Bana Felçli Bir Kız Gerekmiyor! – Dedi Gelin ve Gitti… Ama Sonra Olanları Hayal Bile Edemezdi… Küçük Bir Anadolu Köyünde Yaşayan Emekli Dedem Deniz Dayı, Hafta Sonları Biraz Beyazını Yudumlayan, En Büyük Hayali Hep Safkan Bir Kangal Sahibi Olmak Olan Biriydi. Haydan Geldiği Söylenirdi, Ama Ne Deniz Mi, Ne Dayı Mı Kimse Bilmezdi; Herkes Ona Böyle Seslenir, O Hiç Düzeltmezdi. Bahçede Çapalayıp Akşamları Evin Önündeki Bankta Eski Günleri Anlatırdı, Gençler De Çoğu Zaman Yanına Gelir, Köyün Eski Hikayelerini Dinlerdi. Deniz Dayı Eşini Yıllar Önce Kaybetmişti. Gülnaz Hanım Kalp Hastasıydı, Doktorlar Onu Doğum Yapmaması İçin Uyarmıştı Ama O İnat Etti, Bir Oğul Verdi Deniz Dayı’ya, Sonra Daha Da Hastalandı. Deniz Dayı Eşini Çok Severdi, Onun İçin Her İşe Koşar, Bir Süt Poşetini Bile Ona Taşıttırmazdı: “Yasak! – Doktorlar Söyledi!” Çocuğuna Kendi Baktı, Yemekleri Yaptı. Gülnaz ise üzülür dururdu: “Ayıp Oluyor, Kadınlar Dalga Geçiyor, Evde Hiçbir İş Yapmıyorum, Her Şey Adama Kaldı!” Ama Kadınlar Kıskanırdı: “Ay Gülnaz, Senin Deniz Dayı’yı Bir Günlüğüne Bize Kiralasana, Senin Hayatını Yaşamak Nasıl Bir Şeymiş Görelim!” Gülnaz Hafifçe Gülümserdi. O Gülümsemeyle de Hayattan Göçüp Gitti. Deniz Dayı Onu Sabah Soğuk Bulunca Üç Gün Ağladı, Sonra Kendini Oğluna Verdi. Oğlunun Ergenliği Zor Geçti, Askerden Dönünce Erken Evlenen Oğlan, Olduğu Şehirde Kaldı. Deniz Dayı Tamamen Yalnız Kaldı Ama Gençlerle Sohbetten Hiç Vazgeçmedi. Bir Torunu Olduğunda Ailesini Hep Misafirliğe Bekledi, Fakat Gelmediler. İşten vakit bulamadılar, bir türlü yol düşmedi; Torunu ancak fotoğraflarla görebildi. Bir gün köy ahalisi fark etti ki, Deniz Dayı kara bulut gibi dolaşıyor, ne gülüyor ne sohbete katılıyor, evinin önüne bile çıkmaz oldu. Sordular, öğrendiler: Oğlunun karısı telgrafla ailece kaza geçirdiklerini iletmiş; torunu hastanede ağır yaralı, oğul ise vefat etmiş. Köylüler tüm kalbiyle acısına ortak oldular ama hangi söz yardımcı olabilirdi ki?.. Taziyeler aldı, ama içi hiç rahatlamadı. En çok torununa üzülüyordu – 15 yaşında bir kız hastanede komada yatıyor, yaşamak için çok gençti. Gelinden ise daha hiç haber yoktu; mektup yazmıyor, telefona cevap vermiyor. Torununun durumu nedir, bilmek istiyordu… Fotoğraflardan bildiği kadarıyla, gençliğinde Gülnaz Hanım’a çok benzerdi torunu. Deniz Dayı, hiç görmediği torununu sevmekten geri durmuyordu. Zaten tam torununun yaşadığı şehre gitmek için hazırlık yaparken, evinin önüne bir araba yanaştı. İçinden sedye getirildi. Oğlunun karısı ani bir şekilde içeri girip, torunu sedyeyle adeta savurup, divana bırakıp çekip gitti. Kız tamamen felçliydi. “Böyle bir kızı istemiyorum! Ben hâlâ evlenip, sağlıklı bir çocuk doğurabilirim! Hem ben bakıcı değilim!” diye bağırıp kapıyı kapattı. “Sen de annesi olamazsın zaten!” diye arkasından seslendi Deniz Dayı. O an anladı ki, bu kadın yüzünden oğul ailesiyle hiç gelmemiş. Böyle bir karıyla misafirliğe değil, pazara bile gitmek zor. “Nasıl oldu da oğlum bu kadına düştü?” diye düşündü; ama artık sormanın bir anlamı yoktu. Oğlunun karısının bir gün kızını reddedeceğine bilse mezarında bile ters dönerdi. Artık torunuyla