Annem rahatsızlandı, bir süre bizimle kalacak. Ona sen bakacaksın, başka çare yok! dedi bana kocam Kerem, hiç tartışmaya yer bırakmadan.
Pardon, ne dedin? diye sordum, elimde cep telefonum, ofisteki WhatsApp grubunu kontrol ediyordum az önce.
Kerem mutfak kapısının önünde durmuş, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Yüzünde sanki bir mahkeme kararı açıklamış gibi ciddi bir ifade vardı.
Annem bir süre bizimle kalacak dedim. Sürekli ilgiye ihtiyacı varmış. Doktor öyle söyledi, iki-üç ay, belki daha fazla.
İçimde bir şeyin yavaşça, çok yavaşça sıkıştığını hissettim.
Sen bunu ne zaman verdin kararı? dedim, sesimin sakin çıkmasına çalışarak.
Bugün sabah ablamla konuştum. Doktor da aynı şeyi söyledi. Eh, artık karar verildi.
Yani siz üç kişi bir araya gelip karar verdiniz, benim payıma da sadece haberdar olmak düştü öyle mi?
Kerem hafifçe kaşlarını çatınca, itiraz beklediğini ama yine de buna şaşırdığını gördüm.
Didem, şöyle düşün. Bu benim annem. Başka kimin yanında kalacak? Ablam Kocaelide, iki küçük çocuğu var, işi var Bizim ev geniş, sen de neredeyse her gün evdesin.
Kerem, ben haftada beş gün tam zamanlı çalışıyorum. Sabah dokuzdan akşam yediye, bazen daha geç. Bunu da gayet iyi biliyorsun.
Eee, olsun ellerini iki yana açtı. Annem öyle zor biri değil. Sadece yanında birisi olması lazım. İlacını verirsin, yemekte yardımcı olursun, tuvalete gitmesine yardım edersin Sen halledersin.
Kocama bakarken göğsümde yabancı ve tuhaf bir donukluk hissettim. Henüz öfke değildi bu; daha çok dümdüz, berrak bir idrak: O gerçekten de böyle olmasının normal olduğunu düşünüyor. Benim işim, yorgunluğum, kişisel zamanım bunlar “annenin ihtiyacının” yanında ikinci planda kalacak şeyler onun için.
Hiç hasta bakıcıyı düşündünüz mü? dedim sessizce.
Kerem yüzünü buruşturdu.
Biliyorsun o işler ne kadar pahalı. Düzgün biri olsa ayda en az on beş bin lira ister. Biz nereden bulacağız o parayı?
Sen ücretli veya ücretsiz izin almayı düşündün mü peki? Hatta en azından bir süreliğine yarı zamanlı çalışmayı?
Bana öyle garip bir bakış attı ki, sanki kendimi camdan aşağı atmamı önermişim gibi.
Didem, kritik bir görevim var. Kimse beni iki-üç ay tolere etmez. Kaldı ki, ben hemşire değilim ki! İğne yapmaktan, tansiyon ölçmekten, ilaç saatleriyle uğraşmaktan anlamam
Ben anlıyor muyum sence? diye sordum, ne sesimi yükselttim, ne sinirlendim. Sadece sordum, gayet durgun bir ifadeyle.
Kerem sustu. Şaşkındı, belli ki konuşma beklediği gibi gitmiyordu ilk defa.
Sonuçta kadınsın, dedi sonunda ve ağzında öyle bir kesinlik vardı ki, bir an gülmek istedim. Sende o içgüdü var. Sen hasta bakmada her zaman daha iyisin.
Başımı hafifçe salladım, daha çok kendim için.
İçgüdü yani.
Evet, öyle.
Telefonumu masaya bıraktım, ekranı aşağıya bakacak şekilde. Ellerime baktım, parmaklarım hafifçe titriyordu.
Şöyle yapalım o halde, dedim. Sen iki ay ücretsiz izin alacaksın, ben işime devam edeceğim. Akşamları ve hafta sonları birlikte bakacağız annene, gündüzleri sende. Kabul mü?
Keremin ağzı açık kaldı, derken kapadı.
Didem ciddi misin?
Fazlasıyla.
Ama dedim ya, izin vermezler bana!
O zaman hasta bakıcı tutarız. Ücretin yarısını ben öderim, istersen senin maaşın daha yüksek diye %60ını üstlenirim ama tek başıma bütün yükü taşımayacağım. Bunu kabul etmiyorum.
Derin bir sessizlik oldu. Mutfaktaki duvar saatinin tik taklarını duyuyordum.
Kerem boğazını temizledi.
Yani reddediyorsun?
Hayır, ona bakıp sözümü kestim. Yirmi dört saat ücretsiz hemşire olup bir yandan iş hayatıma devam etmeyi reddediyorum. O başka, bu başka.
