Geçenlerde eşime annesini yemeğe davet etmesini önerdim. O gece evimden çıkacağımı hiç bilmiyordum.
Ben hiçbir zaman olay çıkaran kadınlardan olmadım. İçimden bağırmak gelse bile, hep bir şekilde sustum. Canım yanınca bile gülümsemeyi seçtim. Bir şeylerin ters gittiğini hissetsem de sakin ol geçer boş yere kavga etmeyelim diye kendimi avuturdum.
Ama o akşam geçmedi. Ve açıkçası, bir tek cümle duymazsam yıllarca aynı yalanın içinde yaşamaya devam edebilirdim.
Her şey basit bir fikirle başladı: Akşam yemeği yapmak. Sıradan bir akşam yemeği. Ne kutlama, ne özel bir gün, ne gösterişli bir ağırlama. Sadece bir masa, evde yapılmış yemekler; maksat ailece bir araya gelmek. Rahatça sohbet edelim, biraz gülümseyelim, herkes iyi hissetsin.
Çok uzun zamandır eşimin annesiyle aramızda hep gergin bir hava vardı. Bana hiç seni sevmiyorum demedi doğrudan. Yok. O daha akıllıca, daha ince oynuyordu. Hep şu tarz şeyler söylerdi:
Eh, sen de biraz farklısın.
Ben bu yeni nesil kadınlara alışamıyorum.
Gençler çok biliyor zaten.
Hep o gülümsemeyle. Ama öyle bir gülümseme ki, içten değil, tam aksine insanı diken diken ediyor.
Ben de, Biraz daha uğraşırsam, biraz daha kibar, biraz daha sabırlı olursam düzelecek diyordum kendi kendime.
Eşim eve işten yorgun döndü, anahtarları bıraktı ve koridordan girer girmez üstünü değiştirmeye başladı.
Günün nasıl geçti? diye sordum.
Aynı işte. Karmaşa.
Sesi, rengi solmuş gibiydi. Haftalardır böyleydi.
Bu cumartesi anneni akşam yemeğine çağıralım diyorum dedim.
Durdu, bana garip bir bakışla baktı. Sanki bu lafı ondan hiç beklemiyormuşum gibi.
Neden?
Böyle hep mesafeli olmasın, diyorum ya. Sonuçta senin annen. Denemek istiyorum.
Kahkaha attı ama sıcak bir kahkaha değil. Sanki Sen hayal alemindesin! der gibi.
Sen iyice uçmuşsun.
Uçmadım, sadece normal olmasını istiyorum.
Olmaz o iş, dedi.
Önce bir deneyelim ama.
İyice omuzlarını aşağıya indirdi, bir yük daha eklenmiş gibi.
Tamam, çağır. Ama bak, olay çıkarmak yok, dedi.
O son cümle içime dokundu. Çünkü ben hiç olay çıkarmamıştım. Hep içime atmıştım.
Yine de bir şey demedim.
Cumartesi geldi. Mutfakta resmen sınava hazırlanır gibi çalıştım. Özellikle annesinin sevdiği yemekleri yaptım. Masayı özenle hazırladım. O özel günler için sakladığım mumları bile çıkardım. Hafif resmi ama abartmadan giyindim; saygımı gösteren bir kıyafet seçtim.
O gün eşim evde huzursuzdu. Sürekli salon mutfak arası dolaşıyor, buzdolabını açıp bakıyor, saate göz atıyordu.
Sakin ol dedim. Bu sadece bir akşam yemeği, Allah korusun sanki bir cenaze gibi davranıyorsun.
Sanki dünyada en saçma şeyi söylemişim gibi baktı.
Sen hiç bilmiyorsun meseleyi, dedi.
Annesi tam zamanında geldi. Ne erken, ne geç. Zil çaldığında eşim birden sertleşti, tişörtünü düzeltti, bana göz ucuyla baktı.
Kapıyı açtım.
Uzun bir pardösüyle ve kendine fazla güvenli bir tavırla içeri girdi. Beni baştan aşağı süzdü, bir an yüzüme odaklandı, gözleriyle gülümsedi.
Merhaba, dedi.
Hoş geldiniz dedim. Gelmenize sevindim.
Tam bir müfettiş gibi eve girip bakmaya başladı. Koridoru, salonu, mutfağı ve yine beni inceledi.
Güzelmiş dedi. Ev olarak.