baş başa kaldılar. Kız tamamen felçliydi, ama Deniz Dayı evde çalışmaya alışkın olduğu için bakım konusunda sıkıntı yaşamadı. Ondan sonra tek amacı torununu iyileştirmek oldu. Doktorlar umudu kesip hastaneden çıkarmıştı; yaşaması bile mucizeydi. Artık imkanlar halk reçeteleri ve şifacılara kalmıştı. Köyde şifacı yoktu, en yakın olan ise uzaklardaydı. Felçli kızı oraya götürmek mümkün değildi, şifacı yaşlı çünkü ev ziyaretine gitmiyor. Her hafta şifacıya gitti, bitkiler getirdi; onları kullanarak torununa baktı. Bir yıl geçti, kız ne kolunu ne bacağını oynatabildi, ancak kütük gibi yatıyordu. Doğru düzgün konuşamazdı, anlaşılmaz sesler çıkarırdı. Bazen bir tek damla yaş süzülürdü yanaklarından. O anlarda Deniz Dayı’nın yüreği bölünürdü. Torununun anne-babasına hasret olduğunu sandı, kitaplar okudu, uzun uzun konuştu ama kız karşılık veremezdi. İkisinin de hali zordu. Bir akşam beklenmeyen bir olay oldu; Deniz Dayı, hasta torununun yatağı başında otururken, eve sarhoş bir genç grubu daldı. Meğerse kapıyı açık unutmuştu. Diskodan dönen çete, evde felçli bir kız olduğunu biliyormuş. İçeri dalıp : “Dede, kaldır bakalım torununun battaniyesini, bacaklarını aç, aramızda kura çekelim, ilk kim eğlenecek!” dediler. “Allah aşkına, daha 15 yaşında!” diye karşı çıktı Deniz Dayı. “Bi dur hele, önce dişimi fırçalayayım!” dedi ve mutfağa koştu, yer altı mahzenini açarak “Tut!” diye bağırdı… Bir anda dev Kangal Mukhtar fırladı! Sağlı sollu serserileri pantolonlarından yakaladı; başlıca olanın neredeyse hayalarını koparıyordu! Diğerlerine de şortlarını yırtıp köyün meydanında çıplak popolarıyla kovaladı. Mukhtar, arkasından zıplayıp onları sınır köyüne kadar kovaladı. Köy halkı gülmekten öldü. Deniz Dayı odaya döndü; torunu yatakta oturmuş pencereye doğru bağırıyor: “Mukhtar! Mukhtar! Dede, tut ne olur kaçmasın!” O anda Deniz Dayı gözyaşlarına boğuldu. O günden sonra torunu toparlanmaya başladı, kısa zamanda yürüdü. Ya şifacının ilaçları etki etti, ya köpeğin koruması şoka soktu bilemem, ama kız anlatmaya doyamadı. Bunca sene sustuğunun acısını çıkardı. Köpeğin nereden geldiğini sorarsınız; çok basit. Kangal Mukhtar oğlunun köpeğiydi, felaket sonrası anne ne kızı ne köpeği istemedi, ikisini birden evden çıkardı. Arabayla getirdiği sırada köpeği de getirmiş, ama Deniz Dayı’ya bir şey dememişti. Eve veda ederken köpeğin kapıda beklediğini görüp aldı içeri. Mukhtar Deniz Dayı’ya vefalı dost oldu. O serseriler gelince bodrumdaydı, çünkü yaz çok sıcaktı. Köpeği serinlesin diye bodrumda tutardı, akşam güneş batınca salardı. O akşam üşendiği için daha erken salmamış. Mukhtar yukarıda olsaydı zaten o serseriler eve bile giremezdi. Sonrasında torunu, ağlarken köpeğini özlediği için ağladığını söyledi. Dede köpeği normalde içeri salmazdı, torunu bu yüzden hasret kalmış ama konuşamıyordu. Mukhtar, hıyanetçilere haddini bildirdi, küçük sahibinin yüzünü sevinçle yaladı. Üçü birlikte yaşamaya başladılar: Deniz Dayı, torunu ve köpek Mukhtar… Anne ise bir daha hiç ses etmedi. Cevapsız Kalan Sevginin Gücüyle Hayata Tutunmanın, Anadolu Dayanışmasının ve Bir Sadık Kangalın Müthiş Hikayesi

