Otobüs Gelene Kadar
Ekim sonu İstanbulda bambaşka bir hava. Hafif serin, ıhlamur kokulu rüzgârlar, kaldırımlarda sararmış yapraklar… Sanki ilk ayazın habercisi gibi. Tam böyle bir akşam, ben, Ela, dev bir ekose atkıya sarılmış halde, Cihangirdeki durağın köşesinde dikiliyordum. Arabalar neredeyse akmıyor, ağır ağır ilerliyor… Telefonda sinyal bile yok, dün izlediğim dizinin fon müziği bir türlü kafamdan gitmiyor. Yine otobüsü kaçırdım. Yani, klasik.
Birkaç metre ötede birisi daha var. Bir adam. Onu göz ucuyla görüyorum: Palto cebinde elleri, düzgün bir duruş, bakışlarında ne şaşkınlık ne huzursuzluk… Daha çok etrafı gözlemliyor. Karşıdaki çıplak çınarda bir karga yuvasını izliyor. Ben de istemsiz gözlerimi aynı yere çevirdim. Telâşlı kuşlar, kışa hazırlık yapar gibi son birkaç dalı yuvalarına taşıyor…
Onlarda da herhalde trafik sıkışık, dedi ansızın, sesi ağırbaşlı ve sakindi, bana bakmadan. Ve muhtemelen bir karga her zaman geç kalıyor.
Birden gülümsedim. İstemsiz ve içten bir gülümseyiş.
Ve sürekli gagasını bir tünele düşürüyor sanki, diye ekledim.
O da sonunda döndü, yüzüme baktı ve gülümsedi. Sıcak, samimi bir gülümseme.
Emir, dedi nazikçe.
Ela, dedim ben de.
Otobüs bir türlü gelmiyordu. Sessizlik hâkimdi, ama artık o yalnızca benim değil, ikimizin ortak sessizliğiydi. O sessizlik huzurluydu. Kısa bir zaman sonra, nihayet benim otobüsüm geldi, hafif bir burukluk eşliğinde kapısına yürüdüm.
Yarın sabah kesin don olacak, arkamdan seslendi Emir.
Yanıma termosta çay almalıyım, dedim otobüse binerek.
Ve yarın tekrar buluştuk, yine aynı durakta. Hiç konuşmadan. Elimde termos, içinde yeşil çay. O, minik bir poşetin içinde iki ekler uzattı.
Kültürel açlık anına karşı, dedi tebessümle.
Böyle başladı bekleyişimiz. Hiç randevulaşmadık. Eğer ikimiz de mesai sonrası geç kaldıysak, saat 18.30da aynı durakta buluştuk. Bazen otobüs tam vaktinde gelir, iki kelime eder ayrılırdık, bazen yarım saat beklerdik. O zaman da her şeyden konuşurduk: Aptal patronlar, rüyalar, ananaslı pizzanın neden kabahat olduğu (bu konuda hemfikirdik), hangi müziğin sonbahara yakıştığı (bunda ise tartışırdık).
Bir gün Emir gelmedi. Ertesi gün de yoktu. Kendimi yol yerine karga yuvasına bakarken buldum. O kadar eski ve sessizdi ki gökyüzü… Gözlerim başka bir boşlukta dolaşıyor gibiydi, bir garip yalnızlık çöktü üstüme.
Bir hafta sonra, kasım başında, yine oradaydı. Yüzü solgun, gözlerinin altında halkalar.
Babam hastanedeydi, dedi kısaca. Şimdi iyi, çok şükür.
Hiçbir şey söylemeden yanında dikildik. Sonra utangaç bir cesaretle elini tuttum. O irkildi, ama elini çekmedi. Soğuk parmaklarını, sıcak avucumda sımsıkı tuttum.
Hadi, dedim kısık sesle. Bugün otobüsü es geçiyoruz, gel sıcak bir salep içelim. Yanına iki ekler paylaşırız.
O günden sonra her şey değişti.
Artık sadece beklemiyorduk; beraber yürüyorduk. O köşe başındaki tatlıcıya gidiyorduk, içerisi tarçın ve vanilya kokulu, vitrininde rengârenk lokumlar…
Önceleri sıradan konulardan konuşuyorduk. Fakat zamanla sohbetler derinleşti. Sanki otobüsü beklemeyi bırakınca, acele de etmeyi bıraktık, birbirimize daha yakından bakmaya başladık.