Uzun uzun baktı bana, şaka yapıp yapmadığımı anlamaya çalışıyor gibiydi.
Benim annem olduğunu biliyorsun, değil mi? dedi sonunda, ve sesindeki hüzünlü burukluk, ilk kez annesinin sorumluluğunu sona kadar kendi taşımak zorunda kaldığını anlamış bir adamın ağır utancına benziyordu.
Biliyorum, sessizce cevapladım. O yüzden hem annene hem bize adil olan bir yol arıyorum.
Kerem bir anda küt diye mutfaktan çıktı.
Odasının kapısını çarptı öyle çok kuvvetli değil, ama gayet anlaşılır bir şekilde.
Ben masada oturmaya devam ettim, çayım soğumuştu. Kafamda defalarca dönen aynı düşünce vardı: “İşte başladı.”
Bunun sadece başlangıç olduğunu biliyordum.
Şimdi ablasını arayacağını, sonra annesini, tekrar ablasını arayacağını Bir-iki saate, on dakika ötedeki apartmanda oturan kayınvalidem elinde poşetle kapıma dayanacaktı. Sonra yüksek sesle uzun bir tartışma yaşanacak, bana vicdansız, nankör, aileyi unutan bencil olduğum söylenecekti.
Ama en çok içimi ısıtan şey, basit bir gerçeği fark etmemdi:
Artık günde dört saatten fazla uyumak istediğim için, işimin hobi olmadığını düşündüğüm için ya da kendi ruh sağlığımı önemsediğim için kimseye özür borçlu olmadığımı kavramıştım. Hayatımı sonsuz bir hastane nöbetine çevirmek zorunda değildim.
Yerimden kalkıp pencereye yanaştım, camı açtım.
Geceyi yırtan soğuk hava mutfağa doldu, ıslak asfalt ve uzaktan gelen odun dumanının kokusunu getirdi.
Derin bir nefes aldım.
Kim ne derse desin, diye geçirdim içimden. En azından ilk hayırımı dedim artık.
Bu hayır, on iki yıllık evliliğimin en yüksek sesli cevabı oldu.
Ertesi sabah, kapıdaki anahtar iki kez hafifçe döndü; diken üstünde bir suçluluk duygusuyla. Sonra ağır ve yavaş adımlarla antrede palto çıkarıldı, poşet bırakıldı, ayakkabılar sürüklendi.
Hareket etmeden dinledim; hepsi tanıdık seslerdi, şimdi ise artık bir savaşın başlangıcı gibiydi.
Kerem eve geldik mi? Zeynep Hanımın sesi cılızdı ama hâlâ emir veren bir ton vardı.
Kerem, anlaşılan bütün gece uyumamış, anında atıldı:
Evdeyiz anne, gel mutfağa; çay suyu koydum bile.
Kendimi zorlaya zorlaya kalktım. Sabahlığımı giyip koridora geçtim.
Zeynep Hanım, eski mavi paltosu ve elindeki ilaç torbası ile yorgun ama hafiften üstten bakan bir gülümsemeyle karşıladı beni.
Günaydın Didemciğim. Kusura bakma böyle erken geldik. Doktor ne kadar erken taşınırsam o kadar iyi dedi.
Başımı salladım.
Günaydın Zeynep Hanım.
Kerem mutfaktan çay ve kurabiyelerle çıktı, ilaçları tabağa koymuştu.
Anne, büyük odada divanı hazırladım, istersen uzan biraz.
Eşyaları kim yerleştirecek? bana baktı. Didem, bana yardım eder misin?
Şakaklarımda atmaya başlayan damarlarımı hissettim.
Yardım ederim. Akşam, iş dönüşü.
İşten sonra mı? Zeynep Hanımın sesi bir oktav yükseldi. Bugün kim bakacak bana peki?
Kerem atıldı:
Ben sabah işteyim ama öğlen izin aldım. Didem, belki sen bugün izin alsan?
Gözlerimi kocama dikerek:
Bugün müşteriye proje sunumum var. İptal edemem.
Peki, sonra? Zeynep Hanım paltoyu çıkarırken. Sunumdan sonra gelemez misin?
Akşam, her zamanki vakitte geleceğim. Yedi, yedi buçuk civarında.
Yine sessizlik.
Zeynep Hanım vestiyerdeki pufa oturdu.
Yani bütün gün yalnızım.
Kerem bana gözlerinden yardım dilenerek bakıyordu.
Sakin ve net bir sesle yanıtladım:
Zeynep Hanım, size sabah tüm gün yetecek yemek hazırlayacağım. İlaçlarınızı saatine göre dizip, üzerine yazacağım. Bir şey olursa arayın, sunumda bile olsam açarım.
