Annemin eşyalarına sakın dokunma, dedi eşim
Bu giysiler annemin malı. Neden hepsini topladın? diye sordu eşim, sesi yabancılaştı birden.
Hatice, bunları atalım. Ne işimize yarayacaklar? Dolabın yarısını kaplamışlar, bana yer lazım. Kışlık yorganları, yedek yastıkları nereye yerleştireyim, ortalık zaten darmadağın.
Burcu son derece pratik bir tavırla kayınvalidesi, merhum Hanife Hanımın mütevazı bluzlarını, eteklerini ve elbiselerini askıdan çıkarıyordu. Hanife Hanım giysilerini özenle asar, ütülü ve temiz tutardı. Aynı düzeni oğluna da öğretmişti. Ama Burcunun dolapları her zaman kaotik: her sabah, aradığı kazak ya da gömleği bulmak için katlarını karıştırır, Hiçbir şeyim yok! diye şikâyet eder, buruş buruş olmuş kıyafetleri ütüyle açmaya çalışırdı. Kıyafetler güya bir ineğin çiğneyip dışarı çıkardığı gibi olurdu.
Hanife Hanımın vefatından üç hafta olmuştu. Yusuf annesini memleketten alıp kendi yanına getirmiş, dördüncü evre kanserle mücadele edişini sessizlikle izlemişti. Annesine daha iyi bakacağını umarken, hastalık acımasızca onu bir ayda alıp götürmüştü. O gün, işten dönüp de annesinin eşyalarını koridorun ortasına atılmış görünce, Yusuf öylece kalakaldı. Bu muydu annesine kalan değer? At, unut, gerisi önemli değil mi yani?
Neden öyle bakıyorsun bana, sanki Osmanlı padişahı gibi? dedi Burcu, bir adım geri çekilerek.
Sakın o eşyalara dokunma… Yusuf’un dişlerinin arasından zorla döküldü kelimeler. Öfkeden elleri, ayakları uyuşmuştu.
Yaşlı insanların eskileri işimize yaramaz! diye çıkıştı Burcu, sinirine hâkim olamadan. Müzeyi eve taşıyacaksın herhalde? Artık senin annen yok Yusuf, bunu kabul et! Keşke yaşarken bu kadar ilgilenseydin, daha sık ziyarete gitseydin, o zaman belki ne kadar hasta olduğunu da bilirdin!
Burcunun bu lafları Yusufu kırbaç gibi çarptı.
Çık git buradan, yoksa kendimi tutamam, dedi titrek sesiyle.
Burcu dudak büküp;
Sen bilirsin, ruh hastası… dedi.
Burcu için ona karşı çıkan herkes aklını kaybetmişti zaten.
Yusuf montunu bile çıkarmadan koridor dolabına yürüdü, tavanın hemen altında duran kapağı açtı, tabureye çıkıp büyük bir pazar çantasını indirdi. Bunlardan taşınırken yedi tane almışlardı, hepsi de işe yaramıştı. Hanife Hanımın giysilerini tek tek, özenle katlayıp, pazar çantasına yerleştirdi. Üstüne annesinin montunu ve bir ayakkabı poşetini koydu. Üç yaşındaki oğlu da yanında dolaşıyor, yardımcı olmaya çalışıyordu. Hatta oyuncak traktörünü de çantaya attı. Sonra Yusuf, antredeki çekmeceden bir anahtar buldu, cebine attı.
Baba, nereye gidiyorsun?
Yusuf acı bir gülümsemeyle kapının koluna uzandı.
Gelirim hemen yavrum, hadi annene git sen.
Dur! telaşla sordu Burcu, salonun kapısında belirerek. Gidiyor musun? Akşam yemeği ne olacak?
Sağ ol, senin anneme olan tavrınla doydum ben.
Aman bırak, bu kadar sinirlenecek ne oldu ki? Çıkar ceketini, gece gece nereye gidiyorsun?