Emirin sessiz duruşunun arkasında bambaşka bir dünya vardı. O, sadece bir inşaat mühendisi değilmiş; yaptığı köprülerden canlılar gibi bahsediyordu.
Şu Haliçin üzerindeki köprü mesela, dedi bir gün, sıcak camda parmağıyla bir köprü çizerek, inatçı bir ihtiyar gibi. Tırlardan hiç hoşlanmaz, gıcır gıcır sesler çıkarır. Ama dışarıdaki yeni köprü daha bir çocuk, daha yük taşımak konusunda çok acemi.
Öyle bir anlatıyordu ki, sıradan beton ve demir değil, adeta şiir dinler gibi oluyordu insan.
Peki, birlikte yürüdüğümüz köprünün karakteri nasıl, sordum bir gün merakla.
O romantik, dedi. Yürüyüşler ve uzun sohbete uygun.
Ben de sadece blog yazarı değildim, meğer görünmeyen bağların peşindeymişim. Beraber yürürken, hayal gücümle oyunlar oynardım:
Bak! Şu üçüncü kattaki açık pencereden gelen koku, kesin ekşi çorbası pişiren bir anneanneye ait. Salı günleri mutlaka yapıyor. Ve bak, üst kattaki gençler Für Elise çalmaya çalışıyor, yine aynı yerde takıldılar.
Emir, yıllarca dünyayı çizimler ve rakamlarla görmeye alışmıştı. Fakat yavaş yavaş benle birlikte sesleri, kokuları, renkleri fark etmeye başladı. Hangi pencerede ne renk perde vardı, neler değişmişti, bunları benimle paylaşır oldu.
Birbirimizin evine gitmeye başladık. Emir benim insanı boğan dağınık masama ve renkli yapışkan notlarıma hayranlıkla bakıyordu. Benim limonlu-gingerli kurabiyelerimi ilk kez tattığında evin soyut değil, sıcak bir tat olduğunu anladı.
Emirin tam tersine, disiplinli ve neredeyse steril evindeki tek süs, büyük pencereden yayılan ışıktı. Ben eski bir fotoğraf albümü buldum. Bir karede babası koca bir duvar saatini tamir ediyor, çocuk Emir ise nefesini tutmuş izliyor.
Babam bana en önemli şeyi öğretti, dedi Emir, fotoğrafa bakarken. Her karmaşık sistem basit parçalardan oluşur. Bir şey bozulursa, korkma, kırık parçayı bul, tamir et.
Bu saat için mi? dedim.
Hayat için, diye gülümsedi.
Birbirimize kendimizi göstermekten çekinmiyorduk. Maskelerimizi bırakıyorduk, lahana gibi kat kat soyuluyordu kabuklarımız. Ben eskiden hiç kimseye göstermediğim şiirlerimi yazdığımı itiraf ettim, Emir ise üniversitede edebiyat kulübüne gittiğini, sonra bırakıp büyüdüğünü söyledi.
Kış ortasında bir gün hastalandım: Ateşim çıktı, burun çekilmez durumda. Emir, hiç ses etmeden, akşam elinde bir torba ile kapımda belirdi: Limon, bal, nane-fesleğen çayı, ve bir de sevdiğim şairin yeni kitabı…
Ne lazımdı bilmiyorum, dedi kapıda mahçup. O yüzden sistemi tamir edecek ne varsa aldım.
Ben battaniyeye sarılmış, kırmızı burnumla bir yandan gülüyor, bir yandan gözyaşlarımı tutamıyordum. Çünkü biri nihayet yorulduğumu, neşeli hallerimin altında kırılganlığımı görmüş ve bundan korkmamıştı.
Böyle böyle artık Emir, o duraktaki adam, ben de atkılı kız olmaktan çıktık. Emir, benim sadece mavi kupada çay içtiğimi bilen adamdı, ben de onun camdan usulca bakınca aslında kafasında bin tane düşünceyle savaştığını anlayandım.
Büyük, bazen soğuk bir şehirde birbirimiz için güvenli bir liman olduk. Dönülebilecek bir adres, kaçırılmış bir otobüs bile yolumuzu şaşırtmıyor artık.
Bir yıl geçti… Durağın o ilk karşılaşmasının yılı ve iki ayı dolmuştu ki Emir, Galatadaki favori pastanemizde akşam yemeğinde tedirgin bir şekilde konuyu açtı:
Ela, dedi oturduğu yerde ellerini incelerken, sana bir teklifim var. Ama hemen cevap verme olur mu?
