Yaz Kuralları
Trenin hızla yavaşlayıp küçük istasyona yanaştığı anda, Hatice Hanım çoktan peronun ucunda, elinde pamuklu bir pazar çantasıyla bekliyordu. Çantanın içinde birkaç elma, bir kavanoz vişne reçeli ve plastik bir kapta börekler vardı. Aslında bunların hepsine gerek yoktu belkiçocuklar zaten tok geliyorlardı, yanlarında sırt çantaları, poşetlerle, şehirden. Yine de elleri bir şey hazırlamadan duramazdı.
Vagon yanaşınca kapılar açıldı ve içinden birden üç kişi dışarı savruldu: uzun boylu, sıska Emir, kız kardeşi Elif ve bir de onların neredeyse bağımsız bir varlık gibi davranan koskoca sırt çantası.
Babaanne! Elif önce onu gördü, kolunu savurdu, bilezikleri şıngırdadı.
Hatice Hanımın boğazında sıcak bir şey birikiyordu. Çantasını yere dikkatlice bıraktı, kollarını açtı.
Aman siz ne kadar “Ne kadar büyümüşsünüz,” diyecekti, ama kendini tuttu. Zaten biliyorlardı.
Emir biraz yavaşça yaklaştı, bir eliyle onu kucakladı, diğer eliyle çantasını tutuyordu.
Selam babaanne, dedi.
Neredeyse onun başını geçmişti. Çenesinde çıkmaya başlayan kıllar, incecik bilekler, tişörtünün altından sarkan kulaklık kablosu Hatice Hanım, bir zamanlar lastik çizmelerle bahçede koşan oğlanın izini arıyor gözlerinde; ama karşısında bambaşka, yetişkin bir delikanlı vardı.
Dedeniz aşağıda bekliyor sizi, dedi. Hadi gidelim, köfteler soğuyacak.
Bir fotoğraf çekeyim önce, dedi Elif, telefonunu çıkardı, peronu, treni, Hatice Hanımı çekti. Hikayeme koyacağım.
Hikaye kelimesini niye bu kadar çok seviyorlar, bilmiyordu. Geçen kış kızına sormuştu, ama açıklama aklından uçup gitmişti. Önemli olan torununun gülümsemesiydi.
Beton merdivenlerden indiler. Aşağıda, eski mavi bir Tofaşın yanında İsmail Bey bekliyordu. Yavaşça ayağa kalktı, Emirin omzuna hafifçe vurdu, Elifi kucakladı, karısına başıyla selam verdi. O hep daha soğukkanlı görünürdü; ama Hatice Hanım, onun da içinin neşe dolduğunu hissediyordu.
Eee, yaz tatili başladı mı? dedi İsmail Bey.
Başladı, dedi Emir, çantasını bagaja bırakarak.
Eve yol boyunca çocuklar sessizleşti. Pencereden bakınca müstakil evler, bahçeler, küçük bostanlar, keçiler göz kırptı. Elif iki üç kere ekrana kaydırdı, Emir, ekrana bakıp güldü. Hatice Hanım ise gözleriyle onların ellerini, o hiç bırakmadıkları siyah telefon kutularını izledi.
Sorun değil, dedi kendi kendine. Bizim evde nasıl alıştıysak öyle olsun. Gerisini artık çocuklar nasıl isterse.
Ev, onları kızarmış köftenin ve dereotunun kokusuyla karşıladı. Verandada eski bir tahta masa, üstünde limon desenli muşamba. Ocağın üstünde tencere fokurduyor, fırında lahana böreği pişiyor.
Aman nazar değmesin, sofra donmuş! dedi Emir mutfağa bakınca.
O kadar da değil, sadece öğle yemeği bu, dedi Hatice Hanım, sonra hemen sustu. Hadi ellerinizi yıkamadan sofraya oturmayın.
Elif yine telefonu çıkardı. Hatice Hanım, salatayı sofraya koyarken bir göz ucuyla torununun börekleri, pencereyi, evin kedisi Minnoş’u çektiğini gördü.
Sofrada telefon olmayacak, dedi sesi sakin ama kararlı.
Emir başını kaldırdı.
Nasıl yani?
Olduğu gibi, dedi İsmail Bey. Yemeğini ye, sonra istediğin kadar bak.
Elif telefonu ekranı aşağı koydu, biraz kırgın.
