Sabah erken kalkıyor, alarm çaldığı anı beklemeden. Eskiden fabrikada vardiya kaçırmaktan korktuğum için hâlâ telefonuma saat 07:00i ayarlıyorum, ama artık bir korku yok; sadece bu rutin beni rahatlatıyor. Genelde yarım saat önce uyanıyorum. Apartman girişinde kapıların çarpması, üst katta genç bir komşunun aceleyle işe gitmek için ağır bir kutuyu yere düşürmesi duyuluyor. Oda serin, eski çerçeve hâlâ tek camlı, camı yenilemek için para bulamıyorum. Pencere perdesinin yanında dün içtiğim çayın kurumuş kalıntısı var, yıkamalıyım diyorum, ama yine de biraz daha uzanıp kalkmayı ertelemek istiyorum.
Evim 1990ların başında vefat eden sevgili eşim Zehradan miras kalan bir takasla aldığım iki odalı daire. Küçük koridor, mutfak, her köşeyi yıllar içinde izlediğim linolyumun lekeleriyle tanıyorum. Yattığım odada eski bir komodin var, içinde çanak çömlek, fotoğraflar ve birkaç dosya. Dosyalarla uğraşmayı sevmem; içinde iş geçmişim, ikametgah belgeleri, bazı tazminat kararları, mektuplar var, hepsine bakınca yorgun düşüyorum.
Sabah kahvaltısı için sıcak bir kahve hazırlayıp oturuyorum. Eski gaz ocağını açıp çaydanlığı koyarım. Pencere kenarında Zehranın sevdiği çiçek saksıları hâlâ yerinde; artık sadece belirlediğim programa göre suluyorum ve ev çok sessiz olduğunda onlarla konuşuyorum.
Torunum Emir, akşam gelip telefonu ayarlamama yardım edecek ve torununun yeni fotoğraflarını USBye aktaracak. Emir İngilizce kelimeler sık sık karıştırıyor, ben de anlamazsam bir iki başım dönse de ona hayır demiyorum. Oğlum Ahmet, aynı mahallede bir tamirci dükkanında çalışıyor, haftasonları gelir, market alışverişi yapar, hep acele eder.
Emeklilik maaşı neredeyse tam yetiyor; belediye faturaları, ilaçlar, yiyecek harcamaları. Bazen tasarruf edebildiğimde bir kutu hamsi ve biraz salam alıyorum. Yazın köydeki eski bahçeye gitmek için biraz biriktiriyorum; orası artık otlarla dolu ama hâlâ bir kulübe var, orada bir şeyler yapabileceğimi hissediyorum.
Hayatım boyunca çatışmadan kaçındım. Fabrikada otuz yıldan fazla çalıştım, kimse bana kavgaya girmemi beklemezdi; planı tamamlamak ve çatışmadan uzak durmak en büyük ödülüm oldu. Emeklilikte evrakları topladım, imzaladım, hiç detayına bakmadım. Ne verirse verilsin, biz yeterince istemeyiz derdim Zehraya. Bizim çok ihtiyacımız yok diye.
Zehra altı yıl önce vefat etti, bazen otururken boş bir sandalyeye konuşuyorum; akşam televizyonda oturup yemek yerken sandalyeyi hâlâ yerinde görüyorum ve taşımaya karar vermiyorum.
Bir gün, kan test sonuçlarımı almaya hastaneye gittim. Kışın kalbim tutmuş, doktor ilaç yazmış ve kan aldırmamı söylemişti. Kayıt masasında yine uzun bir kuyruk; insanlar sert sandalyelerde oturmuş, fısıldaşarak ya da sessizce bekliyorlardı. Ben duvara yaslanıp oturdum, iki kadın önümde canlı bir sohbet ediyordu.
Emekliliği yeniden hesaplamışlar, iki bin lira daha ediyor diyordu biri, başlıkta bir şapka takmış. Gerçekten mi? Nasıl buldular bunu? diye diğerini sorguladı. Kızım internette bir şey bulmuş, arşivde eksik kalan kömür işini eklemişler dedi.