BENİM KÖRPE KIZIMI İSTEMİYORUM dedi gelin ve kapıyı çarpıp gitti…
Oysa bilseydi daha neler olacaktı…

Yıllar önce, Anadolunun bir köyünde, sıradan yaşlı bir adam yaşardı. Adı herkesçe Yaşar Emmiydi. Ha adı, ha lakabı, kimse bilmezdi ama herkes ona öyle seslenirdi; o da kimseyi düzeltmezdi. Haftalarda bir, gümüş gibi rakısından bir kadeh içer, oturduğu tahta bankta eski günlerini yad ederdi. Bazen köyün gençleri de yanına gelip, Hele anlat eskilerden! diye başına üşüşürlerdi.

Yaşar Emmi yıllar önce hanımını toprağa vermişti. Hanımıydı, adı da Nefise. Kalbi hastaydı. Doktorlar ona asla çocuk doğurmamasını söylese de o muhakkak bir evlat isterdi. Bir oğlan dünyaya getirdi, ardından hastalığı iyice arttı. Yaşar Emmi, eşini çok severdi. Evdeki her işi o yapardı; marketten yoğurdu bile hanımına taşıtmadı hiç. Yasak! derdi, Doktorlar söyledi!

Bebekle de kendi ilgilendi, yemeğini hazırladı, sabahladı başında. Nefise ise üzülürdü:
Ayıp bana, derdi. Kadınlar dalga geçecek! Hiç iş yapmıyorum, bütün yük adamda
Ama kadınlar dalga geçmezdi, aksine kıskanırdı:
Nefise, bir gün şu Yaşar Emmiyi kiralasak da bir gün senin gibi yaşasak!
Nefise gülümserdi; işte o tebessümle gitti bu dünyadan. Yaşar Emmi sabahına baktığında hanımı buz kesmişti. Günlerce ağladı, sonra da oğlunu büyütmeye koyuldu.

Oğlu on dört yaşına girince zorlu dönemi başladı. Askerden dönünce genç yaşta evlendi ve hizmet ettiği şehirde kaldı. Böylece Yaşar Emmi tek başına kaldı köyde; ama hiç yılmadı, yine gençlerle sohbete devam etti.

Oğlunun bir kızı oldu. Hep onları bekledi; bir türlü gelmezlerdi. Ya iş, ya başka bir mesele Torununu sadece fotoğraflarda görebildi.

Bir gün köylüler, Yaşar Emminin karamsar olduğunu, hiç eskisi gibi gülmediğini, kapısındaki bankta bile oturmadığını fark ettiler. Sordular, öğrendiler ki bir telgraf almış: Gelini haber vermiş, ailece trafik kazası geçirmişler. Torunu hastanede ağır durumda, oğlu ise vefat etmiş.

Tüm köy yaşlı adamın acısına yandı, ama böyle bir felakette ne teselli ne söz fayda ederdi?
Yaşar Emmi taziyeleri aldı, ama içindeki acı bir nebze azalmadı. Oğlunun kaybı ağırdı, ama torunun durumuna daha çok yanardı. Hastanede yatıyor, komada gencecik bir kız. Yaşar Emminin ruhu ezilmişti.

Bir de, gelinden sonra hiç haber yoktu. Kadın ne mektup yazardı, ne telefona bakardı. Torununun hali nasıl, nasıl haber alacak? Hiç görmese de fotoğraflardan torununu severdi; gençken Nefiseye benzetirdi.

Gitmek üzereyken, tam işini ayarlamışken bir araba eve yanaştı. İçinden sedye indirdiler. Ardından bir kadın girdi, Yaşar Emmi bir an tanıyamadı ama gelin olduğunu anladı. Sonra sedyede torunu, adeta halı gibi atıp gittiler.