Sadece fotoğraf çekiyordum
Çektin zaten, yumuşak sesle dedi Hatice Hanım. Şimdi ye, sonra paylaşırsın.
“Paylaşmak” kelimesini de doğru kullanıp kullanmadığından emin değildi; ama üstünde durmadı.
Emir, telefonu masanın köşesine koydu. Sanki ona Uzay gemisinde miğferini çıkar! demişler gibi.
Bakın evde düzen önemli, dedi Hatice Hanım kompostoyu paylaştırırken, Öğle yemeği birde, akşam yemeği yedide. Sabahlar dokuzu geçirmeyeceksiniz. Sonrası size kalmış.
Dokuzu geçmeyecek, dedi Emir. Gece film izlersem ne olacak?
Gece uyunur, dedi İsmail Bey, gözünü tabaktan ayırmadan.
Gerilim damla damla asılı kaldı havada. Hatice Hanım aceleyle ekledi:
Tabii askerlik gibi değil. Ama akşama kadar uyuyunca gün bitiyor, bir şey görmüyorsunuz. Burada dere var, orman, bisikletler
Ben dereye gitmek isterim, atıldı Elif. Bisiklete bineyim, bir de bahçede çekim yapacağım bol bol.
Artık fotoğraf kelimeleri kulağa alışmıştı.
Çok iyi, dedi Hatice Hanım. Ama önce biraz yardım edin. Patatesi çapalayacağız, çilekleri sulayacağız. Sarayda değiliz sonuçta.
Babaanne, ama tatildeyiz biz başladı Emir ama İsmail Bey sözünü kesti.
Tatildesin, otelde değil.
Emir içini çekti, sustu. Elif ayağıyla onun ayakkabısına dokundu, ikisi hafif gülümsedi.
Yemekten sonra çocuklar odalarına dağıldı. Yarım saat sonra Hatice Hanım içeri girdiğinde Elif, tişörtlerini sandalyenin arkasına asmış, makyaj malzemelerini, şarj cihazını, cam kenarına minik losyon şişelerini dizmişti. Emir, yatağında sırtını duvara yaslamış, parmaklarını ekranın üstünde gezdiriyordu.
Nevresimleri değiştirdim, bir şey olursa söyleyin, dedi.
Her şey yolunda, babaanne, dedi Emir gözünü ekrandan ayırmadan.
Bu yolunda demesi canını acıttı ama ses etmedi.
Akşama mangal yaparız, dedi. Yorgunluğunuz geçince bahçede buluşalım. Bir iki saat çapa yaparız.
Olur, dedi Emir.
Hatice Hanım çıktı, kapıyı çekti ama koridorda durakladı. Odadan Elifin cılız gülüşü, görüntülü konuşmada birine anlatışı geliyordu kulağına. Bir anda, omurgası değil de ruhu ağırlaşmış gibi hissetti. Sanki çocukların hayatı bambaşka, ulaşamayacağı bir katmanda aktıonun ellerinin uzanamayacağı yerde.
Sorun değil, dedi tekrar. Öğreniriz. Yeter ki sıkıştırmayayım.
Akşam, güneş doğuya bükülmüşken, üçü de bahçede topraktan buhar yükselirken buluştular. Kuru otlar hafifçe hışırdıyordu ayaklarının altında. İsmail Bey, Elife Bunu koparacaksın, şunu bırakacaksın, diyor, gösteriyordu.
Ya karıştırırsam? Elif çömeldi, suratını buruşturdu.
Dert değil yavrum, dedi Hatice Hanım araya girip, Burası kolektif, yanlış olursa da olur.
Emir uzakta bir köşede çapaya yaslanmış, gözü hâlâ evdeydi. Pencerede hafif mavi bir ışık, odasında bilgisayar monitörü yanıyordu.
Telefonun kaybolmasın? dedi İsmail Bey.
Odaya bıraktım, mırıldandı Emir.
Bu itiraf, Hatice Hanımın beklemediğinden fazla hoşuna gitti.
İlk günler, zorlama denge içinde geçti. Sabahları kapıyı tıklayarak uyandırıyordu onları. Mızmızlansalar da dokuz buçuğa mutfağa geliyor, kahvaltı ediyor, biraz yardım edip dağılıyorlardı; Elif Minnoşla çilekli fotoğraf çekimleriyle uğraşıyor, hikayelerine bir şeyler ekliyordu, Emir bazen kitap, bazen kulaklıkla müzik, bazen bisikletle orada burada kayboluyordu.