Bu kelimeler kulağımda çınladı. Kömür işçiliği, arşiv benim geçmişimde de var. Fazla bir yıl inşaat şirketinde çalışmıştım, sonra fabrikaya dönmüştüm. Emeklilik dosyamda eksik belgeler olduğu söylenmiş, arşivin yandığı söylenmişti, ben de omuz silkinip imzalamıştım. Olmadıysa, öyle kabul ederiz demiştim hep.
Bu iki bin lira, bir aylık ilaç, kışın ısıtma ya da baharın bir kaç günlüğüne köye gidiş gibi bir şeydi. Hastaneden çıkınca kar ayaklarımın altında çıtırtı yapıyor, otobüs durağında kalabalık var, otobüse biniyorum, pencereye yaslanıp harcamalarımı tekrar sayıyorum: ilaç, yiyecek, bu iki bin lira nereye gidebilir?
Boşboğazlık diye kendime iç çektim. Ne kadar zamana kalmış, kurumları zıplamak zorunda kalacağım? diye düşündüm. Eve gidip çayımı koydum, oturup televizyondaki bir tartışma programını izlemeye çalışmadım; gözüm komodinin altındaki dosyaya takıldı.
Biraz oturup dosyayı açtım. Üstte Belgeler yazan bir klasör, içinde sararmış kağıtlar, iş kitapçığı, karar kopyaları, maaş bordroları. Emeklilik belgesi de vardı, İş süresi: … satırını parmakla sürdüm, eksik yılları hatırlamaya çalıştım. Çevirme kaydı vardı ama sonu boştu.
Akşam Emir geldi, ceketini çıkardı, büyük bir öksürük attı, mutfağa yöneldi.
Dede, merhaba, nasılsın? dedi.
Nasıl ki, ne var ne yok? diye omuz silktim. Şöyle bir şey var emekli maaşımın yeniden hesaplanması dedim.
Emir kaşlarını kaldırdı. Nedir bu konu? diye sordu.
Ben kuyruktaki konuşmayı, arşivi, eksik yılları anlattım. Emir internetten devlet hizmetleri sitesine bakabileceğimizi, ya da emeklilik fonuna gitmek gerektiğini söyledi. Eğer belgeler yoksa? diye sordu.
Arşiv yanmış, dediler dedim. O zaman sorgu yazmam lazım, önce şehir arşivine, sonra başka bir yere. Yardım edebilirim ama çabuk olmaz dedi.
İçimde iki ses çatıştı: Sakın uğraşma, rahat yaşa ve Neden susayım? Çalıştım ki. Emir çıktı, ben masada oturup iş kitapçığını izledim, sonunda kağıtları tekrar klasöre koydum ama sandalyeye bıraktım, sanki yarın yine ihtiyacım olur gibi.
İki gün sonra emeklilik fonuna gittim. Sabah yün çorap ve en sevdiğim kazakla çıktım, ne alacağımı düşündüm. Tüm evrakları eski çantaya doldurdum: iş kitapçığı, maaş bordroları, eski inşaat şirketinden sararmış mektup. Fon binası kalabalıktı, içinde sıcak bir koku, ucuz kahve makinesi, duvarlarda ilanlar. Elektronik terminalde insanlar ne yapacağını bilemiyor, ben bir genç kadına talon nereden alabilirim? dedim, o hızlıca bir kağıt çıktı, 1302 numaralı uzman dedi.
Sıram geldi, bir kadın cam arkasında oturuyordu, gözlüğü, düzgün taralı saçları, kimlik kartı. Merhaba, talonunuz burada dedim. O da Nasıl yardımcı olabilirim? diye sordu. Emeklilik maaşımın yeniden hesaplanmasını istiyorum, eksik yıllarım var diye anlattım, iş kitabını uzattım.
Kadın kağıtları inceledi, Sizin 2006da verilen maaş, süreniz dedi, ama Eksik belgeler var, arşivden bir belge eksik diye devam etti. Talep formu doldurabilir misiniz? Yeni belgeler olmadan karar negatif olur dedi, bir form uzattı.
