

Bu yıllarda Serkanın ailesiyle temas asgariydi, yılda bir yapılan kısa ziyaretler dışında sadece bayram telefonları. Müzeyyen Hanım daha da yaşlanıp huysuzlaşmıştı. Baldız Ebru o havalı kocasından boşanıp yine annesine taşınmış; şeftali çekirdeği gibi kabuğunu atamamıştı.

Serkan yazlıklarına yeni araba alıp geldiğinde Ebru sinsi bir gülümsemeyle,

Kesin on yıl taksitle aldınız? Şimdi herkes borç batağında, dedi.

Lale gülümsedi. Gösterecek bir şeyi kalmadı, o biliyordu her kuruşun değerini.

Bir gün, güzel bir sonbaharda telefon çaldı. Müzeyyen Hanım arıyor yazıyordu. Şaşırdı çünkü kayınvalidesi normalde oğlunu arardı.

Alo, Laleciğim? diye cıvık bir sesle açtı kadın. O kadar şekerliydi ki Lalenin dişini kamaştırdı. Nasılsınız kuzum? İyi misiniz?

Sağ olun, iyiyiz, Serkan işte. Dönünce sizi arar, dedi Lale.

Yok kızım, sana bir diyeceğim vardı. Epeydir oturmadık, şöyle bir aile toprağında ağız tadıyla bir sohbet edelim, dedik. Hem duyduk ki, evinize mis gibi tadilat yaptırmışsınız… Hangi gün misafir olsak?

Lale içten içe tedirgin oldu. Ne zamandan beri böylesin, hanımefendi? Ama reddedemezdi.

Tabii, buyurun. Cumartesi öğlen gelsin mi?

Ooo süper olur! Bekliyoruz, kuzum!

Cumartesi sofrayı donattı Lale. Gösteriş değil, zaten eve güzellik ve lezzet yakışırdı. Fırında et, bol salata, vişneli çörekler. Lale mutfağı severdi, onu rahatlatırdı.

Tam saat ikide geldiler. Müzeyyen Hanım bastona dayanmış, Ebru dibine kadar dar gelen fosforlu elbiselerle. İçeri girip bir müfettiş gibi gözlerini her yana gezdirdiler: pahalı duvar kağıtları, parke, modern mobilya, duvardaki tablolar. O bakış işte, bir misafirin değil, bir ekspertizin bakışıydı.

Eee, dedi Ebru, bayağı kurmuşsunuz burada hayatı

Buyurun, ellerinizi yıkayın, dedi Serkan.

İlk başta sohbet yürümüyordu. Anneyle kız nihayet yemekli davete katılmışlardı ama ağzından dökülen her iltifat, iğneyle doldurulmuş gibi batıcıydı.

Lalecim, çok güzelmiş, hakikaten. Et lokum gibi… Pahalıdır değil mi? Biz artık öyle et bulamıyoruz, emekli maaşı malum. Sizin gibi burjuva olmak lazım!

Anne, lütfen, dedi Serkan sıkıntıyla.

Ne var, ne var bunda! Seviniyorum işte! Oğlum sıcak yuvada, karısı maşallah, elinden iş gelir.

Çaylar, çörekler bitip doygunlukla bir rehavet gelince, Müzeyyen Hanım ile kızı birbirine bakıp iç çekti ve konunun esasına geldi:

Çok teşekkür ederiz, eviniz maşallah, Allah daha çok versin. Biz de bir mesele için buradayız. Biz Ebruyla eski yazlığı yapmak istiyoruz. Ama ev artık çökmüş, dam damlıyor, zemin çürümüş. Hiç çekilmiyor, insan yazın bile kaçmak istiyor şehirden. Ben de yaşlandım, kış bana ağır. Hem Ebrunun da morali bozuk, hava alsın istiyorum.

Eee, ne düşünüp buldunuz? dedi Serkan, artık neyin geleceğini biliyordu.

Sıfırdan ev yapacağız! Seçtik bile, ahşap, iki katlı, verandası var, tabii sıcak, modern İnanılmaz bir firma bulduk, hayal gibi ev! Koca camlar, manzaralı…

Harika bir fikir, dedi Lale.