Küçük, görünmez kurallarla sağlanıyordu düzen. Masada telefon yoktu. Gece evde çıt çıkmıyordu. Yalnızca, üçüncü gün gecesi, Hatice Hanım ince bir kahkahayla uyandı. Saate baktıbir buçuk.
Bekleyeyim mi, gidip konuşayım mı? diye kendiyle boğuştu karanlıkta.
Yine gülüş, sonra bir mesaj sesi. İçini çekip sabahlığını aldı, usulca kapıyı tıkladı.
Emir, uyumadın mı?
Kahkaha anında bitti.
Geldim fısıldadı Emir.
Emir kapıyı araladı, gözleri kıpkırmızı, saçları dağınık, telefonu elinde.
Niye uyumadın? dedi Hatice Hanım, sesi yumuşak tutmaya çalışarak.
Film izledim.
Gece birde mi?
Arkadaşlarla aynı anda izliyoruz, konuşuyoruz.
Gözünün önünde canlandırdı: başka evlerde başka çocuklar da, gece karanlığında ekranlara bakıyor, bir filmi yorumluyor.
Bak, şöyle yapalım, dedi. Film izlemeni kıskanmıyorum ama gece uyumazsan ertesi sabah yokum, sana yardım da ettiremiyorum. Anlaşalım mı? On ikiye kadar izleyebilirsin. Sonrası yatak.
Emir homurdandı.
Ama onlar
Arkadaşların şehirde, sen buradasın. Evde kendi düzenimiz var. Gece dokuzda yatırmıyorum seni.
Uzun uzun başını kaşıdı.
Tamam, dedi sonunda. On ikiye kadar.
Kapıyı da kapat, ışık uyutmasın bizi. Sesi de kıs.
Yatağına geri dönerken düşündü: Eskisi gibi sert mi davranmalıydım? Kendi kızıyla daha farklı davranırdı. Ama zaman artık o zaman değil.
Ufak ufak çatışmalar, dikkat edilmez ufaklıklardan büyüyordu. Bir gün, sabah güneşi vururken İsmail Bey, Emirin yardım etmesini istedi: Bahçedeki tahtaları taşıyacaklardı.
Şimdi gelirim, dedi Emir telefondan başını kaldırmadan.
On dakika geçti, hâlâ verandada. Tahtalar yerinde.
Emir, deden kendi başına mı taşıyacak? Hatice Hanımın sesi bu kez biraz daha sertti.
Yazışmam bitince giderim, dedi keskin bir biçimde.
O telefonda ne dönüyor da her şey durdu sandın sanki?
Başını ani kaldırdı.
Önemli, dedi yüksekçe. Takım oyunu var.
Nasıl bir oyun bu şimdi?
Oyun işte. Gruptayım. Şimdi çıksam takımım kaybeder.
Bakıp bakıp tam karşı çıkacakken, omzunun kasıldığını, dudaklarını sıktığını gördü.
Ne kadar sürecek?
Yirmi dakika.
Tamam. Yirmi dakika sonra yardım, anlaştık mı?
Başını salladı, yine ekrana daldı. Yirmi dakika sonra verandaya çıkınca, Emir ayakkabılarını giyiyordu.
Geliyorum ya, dedi, söyletmeden.
Bu küçük uzlaşmalar bir şekilde idare ettiriyordu onları. Ama bir gün denge bozuldu.
Temmuzun ortasıydı. Sabah pazara şehre gideceklerdi. Akşamdan İsmail Bey yardım istemişti; çantalar ağırdı, arabayı da uzun süre bırakmak istemiyordu.
Emir, sen de dedene yardım edersin, dedi Hatice Hanım akşam sofrasında. Elifle ben evde reçel yapacağız.
Ben gelemem, dedi Emir hemen.
Nedenmiş?
Arkadaşlarla şehirde buluşacağız. Müzik festivali, yemek stantları Elife gözleriyle destek aradı, ama Elif omuz silkti. Size söylemiştim.
Hatice Hanım hatırlamıyordu. Son günlerde çok konuşulmuştu.
Hangi şehir? İsmail Beyin yüzü bulutlandı.