Tamam dedim, elime kalemi aldım, İş süresi: inşaat şirketi, … yıl diye yazdım. İmzaladım, tarih attım, kadın damgasını bastı, Sonuç bir ay içinde mektup ile gelecek dedi.
Eve çıkınca dışarıdaki hava serin, ama içimde bir umut dalgası. Akşam çayımı koydum, TVde bir tartışma programı vardı ama ben eski dosyaya baktım. Çektiğim belgeyi bir kez daha açtım, iş kitapçığını, maaş bordrolarını, eski mektubu gözden geçirdim.
Ertesi gün Emir tekrar geldi, laptopunu getirdi. Dede, arşiv sitesine girdim, online bir sorgu gönderebiliriz dedi. Formu doldurduk, gönderdiğimizde bir onay mesajı çıktı. Ben, telefonla zorlanan ama sonunda resmi bir sorgu gönderen bir adam oldum.
İki hafta sonra emeklilik fonundan bir mektup geldi; içinde Ek belgeye dayanarak, maaşınıza 1.200 TL eklenmiştir yazıyordu. Çok büyük bir tutar değildi ama iki bin lira beklediğimiz gibi değildi. Ancak bir şey eklenmişti, beş yıllık çalışmam tanındı.
Akşam Ahmet aradı. Kardeşim, ne oldu?! dedi, Evet, biraz ek aldım. İyi haber, artık çok zorlaşmaz dedim. Ahmet biraz rahatladı, Sana yardımcı olurum, ama fazla mahkeme açma dedi. Ben artık sesimi duyurabilirim diye cevap verdim.
Ertesi gün Dede, bir gün daha arşive gitti, bir yetkiliyle konuştum. Yetkili, Belgeyi gördük, incelemeye alıyoruz, onaylandığında yeni hesaplama yapılacak dedi. Ama süreç uzun olabilir uyarısında bulundu. Yine de bir adım atılmıştı.
Bir hafta sonra bir avukat ofisine gittik, ücretsiz hukuki danışma. Kadın, Belgeniz var, eğer fon reddederse, itiraz edebilirsiniz dedi. Mahkeme süreci aylar sürebilir, ama haklarınızı korur diye ekledi. Ben de Yorgunum ama vazgeçmiyorum dedim.
Bir ay içinde fon tekrar bir mektup gönderdi, Ek belge sayesinde, maaşınıza 1.200 TL daha eklendi diye. İstediğim iki bin lira değildi ama bir artış vardı. Telefon çaldı; Ahmet Geldin mi? diye sordu. Evet, ek alındı dedim. İyi ki mücadele ettin dedi, Artık rahatlayabiliriz.
Akşam Emir yine oturdu, mektubu okumaya başladı, resmi dilin komik yanlarını gülerek anlattı. Dede, bunu bir blogda paylaşsak, başkalarına faydalı olur dedi. Neden olmasın? diye yanıtladım. Benim hakkım var, susmak zorunda değilim.
Mektubu tekrar klasöre koydum, ama bu sefer yüksek bir rafa yerleştirdim, gözüme daha çabuk gelsin diye. Artık evraklar bir yük değil, haklarımın kanıtı. Çayımı bir kez daha doldurdum, pencereye baktım, akşam ışıkları yanmış, sokakta insanlar alışveriş torbalarıyla koşturuyor, herkes kendi sırasını bekliyor.
Ben de oturup bu sessizliği dinliyorum, Benim hakkım var diye içimde tekrar eden bir ses duyuyorum. Hayat ne kadar zor olursa olsun, en azından bu küçük ekle, bir şeyler kazanabildiğimi biliyorum. Şimdi, belki bir gün birilerine ilham olur, belki sadece içimde bir huzur kalır. Bu sesli mesajı seninle paylaşmak istedim; umarım sen de aynı sıcaklıkta hissedersin.