Zeynep Hanım dudaklarını büzdü.
Peki ya düşersem? Ya yanlış ilacı alırsam?
O zaman ambulansı arayın. Benim şehri geçip gelmemden daha iyidir.
Kerem bir şey diyecek gibi oldu ama sustu.
Zeynep Hanım oğluna döndü.
Kerem, duydun mu?
Anne, neredeyse fısıldayarak söyledi, Didem haklı. Biz doktor değiliz. Ciddi bir sorun olursa ambulans lazım.
İçimde bir yerde şaşırdım. Yedi yıldır ilk defa Keremin açıkça Didem haklı dediğini duydum.
Zeynep Hanım kalktı.
Peki, öyleyse madem öyle karar verdiniz, öyle olsun.
Yavaşça odasına gitti, torbayı sürükleyerek. Kapıyı sessizce kapattı.
Kerem bana döndü.
Beni en azından
Hayır, sözünü kestim. Yapamam, istemiyorum da.
Mutfakta su içtim.
Kerem arkadan geldi.
Didem zor biliyorum. Ama benim annem.
Biliyorum.
Gerçekten kötü durumda.
İnanıyorum.
Ama o zaman neden
Yüzüne dönerek:
Çünkü şimdi bütün yükü üstlenirsem, bu hep böyle olacak. Anladın mı?
Sessiz kaldı.
Seni seviyorum Kerem. Ama ailemizin bir kişinin hayatı üzerinden gitmesini istemiyorum.
Kerem başını eğdi.
Ablamla tekrar konuşacağım. Belki haftasonları gelebilir.
Bu iyi olur.
Gözlerini kaldırdı.
Bana kızgın mısın hala?
Gülümsedim; günlerdir ilk defa.
Kızgınım evet. Ama o öfkenin hayatımızı belirlemesine izin vermiyorum.
Başını salladı.
Düzeltmek için elimden geleni yapacağım.
Saatime baktım.
Hazırlanmam lazım. Sunuma iki saat var.
Odaya geçtim. Kerem, boş çay bardağına bakarak mutfakta kaldı.
Gün şaşırtıcı derecede sakin geçti. Sunum çok iyi geçti; müşteri ekstra ödeme bile teklif etti. Altıda çıktım ofisten, göğsümde hafiflik vardı.
Metroda Kereme mesaj attım:
“Annen nasıl?”
Yanıt hemen geldi:
“Uyuyor. Üçten beri evdeyim. Yemek yaptım. Seni bekliyoruz.”
Vitrinin karanlık camına baktım.
“Beni bekliyoruz.”
Evde gerçekten hazırlanmış bir masa buldum.
Salata, fırında balık, patates Zeynep Hanım koltukta kitap okuyordu. Beni görünce kitabı kapattı.
Geldin Didemciğim.
Geldim.
Gel yemek ye. Hepsini Kerem yaptı. Bulaşığı da o yıkadı.
Kocama baktım.
Sanki “bunda ne var” dercesine omzunu silkti.
Masaya oturdum.
Zeynep Hanım öksürdü.
Sanırım gerçekten gündüzleri bir hasta bakıcı bulmak lazım. Kerem işte perişan, izin alamıyor.
Yavaşça baktım ona.
Mantıklı olurdu.
Ben de ablamla konuşurum, dedi Kerem. O da katkı yapacak.
Zeynep Hanım iç çekti.
Bu yaşta bana yabancı biri bez bağlayacak ha
Kimse yabancımız değil anne, dedi Kerem alçak sesle. Sonuçta ailemiziz. Ama artık herkesin bir sınırı var.
Zeynep Hanım, bir süre sustu, sonra onaylar gibi başını salladı.
Evet Öğrenmek lazım artık.
Tam o anda onun telefonu çaldı.
Telefona baktı, içini çekti.
Ablan Nihan.
Kerem telefonu aldı.
Alo Evet anne Evet, evdeyiz Dinle Yardıma ihtiyacımız var. Sadece para değil. Hafta sonu mutlaka gel, hep beraber konuşalım.
Kapattı.
Bana baktı.
Geliyor.
Başımı salladım.
Güzel.
O an yıllardır ilk kez eve dönmekten korkmadığımı fark ettim.
Çünkü evde sonunda konuşuluyordu, susulup sineye çekilmiyordu.
Üç hafta geçti.
Zeynep Hanımın öksürüğü çok azaldı. İlaçlar fayda etti, bacaklarındaki şiş de indi. Hatta iki kez kendi gidip mutfaktan çay aldı. Ve en önemlisi: Evde sessizliğin adı değişti artık. Herkes birbirini anlamaya çalışıyor.