İyi de, dedi Müzeyyen Hanım, devir pahalı devri. Bizim paramız yok, emekli maaşıyla nereye varılır ki O firma üç milyon TL fiyat çıkardı, nereden bulacağız o kadar parayı?

Odanın içi sessizleşti, tıpkı eski yıpranmış yastık kılıfları gibi bir sessizlik. Serkan,

Yani siz şimdi

Sizden borç isteyeceğiz yavrum, dedi Müzeyyen Hanım, gözlerini dikip Laleye. Sizin için üç milyon ufak paradır. Bize ise hayat. Evi biz yaparız, belki hafta sonları siz de gelirsiniz, mangal yakarsınız, ilerde torunlar koşar, aile yadigârı olur!

Lale soğuk çayından bir yudum aldı. İçinden bir kahkaha taşmak üzereydi. Aile yadigârı dedikleri o yer, zamanında kendisini kirletmesin evimizi diye kapıdan almayanların şimdi kalmak için yalvardığı yer olmuştu.

Borç olarak mı düşünüyorsunuz? diye sordu Lale.

Yine birbirine baktı anne-kız.

Aman kızım, ne borcu, hangi imkanla ödeyeceğim, emekli maaşı Ebru zaten işsiz, şimdilik arayışta. Biz şöyle, aile işi Senin üç mağazan var, kendi çevrendensin. Size dokunmaz ama bizim derdimize derman olur. Hayrın büyüğü analara olur yavrum, bak sana ne dualar ederiz…

Yani bizim direktı üç milyon hediye etmemizi istiyorsunuz, dedi Serkan aniden sertleşerek.

Hediyeden öte, dedi Ebru, yatırım! Yarın bize bir şey olunca nasıl olsa o yazlık size kalacak. Ne var bunda?

Uzun yaşayın Müzeyyen Hanım, dedi Lale. Ama durumu netleştirelim. Bizden üç milyon TL istiyorsunuz, karşılıksız, sizin konforunuzu arttıracak bir yazlık için.

Sizin için de avantaj, dedi kaynana.

Lale kalktı, pencereye yürüdü. Aşağıda şehrin uğultusu vardı, parkta ağaçların yaprakları, tıpkı on beş sene önce yurttan getirdiği solmuş yastık kılıfları gibi sararmış dalgalanıyordu. Arkasını döndü:

Ben düğün günümüzü hatırlıyorum, dedi. Eşyalarımı nasıl karıştırdığınızı, bahtsız gelin deyişinizi, sokağa düşmüş dediğinizi hatırlıyorum.

Yaa bırak şimdi eski derdi dedi Müzeyyen Hanım ellerini sallayarak.

O gün bana iyi geleceğim diyen siz değildiniz, karşıma barikat koyandınız. Bugün burada oturuyorsam sizin yüzünüzden değil, sizin göz ardı ettiğiniz mücadelemle oturuyorum. Biz Serkanla, gece gündüz çalıştık, tatilsiz, lokmasını sayarak büyüdük. O gün borç istemiştik, beş bin lira, olmadı dediniz. Oysa o ara Ebru kendine yeni kürk alıyordu, hatırlıyorum.

Yalan! dedi Ebru.

Hayır, gerçek. Şimdi gelip benim evimde yediğiniz sofrada, bahtsız gelinden size şatafatlı hayatı ödememi istiyorsunuz.

Biz istemiyoruz, rica ediyoruz! diye bağırdı Müzeyyen Hanım. Sen de ne cadı çıktın! Hristiyan mısın, Müslüman mısın? Anaya saygın kalmadı, bak beni yaşlı başlı kadın başıma evsiz mi bırakacaksın?

Sizin üç odalı güzel bir daireniz var, dedi Serkan. Evsiz değilsiniz, yazlık lüks.

Sen de ayak altında ezilecek adam oldun! Bunların sözüyle bana tavır yapıyorsun! dedikçe yükseliyordu kadın.