Sanki lafı duymamış gibi davrandım.
Masaya oturduk. Şarap koydum, salata getirdim. Sohbet etmeye çalıştım, hal hatır sordum ama hep kısa, sert cevaplar alıyordum.
Ve o anda başladı…
Çok zayıfsın dedi, tam bana bakarken. Bir kadına hiç de yakışmaz.
Ben doğuştan böyleyim gülümsedim.
Yok, yok. O sinirden. Kadın sinirli olursa ya şişmanlık, ya zayıflık olur. Sinirli kadın eve huzur getirmez.
Eşim susarak izliyordu.
Ona baktım, bir şey demesini bekledim. Hiçbir şey.
Ye kızım, dedi sonra. Peri olmaya çalışmanın anlamı yok.
Bir lokma daha aldım.
Anne, yeter artık, dedi eşim ama öylesine. Koruma değil, protokol icabı.
Ana yemeği getirdim. Biraz tadına bakıp kafa salladı.
Fena değil. Benim yemeklerim gibi değil tabii ama… yenir.
Gerilmesin diye hafifçe güldüm.
Beğenmene sevindim, dedim.
Şarabından bir yudum alıp gözlerime bakarak sordu:
Gerçekten inanıyor musun, sadece sevgiyle işler yürür mü?
Öyle ansızın sordu ki afalladım.
Nasıl yani? diye cevapladım.
Sevgi. Yetiyor mu sence? Sadece sevgiyle aile olunur mu? Akıl var, çıkar var, denge var…
Hissedilir bir ağırlık yayıldı ortama.
Anlıyorum dedim. Ama biz birbirimizi seviyoruz ve üstesinden geliyoruz.
Yavaşça gülümsedi.
Öyle miymiş?
Dönüp oğluna:
Söyle bakalım, üstesinden geliyorsunuz muymuş?
Eşim hafifçe yemeğine boğuldu. Biraz öksürdü.
Geliyoruz dedi sessizce.
Ama sesi inandırıcı değil, sanki zorla söylüyordu.
Ona dik dik baktım.
Bir şey mi var? dedim dikkatle.
Elini salladı.
Yok bir şey, ye.
Tam peçetesini alırken devam etti:
Karşı değilim sana. Kötü değilsin. Ama aşk için ayrı kadın, aile için ayrı kadın var.
O an anladım. Bu yemek değil sorguydu. Eski usül hak ediyor musun? yarışmasıydı ama benim haberim yokmuş.
Ben hangisiyim? diye sordum. Ne kavga, ne kırıcı; sadece net bir merakla.
İleriye doğru eğildi.
Sen sessizken herkesin işine yararsın.
Bakıştım.
Ya sessiz olmazsam?
O zaman sorun olursun.
Bir anda ortam buz gibi kesildi. Mumlar titriyordu. Eşim tabakta çözümü arıyor gibiydi.
Gerçekten böyle mi düşünüyorsun? dedim eşime. Ben sorun muyum?
İç geçirdi.
Lütfen başlama yine.
Bu başlama tokat gibiydi.
Başlamadım, sadece soruyorum.
Huzursuzlanmaya başladı.
Ne söyleyeyim?
Gerçeği.
Annesinin sesi devreye girdi.
Her şey masada konuşulmaz.
Konuşulur dedim. Çünkü burada herkes kendini gösteriyor.
Direkt gözlerinin içine baktım.
Söyle bakalım: Sen gerçekten istiyor musun bu aileyi?
Sessizlik. Sustum, ama o sessizlik aslında büyük cevaptı.
İçimden bir düğüm sanki o an çözüldü.
Annesinin o çok üzülmüş kadın edasıyla girdi devreye:
Bak, ben sizi ayırmak istemem. Ama bir erkek evde huzur ister. Ev limandır, savaş alanı değil.
Savaş mı var? dedim. Ne savaşı?
Omuz silkti.
Yani… sen. Hep teyakkuzdasın. Hep açıklama, dertleşme peşindesin. Bu boğar insanı.
Bir daha eşime döndüm:
Bunu sen mi söyledin ona?
Kızarıp bozardı.
Yani… konuştum, sonuçta annemle dertleşebiliyorum sadece.
En acısı neydi biliyor musun? Konuşması değil, beni sorun diye anlatmasıydı.
İçimden bir yudum aldım, sustum.
Yani sen zavallısın, ben de problemin dedim.
Abartma… dedi.