Cumartesi sabahı Nihan geldi Kocaeliden.
İki büyük valiz, kucağında küçük kızı ve mahçup bir gülümseme ile koridorda belirdi.
Merhaba anne Didem, Kerem Kusura bakma, ancak toplanabildim.
Zeynep Hanım koltukta dönüp baktı, sanki o anı kaçıracak gibi korkarcasına.
Sonunda geldin.
Gelmez miyim anne? Nihan çocuğu Kereme verdi, annesinin yanına oturdu. Söz verdim ya.
Mutfak kapısında izlemedeydim, karışmadım.
Nihan diz çöküp konuşmaya başladı.
Anne, dün gece Keremle uzunca konuştuk. Şu karara vardık.
Cebinden bir kağıt çıkardı.
Bu bir ilan. Sağlıkçı, deneyimli bir kadın. Sabah dokuz öğlen yedi arası burada olacak. Beş gün boyunca. Hafta sonu biz.
Zeynep Hanım tir tir titreyen elleriyle kağıdı inceledi. Oğluna döndü:
Parayı?
Üçümüz ortak ödeyeceğiz, dedi Kerem. Ben, Nihan, Didem. Eşit şekilde.
Eşit dedi Zeynep Hanım, kelimeyi çiğneyerek.
Nihan başını salladı.
Anne, hiçbirimizin işi bırakıp tam zamanlı bakacak imkanı yok. Sana güvenli, profesyonel biri bakarsa içimiz rahat.
İlk kez söze girdim:
Hem de konuştuk kendisiyle. İsmi Gül Hanım. Elli sekiz yaşında, yirmi yıl yatalak bakımı deneyimi var. Yarın tanışmaya gelecek.
Zeynep Hanım uzun süre sustu.
Sonra bana döndü, bu kez yargılayan bakışı olmadan.
Didem Sadece hayır demekle işin içinden sıyrılıp gidemezdin. Birçokları öyle yapardı.
Omuz silktim.
Gidebilirdim. O zaman herkes perişan olurdu. İlk sen.
Zeynep Hanım ellerine bakarak konuştu.
Bu haftalarda çok düşündüm. Hep başkaları bana uysun istedim, çünkü anneydim. Meğer artık benim uyumam gerekiyormuş.
Nihan annesinin elini tuttu.
Kimse sana zorla uyduracak demiyor anne. Sadece artık herkes nefes alsın istiyoruz.
Zeynep Hanım önce kızına, sonra oğluna, sonra bana baktı.
Kusura bakma Didem dedi fısıltıyla. Hak iddia ettiğimi sandım, gerçekten.
İçimdeki o sıkışmış yer birden gevşedi.
Özrünüzü kabul ediyorum Zeynep Hanım.
İçten, uzun zamandır olmayan bir tebessümle gülümsedi.
O zaman gelinsin bakalım şu Gül Hanım. Madem artık bu evde ne kraliçeyim ne de ilah.
Kerem hafifçe güldü, haftalardır ilk kez.
Ne kraliçesin, ne ilah. Sadece annemizsin. Başımızın tacısın. Ama herkes gibi
Akşam, Nihan ve kızı garaja inmişti, Zeynep Hanım odasında uyuyordu. Keremle mutfakta loş ışıkta oturuyorduk.
Birer kadeh şarap doldurdu.
Biliyor musun, dedi. İlk gün hayır dediğinde gideceksin sandım.
Şaşkınlıkla baktım.
Gerçekten mi?
Evet. Toparlanıp “Kendi kendinize çözün” diye çekip gideceksin sandım.
Kadehi elimde çevirdim.
Düşündüm aslında. Cidden öyle bir niyetim oldu.
Neden kalmaya karar verdin?
Uzun süre sustum.
Sonunda şöyle dedim:
Eğer şimdi gidersem, senin gerçekten sorumluluk alabilen bir adam olup olmadığını asla öğrenemem diye düşündüm.
Kerem yere bakarak:
Bu haftalarda çok şey öğrendim. Ve öğrenmeye devam ediyorum.
Görüyorum.
Başını kaldırdı.
Bana fırsat verdiğin için sağ ol.
Gülümsedim, kırgınlık yoktu.
Fırsatı değerlendirdiğin için asıl ben teşekkür ederim.
Kadehlerimizi hafifçe tokuşturduk.
Dışarıda kar başlamıştı; bu kışın ilk gerçek karı. Lambanın altında yavaşça düşüp yeri bembeyaz örten o sessiz kar.
Zeynep Hanımın odasında küçük bir gece lambası yanıyordu.
Bizim odada ise uzun zamandır ilk kez ilaç ya da endişe kokusu yoktu; yalnızca huzur vardı, evimizin huzuru.