Yeter, dedi Lale. Çıkın evimden. Bir daha da gelmeyin, görmek istemiyorum.

Müzeyyen Hanım nefesini tutmuş, balık gibi bakıyordu. Lale’nin cevap vermesini, alıştığı mahcubiyeti beklemişti. Bugün, hesaplı cümlelerle diz çökmesini beklemişti. Yanılmıştı.

Çıkalım anne, dedi Ebru, koluna girdi. Burada pis bir hava var, para kokusu leş gibi yayılmış.

Bağırarak, homurdanarak ayakkabılarını giydiler. Serkan paltolarını uzattı, ne özür diledi, ne laf etti. Sadece baktı, öz hakiki akrabalarıyla aralarına kalın bir duvar örülüyordu.

Kapı kapandı, derin bir sessizlik indi eve. Lale masadaki lekeli örtüyü alıp çamaşır sepetine fırlattı, koltuğa çöktü ve elleriyle yüzünü kapadı. Ne ağlama, ne titreme, yalnızca tarifsiz bir yorgunluk ve garip bir ferahlık kapladı içini. Yılların biriken sızıları, sonunda çürümüş bir yerinden patlamıştı sanki.

Serkan yanına oturup omzunu sardı.

Özür dilerim, dedi kısık sesle.

Neye? dedi Lale.

Buna sebep olduğum için, onların böyle çıkmasına izin verdiğim için. İnan utandım kendimden.

Senin suçun yok. Aileyi kimse seçmiyor. Bugün bizi korudun, bana bakman yetti. En önemlisi buydu.

Aslında… Onlar özlemiştir dedim, ne safmışım.

Saf değilsin, iyi adamsın. İnsanlara güvenmekten güzellik doğar.

Üç milyon! dedi Serkan, başını sallayarak. Şu yüzsüzlüğe bak. verseydik gerçekten severler miydi bizi?

Hayır, dedi Lale kararlı biçimde. Sadece süt sağar gibi bizden çekerlerdi. Daha çok küçümserlerdi, kolayına para bırakıyoruz diye. Onlar için daima yabancıydık. Eskiden fakir diye, şimdi zengin ve açgözlü diye.

Doğru diyorsun, sen her zaman haklıydın.

Serkan bara yürüyüp güzel bir şarap açtı.

Hadi, Lale, içelim. Kendimize, ayakta durduğumuza ve kimseye eyvallah borcumuz kalmadığına.

Geniş salonda, şaraplarını yudumlarken, akşam yavaşça çöktü. Telefonlar sessizdeydi. Biliyorlardı ki, şimdi Müzeyyen Hanım amca halalara ağıt yakıyor: Gelin cadı, oğlum hain, yaşlı anneyi evinden kovdu

Ama artık umurlarında değildi.

Bir ay sonra, duyumlar geldi: Ebru annesini kredi çekmeye ikna etmiş, evi ipotek gösterip inşaata girişmişler. Şantiye ekibi kaporayı çekip sırra kadem basmış, arsada yalnızca kazılmış bir çukur kalmış. Borç, davalar, mahkemeler… İkisi de telef olmuştu.

Serkan arandığında telefonu açmadı, sonunda numarasını tamamen değiştirdi.

Lale, yeni atölyesinin ortasında lüks bir ipek kumaşı okşarken düşündü: Hayat tuhaf şekilde adaletlidir. Her şey yerine oturur, herkes hak ettiğini bulur. Bahtsız gelin, emeğiyle kendine sevgi ve saygı dolu bir imparatorluk ve yuva kurdu. Asaletle övünenler ise, yitik bir yuvanın önünde öfke ve kıskançlıkla kaldı.

Çünkü aslında çeyiz, yastık kılıfı veya miras değil; sabır, çalışkanlık ve gönül zenginliğidir. Lalenin serveti de, en çok buydu.

Rate article
Lifequest
Kocamın Ailesi Beni “Çeyizsiz” Diye Aşağıladı, Sonra Villa Yaptırmak İçin Benden Borç İsteye Geldiler