Kız felçli! Hiç böyle evlat istemem. Zamanım genç, yeniden evlenirim, sağlıklı bir çocuk doğururum! dedi gelin.
Ama ben doktor değilim ki! diyecek oldu Yaşar Emmi.
Doktora da gerek yok. Hiçbir faydası yok ondan! Ona bakıcı lazım. İstemiyorsan göm diri diri, ben hayatımı mahvetmem. Ben bakıcı değilim! dedi gelin ve hızla çıktı.

İnsan annesi değil mi? diye bağırdı arkasından Yaşar Emmi.

O an anladı ki oğlu böyle bir kadın yüzünden hiç gelmemişti köye. Böyle biriyle, misafir olmaya bile utanırsın. Oğluna bu kadın nasıl denk geldi dersin ama artık sormanın bir anlamı yoktu. Bilseydi kızından böyle vazgeçeceğini, herhalde mezarında ters dönerdi. Böyle kaldı Yaşar Emmi torunuyla baş başa.

Kızın durumu gerçekten berbattı. Felçliydi. Ama Yaşar Emmi alışkındı bakmaya, ev işine Nihayet hayatında bir amaç olmuştu; torununu iyileştirmek!

Doktorlar torundan ümidini kesmiş, hastaneden çıkarmıştı. Nasıl yaşadığına şaşırıyorlardı. Artık sadece şifalı otlar ve ocak bacılar kalmıştı. Köyde ocak bacı yoktu, en yakın olanı da çok uzaktaydı. Felçli birini oraya götürmek mümkün değildi, yaşlı kadın da asla evinden çıkmazdı. Ne yapacağına karar veremedi

Her hafta giderdi uzak ocak bacıya. O kadın ona torun için otlar, sıvılar verirdi. Onlarla tedavi etti torununu. Bir yıl geçti, kızda değişiklik yoktu; ne elini oynatır, ne ayağını, konuşamaz, sadece anlamsız mırıldanırdı.

Bazen yaşlı adam, torununun yanaklarında yaş süzüldüğünü fark ederdi. O anlarda Yaşar Emminin yüreği parçalardı. Torununun anne ve babasını özlediğini düşünüp uzun uzun ona kitaplar okur, sohbet ederdi; ama kız cevap veremezdi. İkisinin de yükü ağırdı.

Bir akşam, beklenmedik bir şey oldu. Yaşar Emmi, her zamanki gibi hasta yatağının başında otururken, bir grup genç sarhoş eve girdi. Meğerse kapıyı açık unutmuşmuş. Diskodan dönerlerken, köyde felçli kız olduğunu bilirlermiş. Bir tanesi içlerinden, Şunu bir eğlenelim, hem hareket edemiyorsa karşı koyamaz! demiş. Kapıyı ittiler, açıldı.

Hadi dede! Çek kızın üstünden örtüyü, bacaklarını aç! Şimdi kura çekeceğiz, birinci kim olacak… dedi en sarhoş olan.
Aman ha! Daha çocuk o, 15 yaşında! dedi yaşlı adam.
Dur hele! Bir dişlerimi fırçalayayım! dedi Yaşar Emmi, hızlıca mutfağa koştu, bodrum kapağını açıp Tut! diye bağırdı!

O anda, bodrumdan dev gibi bir Kangal köpeği fırladı! Sağdan soldan gençleri paçalarından ısırmaya başladı! En baştakinin neredeyse her şeyini koparıyordu; diğerlerinin pantolonu yırtıldı. O gençler çıplak popoları ile köyde kaçarken köylüler güldü, Kangal peşlerinden sonuna kadar kovaladı.

Yaşar Emmi odaya döndü, torunu yatakta doğrulmuş, pencereye bağırıyordu:
Karabaş! Karabaş! Tut şunları, dedecim! Kaçırma hepsini!…

O anda yaşlı adamın gözleri doldu. İşte o gün torunu iyileşmeye başladı. Zamanla yürümeye başladı. Ne ocak bacının otu, ne köpekten gelen korku; ama konuşmaya başladı, susacağı kadar yıllar susmuştu. Peki Karabaş köpek nereden mi geldi? Cevabı kolay: Kangal Karabaş oğlunun köpeğiydi. Felaketten sonra bahtsız gelin, hem kızından hem köpekten kurtulmak istemiş.