Yusuf cevap vermeden çantayla çıktı. Arabasına oturdu, sitenin dışına çıkıp TEM yoluna saptı. Etrafındaki dünyadan kopmuş, kafasında yalnız bir düşünceyle; gerisi iş, yaz tatili planı, sosyal medyadaki mizah sayfaları hepten silinip gitmişti. Kafasında ağır bir düşünceyle yol alıyordu: annesi, çocukları, eşi… Herkes yerini alabiliyordu hayatında, ama annesinin yokluğunu telafi edecek hiçbir şey yoktu. Kendini suçladı: zamanında fazla ihmal etmiş, az ziyaret etmiş, aramalarını azaltmıştı. Hanife Hanım ise hiç yük olmadı, rahatsız etmedi. Yusufun da bahanesi çoktu… işler, çocuklar, derken ziyaretler azaldıkça azaldı, aramalar yıldan yıla kısaldı
Yolun üçte birinde mola verdi, bir yol kenarı lokantasında çay ve simit aldı. Sonra hiç durmadan üç saat daha yol yaptı. Sadece, güneş batarken gökyüzünü yırtan kızıllıkları fark etti. Sanki batmak istemeyen güneş, ufuktan düşmemek için çırpınıyor gibi Gece vakti, memleketin köyüne döndüğünde evin önüne gelip arabasını durdurdu. Çocukluğunun, gençliğinin geçtiği eve…
Karanlıktı. Kapının sürgüsüyle epey uğraştı, telefonun ekranıyla yolunu buldu. Eşinden beş cevapsız arama. Yusuf o gece kimseyle konuşmak istemedi, telefonu sessize aldı. Bahçeyi saran hanımeli kokusu boğucu ve tatlıydı, geceye bembeyaz çiçekler gibi yayıldı. Camlarda gece gökyüzünün silik yansımaları vardı. Yusuf anahtarı çevirdi, kapıdan içeri girdi. Holdeki eski lambayı yaktı.
Kapının yanında annesinin terlikleri duruyordu. Diğer kapının önünde, mavi, epey eski, ucu kırmızı tavşanlı oda ayakkabıları Bunları sekiz yıl önce ona hediye etmişti. Bir an öylece bakakaldı, kafasını salladı, bir sonraki kapının anahtarını çevirdi.
Hoş geldin anne, bekliyor muydun beni?.. Hayır, bu evde artık kimse beklemiyordu.
İçeride eski mobilya ve hafif rutubet kokusu vardı. Evi sürekli ısıtmalısın ki nem basmasın, küf oluşmasın. Komodinin üstünde bir tarak, birkaç kozmetik eşyası ve askıda koca bir poşet makarna… Misafir odasında, yeni alınmış bir koltuk sırası göze çarpıyordu Yusuf anneye alıp getirmişti, yanında da televizyon. Mutfakta, kapağı açık buzdolabı, artık burada kimsenin yaşamadığının kanıtıydı. Karşıdaki küçük odada annesinin yatağı, üstünde özenle dizilmiş yastıklar Yusuf, yatağın ucuna oturdu.
Eskiden burası ona aitti, anne babası salonda, o ve kardeşi bu dar odada kalırdı. Pencere yanında bir masa olurdu. Şimdi ise onun yerinde dikiş makinesi vardı. Hanife Hanım nakış ve dikişi çok severdi. Kardeşinin yatağı gitmiş, yerine annesinin gardırobu gelmiş.
Yusuf bomboş evde, annesinin gardırobuna bakarak donup kaldı. Gözleri cam gibi oldu. Elleriyle saçını sıktı, başını dizlerine koyup eğildi… ve sessizce ağlamaya başladı.
Ağladı, çünkü annesi ölmeden önce elini tutup hiçbir şey diyememişti. Sus pus oturmuştu başında. Yüzünü göremeyecek kadar çökmüştü annesi O kadar çok şey söylemek isterdi: teşekkür etmek, sevgiyle sarılmak, iyi ki benim annemsin demek isterdi Ailesi için, yuva için, güven duygusu için Teşekkür ederim diyememişti, kendini güvenli hissettiği, her zaman dönebileceği yuvaya
Ama ağzından çıkan sözler taş gibi donmuştu. Hangi kelime yeter ki duygularını anlatsın? Her kelime eskimiş, tuhaf, abartılı geliyordu. Çağımız güçlü sözler bulmaktan çok, kayıtsızlıkta ustalaşmıştı.