Buyur, dedim, kaşığımı bırakıp.
Dedemlerin köyü Balıkesirde. Anneannem her yıl Yeni Yılda beni bekler. Köyde gerçek bir taş ocak, bol kar… O da artık telefonlarda anlattığın o kızı beraber getirmemi çok istedi… Başını kaldırdı, hâlâ endişeliydi. SPA falan yok, internet sadece mahalle bakkalında çekiyor. Kışlar dondurucu, kazlar biraz hırçın… Tabii, hayır demekte özgürsün.
Kazlar mı? dedim hiç bozuntuya vermeden.
Evet, gürültücüler.
Karın gerçek mi, insan içine gömülür mü?
Belinden yukarı, valla. Bastığın yerde gıcır gıcır ses çıkarır.
Anneannede ocak var mı peki?
Evin kalbi, dedi gözleri parlayarak.
O zaman valizimi hazırlıyorum, dedim; o anda geniş bir gülümseme yerleşti yüzüme. Yanıma ne almalıyım? Yerel hayvanlarla baş etme rehberi de lazım!
Köy, Emirin anlattığından bile güzeldi. Hava, böğürtlenli bir şeker gibi tatlıydı. Anneannesi Naciye Hanım, cıvıltısıyla ilk görüşte bana sarıldı, sıcak ballı gözlemeler yaptı, dev post kabanını giydirip Emirle birlikte çam ormanına yolladı.
Yılbaşı sofrası mütevazı ama muhteşemdi. Televizyonda yılbaşı kutlamaları dönerken kadehlerimizi dolu dolu kaldırdık. Anneanne gençlerin sağlıklarına kaldırıp, sevimli bir sırıtışla ben biraz yatağa diyerek bizi yalnız bıraktı.
Evdeki sessizlik bir başkaydı: Sadece ocakta çıtırdayan odunlar ve süslenmiş çam ağacının minik ışıkları… Dünya dışarıdaki bembeyaz sessizliğe çekilmişti; burada, bu sıcak tahta evde, sadece biz vardık.
Emir kalktı, sobaya bir odun attı, sonra bana döndü; ben kupamı ellerimle sarmış, keyifle izliyordum.
Biliyor musun, dedi, sesi biraz titrek, bugün ormanda senin o dev kabanla, burnun kıpkırmızı ve çınlayan kahkahanla yürümene bakarken her şeyi çok net anladım.
Neyi? dedim tebessümle.
İşte tam o manzara… Sen, anneannemin dev kabanında üç kat fazla büyük, yüzün kırmızı ve o gülüşün… Artık benim mutluluk tanımım bu. İstanbuldan, köprülerden, işlerimden daha değerli.
Önümde diz çöktü. Kalın yün kazağının cebinden minik bir kutu çıkarıp elimden tuttu. Artık sıcak ve yine hafif titriyen elleriyle…
Ela, dedi, bana dünyayı açan duraktaki kız, benimle evlenir misin? Hayatımda birlikte köprüler kurmaya, mavi kupandaki çayına, anneannenin gözlemelerine, bütün dağınıklığına ve sevgime ortak olur musun?
O an gözlerimden yaşlar aktı ama durmadan gülüyordum. Emirin gözlerinde sadece aşk değil, güven ve bağlılık gördüm. Köprülerin üstünde de böyle bir sadakat taşır dediği gibiydi.
Evet, fısıldadım, hem huzurlu bir nefes, hem de bir yemin gibi. Evet, Emir. Tabii ki.
Yüzüğünü taktı. Parmağımda sanki yıllardır varmış gibi oturdu. Tam o sırada dışarıda ilk yılbaşı havai fişekleri patladı, camlarda ve bakışlarımızda renkli, umutlu izler bıraktı.
İçerisi çok aydınlıktı. Hem sobanın, hem hayallerimizin, hem de artık gerçek ve somut olmuş mutluluğumuzun ışığıyla.
Bir sonbahar akşamı şehirde bir durakta başlayan yolculuk, bizi burada, kış masalında bir fırının başına getirmişti. Gelecek ne olursa olsun, hangi köprüyü kurup geçmek gerekirse gerekse; artık biliyorduk, hep yan yana olacağız.
Çünkü o en önemli bağ çoktan kurulmuştu. İki kalbin atışında buluşmuş, en doğru anda, doğru yerde. Sadece, o ilk akşam ikimiz de otobüsü kaçırdığımız için.