Bizim kasaba işte. Trenle, garın orada yakın bir yerde.
Bu yakın lafı İsmail Beyin hiç hoşuna gitmedi.
Yolunu biliyor musun?
Herkes olacak. Hem ben on altı oldum artık.
Bu on altı sanki her türlü itirazı susturur gibiydi.
Babanla da konuşmuştuk, tek başına bir yere gitmeyeceksin diye, dedi İsmail Bey.
Yalnız değilim. Arkadaşlarla.
Daha da beter.
Gerginlik arttı. Elif son makarnasını yutdu, tabağını kenara çekti.
Şöyle yapalım mı, söz alıp araya girdi Hatice Hanım. Pazara bu akşam gidin, Emir yarın gitmiş olsun mu?
Pazar yarın açık, dedi İsmail Bey sertçe. Yardım lazım. Yalnız gidemem.
Ben gelebilirim, dedi beklenmedik şekilde Elif.
Sen Nalanla reçel yapacaksın, refleksle söyledi İsmail Bey.
Yalnız yaparım, dedi Hatice Hanım. Reçel bekler. Elif seninle gitsin.
İsmail Bey bir an baktı karısına. Gözlerinde şaşkınlık, minnet ve bir parça inat vardı.
Bu niye bu kadar özgür davranıyor? diye çıkıştı Emire.
Söylemiştim
Şehir değil burası! sesi daha da sertleşti. Sorumluluğumuz var!
Hep birileri benim için karar veriyor, patladı Emir. Hiç kendim karar veremeyecek miyim?
Sessizlik oturdu sofraya. Hatice Hanım içinin çekildiğini hissetti. O an, Seni anlıyorum, demek istedi; bir zamanlar o da özgürlük istemişti. Ama konuşan sesi yesert ve yabancı, Bizim evde bizim kuralımız geçerli.
Emir birden sandalyeyi itti.
O zaman tamam. Hiçbir yere gitmeyeceğim, dedi ve fırtına gibi çıktı odadan. Üst katta bir şey yere düştüya sırt çantasını fırlattı ya yatağına oturdu.
Gece soğuk ve donuk geçti. Elif zoraki espriler yaptı, sosyal medyadan anlattı; ama neşeli olamadı. İsmail Bey sustu, tabağına baktı. Hatice Hanım sessizce bulaşıkları yıkarken, o Bizim evde bizim kural lafı beyninde çınladı.
Gecenin bir vakti, alışılmadık bir sessizlikle uyandı. Evin ahşapları gıcırdamıyor, araç sesi yoktu. Hiçbir şey yok. Emirin odasından ışık görünmüyordu.
Belki güzel uyuyordur, diye düşündü, sağa dönerek.
Sabah mutfağa indiğinde saat sekiz kırk beşti. Elif uykulu halde oturuyordu. İsmail Bey çay içiyor, gazete karıştırıyordu.
Emir nerede? dedi.
Yatıyordur, dedi Elif.
Odaya çıktı, kapıyı tıkladı.
Emir, kalk oğlum.
Ses yok. Kapıyı açınca, yatak özensiz toplanmış, Emir yok. Sandalyede bir eşofman, masada şarj kablosu, telefon ortada yok.
İçi çöktü.
Yok, dedi aşağı inip.
Nasıl yok? dedi İsmail Bey ayağa fırlayarak.
Yatak boş. Telefonunu almış.
Belki bahçededir, dedi Elif.
Evi dolaştılar. Bahçede, depoda yoktu. Bisiklet yerindeydi.
Tren sekiz kırkta kalkar, dedi İsmail Bey gözünü yola dikip.
Hatice Hanımın elleri buz kesti.
Belki mahallede çocuklarla buluştu dedi usulca.
Kiminle? Burada tanıdığı yok ki.
Elif tekrar telefonunu açtı.
Bir mesaj atayım ona.
Parmakları titredi, ekranın başına baktı. Sonra başını kaldırdı.
Okumadı, hâlâ tek tık.
Tek tık Hatice Hanıma bir şey anlatmasa da Elifin yüzündeki ifadeden bir şeylerin ters gittiğini anladı.
Şimdi ne yapıyoruz? İsmail Beye sordu.
Sessizce ayağa kalktı.