Yusuf, tüm odaların ışığını kapatıp hiç soyunmadan yatağa uzandı. Hatta yorganı bulup üstüne aldı. Bu kadar güzel uyuyacağını hiç ummazdı. Sabah yedi olduğunda, sanki saat çalmış gibi uyandı. Garip değil mi? Ne zaman yatarsa yatsın, mutlaka yedi gibi uyanırdı, işe yetişmek için
Arabadan getirdiği çantayı almak için çıktı. Karşıdaki ahşap çitin arkasında dizili, taze yeşile bürünmüş kavaklar; dallar güneşi yakalıyordu. Dışarıda serin hava, kuş cıvıltıları Şehirde büyümediği için ne kadar şanslı olduğunu düşündü. Gerindi, kahvaltı yapmadan eve döndü. Çantadaki kıyafetleri dolaba yerleştirdi, özenle tek tek askılara astı, ayakkabıları alt rafta sıraladı. Hepsi bitince bir adım geri çekildi, işine kendisi de şaşırdı. Sanki annesi, o kıyafetlerle gülümsüyordu. Yusuf, askıdaki elbiselere hafifçe dokundu, tanıdık kokular… Uzun süre öylece durdu. Sonra bugüne döndü ve telefonunu çıkardı.
Merhaba, Halil Abi. Bugün gelemeyeceğim işe. Ailevi bir mesele var. Siz halledebilir misiniz? Çok sağ olun.
Eşine de mesaj yazdı: Sinirlendiğim için kusura bakma, akşam gelirim. Öptüm.
Bahçedeki yollar boyunca çiçekler açmıştı. Nergisler tomurcuk, laleler açılıyordu. Hepsinden biraz topladı; biraz da kuşkonmaz yanındaki vadiden kopardı. Üç ayrı demete ayırdı; çünkü mezarlıkta üç kişi bekliyordu. Yusuf marketten süt, ekmek, bir de çikolata aldı.
Aa Yusuf, yine geldin, hayırdır? dedi marketteki Naile Teyze.
Anneme geldim, diye kısa kesti Yusuf, bakışlarını kaçırarak.
Anladım. Beyaz peynir istemez misin? Bu sabah çiftlikten geldi. Senin annen hep alırdı benden.
Yusuf içinden duraksadı. Kadın dalga mı geçiyor? Sonra geçmediğini anladı; sade bir kadındı.
Olur teşekkürler. Sen nasılsın Naile Teyze? Her şey yolunda mı?
Eh işte yavrum… el salladı kadın. Hanife Hanımla dosttular. Oğlan iyice berbat oldu, yine içiyor.
Mezar başında, annesi, babası ve kardeşinin kabri başına demetleri bıraktı. Çikolata ve peyniri paylaştı. Yusuf kafasında onlarla konuştu.
Kardeşiyle çocukça yaramazlıkları, sabahları babasıyla tuttuğu balıkları hatırladı. Babasının oltayı fırlatışı tam bir kovboy gibiydi.
Ya annesi Sesi köyü çınlatırdı: Yusuuuuf! Yemeğe gel! Arkadaşlarının yanında bazen yerin dibine girerdi. Şimdi bir daha öyle seslense diye canını verirdi.
Yusuf eğilip annesinin mezarındaki taze toprağı okşadı. Toprak hâlâ siyahtı, üstünde güneş parlıyordu.
Anneciğim… affet beni. Sana iyi bakamadım. Ayrı da yaşasak sensiz dünya ne kadar boşmuş Şimdi sana da babama da anlatacak ne çok şeyim var. Ne iyi anne-babaydınız siz Biz Burcuyla o kadar bencil kaldık, sürekli ben, benim Size bin kez teşekkürler.
Yusuf ayrıldı, köy yolundan genç ot sapları koparıp ağzında çiğneye çiğneye yürüdü. Sokakta Naile Teyze’nin oğlu Serdarla karşılaştı. Oldukça sarhoştu.
Oo Yusufi! Gene geldin mi? diye geveledi Serdar.
Ailemi ziyarete geldim Serdar. Sen yine içmişsin…
Kutluyorum bugünleri bayram bugün!
Hangi bayram?
Serdar, şortunun cebinden eski bir takvim çıkardı, dünün tarihine kadar olan yapraklarını kopardı.
Dünya Kaplumbağa Günü! bilmiş bilmiş okudu.
Hı hı… Yusuf alayla sırıttı. Serdar… Annenin kıymetini bil. Altın gibi kadındır, bak bakayım fazla yaşamaz. Unutma.
Yusuf arkasına bakmadan yürüdü, Serdar ise şaşkındı.
Tamam Eyvallah Yusuf, arkasından mırıldandı.
Hadi hoşça kal, dedi Yusuf da, hiç arkaya dönmeden.