Annesi daha sert girdi:
Kocam bir zamanlar dedi ki; akıllı kadın geri adım atmasını bilir.
Geri adım… dedim. Tam o sırada annesi öyle bir cümle kurdu ki, donakaldım:
Zaten burası oğlunun evi, değil mi? dedi.
Ona baktım.
Sonra eşime.
Zaman durdu.
Ne dedin az önce? dedim usulca.
Sanki hava durumu konuşuyormuş gibi tatlı tatlı güldü.
Yani evi o aldı. Onun tapusu. O önemli.
Nefesim boğazıma düğümlendi.
Sen ona, bu evin sadece senin olduğunu mı söyledin?
Eşim şaşırdı.
Öyle demedim.
Nasıl dedin peki?
Sinirlenmeye başladı.
Ne önemi var?
Var.
Neden?
Çünkü ben burada yaşıyorum. Emek verdim. Burası birlikte kurduğumuz yuva. Sen annene öyle anlatmışsın ki, sanki ben misafirim.
Annesi arkasına yaslandı.
Kızma canım, böyledir işte. Herkesin malı kendine. Erkek kendini korumalı. Kadınlar gelir gider.
O andan sonra ben artık bir kadın değil, bir insan olarak gerçeği gördüm.
Demek bana böyle bakıyorsun dedim. Gidebilecek biri olarak.
Kafasını salladı eşim.
Abartma.
Abartmıyorum, aynen bu, dedim.
Sandalyeden kalktı.
Tamam yeter! Her şeyi büyütüyorsun.
Büyütmüyorum. Annenim yüzüme, geçici biri olduğumu söylüyor, sen de sessiz kalıyorsun.
Annesi hafif kırgın kalktı.
Ben öyle bir laf etmedim.
Ettiniz. Hem sözünüzle, hem tavrınızla, hem gülüşünüzle.
Eşim devreye girdi:
Ne olur, biraz sakinleş.
Sakinleş.
Hep bu.
Aşağılanınca sakinleş.
Değerim yokmuş gibi hissedince sakinleş.
Açıkça yalnız olduğumu gördüğümde yine sakinleş.
Ayağa kalktım. Sesim kısık ama kararlı.
Tamam. Sakinleşeceğim.
Yatak odasına geçip kapıyı kapattım.
Yatağa oturup sessizliğe kulak verdim. Hafif konuşmalar geliyordu. Annesi kendi kazandı gibi rahat konuşuyordu.
Sonra duyduğum en beter şey geldi:
Bak, işte görüyorsun… Dengesiz işte. Aileye uygun değil.
Eşim ses çıkarmadı.
O anda yıkılan kalbim değildi.
Umudumdu.
Kalktım. Dolabı açtım, bir çanta aldım. Sakin sakin ihtiyaçlarımı toplamaya başladım, elim titrerken bile hareketlerim tamdı.
Salona çıktığımda sustular.
Eşim şaşkın baktı.
Ne yapıyorsun?
Gidiyorum.
O nasıl söz? Nereye gideceksin?
Bana sorun demeyecek bir yere.
Annesi sırıttı.
Madem öyle istiyorsan…
Ona ilk kez hiç korkmadan baktım.
O kadar da sevinmeyin. Kaybettiğimden değil, bu oyunda artık olmayacağım için gidiyorum.
Eşim yaklaşmak istedi.
Hadi yapma…
Dokunma. Şu an değil.
Sesim buz gibiydi.
Yarın konuşuruz.
Hayır. Bugün konuştuk. Masada. Sen de seçimini yaptın.
Rengi soldu.
Ben seçmedim.
Seçtin. Sessiz kalarak.
Kapıyı açtım.
O sırada, Burası benim evim! dedi.
Döndüm.
İşte sorun burada. Evi silah gibi kullanıyorsun.
Sustu.
Dışarı çıktım.
Hava buz gibiydi. Ama ilk kez bu kadar rahat nefes aldım.
Merdivenlerden inerken düşündüm:
Her ev yuva olmaz.
Bazen sadece katlanmak zorunda kaldığın bir yer olur.
O anda anladım: Bir kadının en büyük zaferi, biri onun için uğraştığında değil; kendini seçtiğinde olur.
Sen olsan ne yapardın? Bu aileyi kurtarmak için kalanlardan mı olurdun, yoksa daha o gece kapıyı çekip gidenlerden mi?