İstasyona gidiyorum, belki gören olur, dedi. Sen evde kal. Belki gelir. Elif, mesaj gelirse hemen haber ver.
Araba kapıda kaybolurken Hatice Hanım verandada, elinde bez, aklında bin bir felaket senaryosu: Emir peronda, vagona binerken, kalabalıkta itilirken, telefonunu düşürürken Kendini silkti.
Sakin ol. Artık çocuk değil, akıllıdır dedi.
Bir saat geçti. Sonra bir saat daha. Elif, ekrana bakıp durdu.
Hâlâ cevap yok, dedi. Çevrimiçi de olmuyor.
On birde İsmail Bey geldi, yorgun bir yüzle.
Kimse görmemiş. Garı da dolaştım
Daha fazla anlatamadı. Hatice Hanım anladı, bulamamışlardı.
Belki festivale gitti, fısıldadı. Şehre.
Parasız, elsiz mi? kaşlarını çattı İsmail Bey.
Kartı var, araya girdi Elif. Telefonda da para var.
Onların dünyasında para cüzdandaydı, ya bu çocuklarda ekranların içinde bir yerde.
Babasını arayalım mı? dedi Hatice Hanım.
Ara, dedi İsmail Bey. Zaten duyacak.
Çok zor geçti o konuşma. Oğlu başta sessizdi, sonra kızdı, sonra Neden dikkat etmediniz? dedi. Hatice Hanım, telefonu kapatırken yorgunluğu her yerini sardı, oturup başını ellerinin arasına aldı.
Babaanne, dedi usulca Elif, kaybolmadı ki, sadece alınmış.
Alındı, gitti, dedi, sesi boğuk. Düşmanımız mıyız?
Gün geçmek bilmedi. Reçel kaynattılar, İsmail Bey bahçede uğraştı, Elif evde dolandı. Her şey zoraki ilerledi. Elifin telefonu sessiz.
Akşam güneş azalırken, verandada bir ses duyuldu. Hatice Hanım bardaktaki çayıyla otururken irkildi. Kapı gıcırdadı. Emir göründü.
Aynı tişört, toz içinde pantolon, omuzunda çanta. Yüzü yorgun ama sağdı.
Merhaba, dedi kısık sesle.
Hatice Hanım ayağa kalktı. Bir an kucaklamak istedi, ama bir şey tuttu. Sadece sordu:
Neredeydin sen?
Şehirde, yere bakarak. Festivalde.
Tek başına mı?
Arkadaşlarla. Yani nerdeyse yalnız. Onlar başka köyden, mesajlaştık.
İsmail Bey verandaya çıktı, elini silerek.
Fikrin var mı burada neler çektiğimizi dedi, sesi titrek.
Mesaj yolladım, atıldı Emir. Şebeke kesildi. Sonra da şarj bitti. Kablosunu almayı unutmuşum.
Elif hemen yanında, telefonu ellerinde.
Ben de yazdım sana, dedi. Hep tek tık atıyor.
Bilerek değil ki, gözleri onlarda. Sadece Sormasam izin vermezsiniz sandım. Zaten daha önce söz vermiştim, arkadaşlara söylemiştim
Duraksadı.
Söylememek kolay geldi, tamamladı İsmail Bey.
Sessizlik oturdu tekrar, bu defa içinde sadece öfke değil, yorgunluk da vardı.
Hadi gel, önce bir şeyler ye, dedi Hatice Hanım.
Emir itiraz etmeden mutfağa gitti, oturdu. Önüne sıcak çorbayı, ekmeği, kompostoyu koydu. Aç gibi yedi.
Festivalde pahalıymış, mırıldandı. Yemekler sizin evden daha pahalı.
Evleriniz diye demesi buruk bir tınıyla çaldı, ama Hatice Hanım üstünde durmadı.
Gece verandaya döndüler. Hava serin, güneş yolun sonundaydı.
Şöyle anlaşalım, dedi İsmail Bey, bankta yer bulunca. Özgürlüğünü anladık. Ama burada senden sorumluyuz. Bir yere gideceksen, bir gün önceden haber ver. Otururuz, yolunu, dönüşünü konuşuruz. Kim karşılayacak, kim uğurlayacak, bakarız. Olursa olur, olmazsa olmaz. Sessizce ortadan kaybolmak yok.
Ya izin vermezseniz? dedi Emir.
O zaman kızarsın ama kalırsın, dedi Hatice Hanım. Biz de kızarız, pazara beraber gideriz.
Bakışlarında bir kırgınlık, şaşkınlık, yeni yeni bir kabul vardı.
Sizin üzmenizi istemedim, dedi kısık sesle. Sadece karar vermek istiyordum.
Karar vermek güzel, dedi Hatice Hanım. Ama sorumluluk sadece yol seçmek değil; arkanda endişelenenlere nasıl davranacağını da seçmek.
Kendi sözlerine şaşırdı. Bir ders verir gibi değil, sanki gerçeği söylüyordu.
Emir başını eğdi.
Tamam, anladım.
Son bir şey daha, dedi İsmail Bey. Şarjın bittiyse bir yerde doldur ama önce bize yaz, ara, haber et.
Tamam, diye başını salladı Emir.
Bir süre sessizce oturdular. Mahallenin köşesinden bir köpek havladı. Bahçeden Minnoşun mırıltısı duyuldu.
Festival nasıldı peki? dedi ansızın Elif.
İdare eder, dedi Emir. Müzik sıradandı ama yemek güzeldi.
Fotoğraf? dedi Elif.
Şarj bitikti.
İşte, ellerini iki yana açtı Elif. Ne ispat var, ne paylaşacak.
Emir dudağının kenarıyla hafifçe güldü.
O günden sonra evdeki hava yumuşadı. Kurallar devam etti ama daha esnekti artık. Hatice Hanım ve İsmail Bey, akşam masada maddeleri yazıp buzdolabına astılar: Onu geçmeden kalkılacak, ev işlerinde en az iki saat yardım, giderken haber verilecek, masada telefon yok. Notu dolaba astılar.
Kampta gibiyiz, dedi Emir.
Ama aile kampı, diye güldü Hatice Hanım.
Elif de kendi kurallarını önerdi:
Siz de bana dereye çıktığımda her beş dakikada bir aramayacaksınız, dedi. Odaya da izinsiz girmeyeceksiniz.
Biz zaten girmiyoruz ki, şaşırdı Hatice Hanım.
Yazın yine de, atıldı Emir. Eşit olsun.
İki madde daha eklediler. İsmail Bey homurdanarak da olsa imzaladı.
Giderek bazı işler angarya olmaktan çıkıp, birlikte yapılan şeyler haline geldi. Bir gün Elif dış verandadan bir kutu masa oyunu buldu.
Akşam oynayalım mı? dedi.
Ben çocukken oynardım, heyecanlandı Emir.
İsmail Bey önce Ben işim var, dedi ama sonunda masaya oturdu. Meğer en iyi o hatırlıyormuş kuralları. Hep birlikte güldüler, tartıştılar, taşları kaybettirdiler. Telefonlar bir kenarda unutulmuştu.
Birlikte yemek pişirmek de keyifli bir şeye dönüştü. Bir akşam Hatice Hanım, Cumartesileri siz yemek yapacaksınız, ben sadece yardımcıyım, dedi.
Biz mi? hem Emir, hem Elif bir ağızdan sordu.
Siz. İster makarna ister patates. Yeter ki yenilebilir.
Şaşırtıcı bir ciddiyetle işe koyuldular. Elif bir tarif buldu, Emir doğradı, birlikte tartıştılar. Soğan ve baharat kokusu yayıldı mutfağa, masada tabaklar doldu. Sanki küçük bir şenlik havası vardı.
Sonra mutfakta sıraya girersek darılmaca yok, dedi İsmail Bey ama yemeğin hepsini bitirdi.
Bahçede de bir çözüm buldular. Her gün zorla çapalamak yerine, Hatice Hanım kişisel toprak ayırdı:
Şu çilek sırası senin, dedi Elife. Şu havuç sırası Emire. Bakım yapmak yok, sulamak yok, ama sonra göze çarpana ağlamacada yok.
Bilimsel deney gibi, dedi Emir.
Kontrol ve deney alanı, Elif ekledi.
Elif, akşamları kendi çileklerine koşa koşa bakmaya, çekip hikayelerine eklemeye başladı: Bahçem! Emir iki kere havucu şerbetledi, sonra unuttu. Yaz sonunda Elif sepete doldururken, Emirde iki üç sıska kök vardı.
Sonuç ne? dedi Hatice Hanım.
Havuç bana göre değilmiş, ciddi ciddi dedi Emir.
Kahkahalar uzundu, gerginlikten eser yoktu.
Yaz sonuna doğru, ev iyice bir ritme oturdu. Sabah birlikte kahvaltı, gün boyu herkes kendi işinde, akşam masa başında buluşma. Emir arada gece telefonda kalıyor ama on ikide kendi kapatıyor, Hatice Hanım kapıdan geçince onun sadece derin nefeslerini duyuyordu. Elif komşu kızıyla dereye gidiyor ama yerini, saatini mutlaka bildiriyordu.
Ara sıra yine tartışıyorlardı. Müzik için, tuzlu su tarifi için, bulaşık yıkama zamanı için. Ama artık bunlar kuşak savaşı gibi değildi. Aynı çatıda birlikte yaşamanın, birbirine alışmanın tartışmalarıydı.
Gidecekleri son akşam, Hatice Hanım elmalı kek pişirdi. Ev mis gibi koktu, verandadan ince bir esinti girdi. Masada toplanmış çantalar, düzenli katlanmış giysiler vardı.
Hadi bir fotoğraf çekelim, dedi Elif, kek dilimlenirken.
Gene mi şu telefon işleriniz, dedi İsmail Bey ama tamam deyip sustu.
Sadece bizim için, dedi Elif. Paylaşmak şart değil.
Bahçeye çıktılar. Güneş evlerin ardında, elma ağaçlarını aydınlatıyordu. Elif telefonu ters kovaya koydu, zamanlayıcıyı açtı, koşup aralarına girdi.
Babaanne ortaya, buyurdu. Dede sağda, Emir solda.
Hafif mahcup, omuz omuza dizildiler. Emir usulca babaanne koluna dokundu. İsmail Bey de yaklaştı. Elif kollarını ikisinin beline sardı.
Gülümseyin, dedi.
Deklanşöre basıldı, bir daha.
Tamamdır, Elif telefona koştu, baktı, güldü. Süper.
Bakayım, dedi Hatice Hanım.
Ekranda hafif komik görünüyorlardı: önlüğüyle o, eski gömleğiyle İsmail Bey, dağınık saçıyla Emir, renkli tişörtüyle Elif. Ama hepsinin duruşunda aynı sıcaklık vardı.
Şunu bana basarsın değil mi? dedi Hatice Hanım.
Tabii, dedi Elif. Sana yollarım.
Ama telefonda, ben nasıl bastırayım? şaşırdı Hatice Hanım.
Ben yaparım, dedi Emir. Bize gelirsin, birlikte çıkarırız. Ya da sonbaharda getiririm.
Başını salladı. İçinde hiç olmadığı kadar huzur hissetti. Hepsi her şeyi anladı demek değildi bu. Daha çok tartışacaklardı. Ama bir yerde, kurallarıyla özgürlüklerinin arasında gidip gelen bir yol açılmış gibiydi.
Gece çocuklar yatınca, Hatice Hanım verandaya çıktı. Gökyüzü simsiyah, birkaç yıldız titriyordu. Ev sessizdi. Merdivende dizlerini kucaklayarak oturdu.
İsmail Bey geldi, yanına oturdu.
Yarın gidiyorlar, dedi.
Gidiyorlar, dedi.
Sessizlik.
Bak, hiç de fena değildi, dedi İsmail Bey.
Hiç de olmadı, dedi. Bir şeyler de öğrendik sanki.
Kim kime öğretti orası muamma, gülümsedi İsmail Bey.
Hatice Hanım güldü. Emirin odasının ışığı kapalıydı. Elifinki de. Odanın masasındaki telefon, şarjda duruyor olmalı, yeni güne güç topluyor.
Hatice Hanım kalkıp yavaşça kapıyı kapadı, mutfaktan geçerken kuralların asılı olduğu kağıda göz gezdirdi. Kıvrılmış köşeler, yanında bir kalem. Parmaklarıyla imzaları okşadı; seneye değiştirmek gerekecek, dedi kendine. Belki eklerler, çıkarırlar; ama aslolan yine kalacak.
Mutfağın ışığını kapatıp odasına giderken, evin nefesini, huzurunu içine çekti. Bu yazda yaşanan her şeyle, yeniye yer açan, sakin bir ev olmuştu orası.