Beraberce getirmişti, ama yaşlı adama tek söz etmemişti. Gelin ayrılınca, Yaşar Emmi kapıyı kapatmaya giderken baktı ki köpeğin biri kapıda oturuyor; sıska, gözü acı dolu, neredeyse inek gibi ağlıyor. Oğlunun köpeği olduğundan haberi yoktu. Köpeği sokağa atamadı; sahiplendi.

Köpek, yaşlı adama sadık kaldı. O akşam bodrumda oturuyordu çünkü yaz aşırı sıcaktı. Yaşar Emmi gündüz bodruma koyar, akşam güneş çekilince çıkarırdı. O gece çıkarmaya vakit bulamamıştı. Yoksa Karabaş yukarıda olsaydı, o gençler eve giremeyecekti.

Sonra torunu anlattı: Ağladığında, gözyaşı yanaklarından akınca, aslında hep köpeği özlüyormuş. Dedesi köpeği bahçede tutuyordu, odaya almıyordu hiç. Kız ise içine atmış, dedesine söyleyememiş.

Karabaş serserileri kovduktan sonra koşa koşa geri döndü, torununun yüzünü sevinçle yaladı. Meğer o da küçük hanımını çok özlemiş. Böylece üç kişi kaldılar bu dünyada: Yaşar Emmi, torunu Elif ve Karabaş. Annesinden ise bir daha tek bir haber duymadılar.

Rate article
Lifequest
Bana Felçli Bir Kız Gerekmiyor! – Dedi Gelin ve Gitti… Ama Sonra Olanları Hayal Bile Edemezdi… Küçük Bir Anadolu Köyünde Yaşayan Emekli Dedem Deniz Dayı, Hafta Sonları Biraz Beyazını Yudumlayan, En Büyük Hayali Hep Safkan Bir Kangal Sahibi Olmak Olan Biriydi. Haydan Geldiği Söylenirdi, Ama Ne Deniz Mi, Ne Dayı Mı Kimse Bilmezdi; Herkes Ona Böyle Seslenir, O Hiç Düzeltmezdi. Bahçede Çapalayıp Akşamları Evin Önündeki Bankta Eski Günleri Anlatırdı, Gençler De Çoğu Zaman Yanına Gelir, Köyün Eski Hikayelerini Dinlerdi. Deniz Dayı Eşini Yıllar Önce Kaybetmişti. Gülnaz Hanım Kalp Hastasıydı, Doktorlar Onu Doğum Yapmaması İçin Uyarmıştı Ama O İnat Etti, Bir Oğul Verdi Deniz Dayı’ya, Sonra Daha Da Hastalandı. Deniz Dayı Eşini Çok Severdi, Onun İçin Her İşe Koşar, Bir Süt Poşetini Bile Ona Taşıttırmazdı: “Yasak! – Doktorlar Söyledi!” Çocuğuna Kendi Baktı, Yemekleri Yaptı. Gülnaz ise üzülür dururdu: “Ayıp Oluyor, Kadınlar Dalga Geçiyor, Evde Hiçbir İş Yapmıyorum, Her Şey Adama Kaldı!” Ama Kadınlar Kıskanırdı: “Ay Gülnaz, Senin Deniz Dayı’yı Bir Günlüğüne Bize Kiralasana, Senin Hayatını Yaşamak Nasıl Bir Şeymiş Görelim!” Gülnaz Hafifçe Gülümserdi. O Gülümsemeyle de Hayattan Göçüp Gitti. Deniz Dayı Onu Sabah Soğuk Bulunca Üç Gün Ağladı, Sonra Kendini Oğluna Verdi. Oğlunun Ergenliği Zor Geçti, Askerden Dönünce Erken Evlenen Oğlan, Olduğu Şehirde Kaldı. Deniz Dayı Tamamen Yalnız Kaldı Ama Gençlerle Sohbetten Hiç Vazgeçmedi. Bir Torunu Olduğunda Ailesini Hep Misafirliğe Bekledi, Fakat Gelmediler. İşten vakit bulamadılar, bir türlü yol düşmedi; Torunu ancak fotoğraflarla görebildi. Bir gün köy ahalisi fark etti ki, Deniz Dayı kara bulut gibi dolaşıyor, ne gülüyor ne sohbete katılıyor, evinin önüne bile çıkmaz oldu. Sordular, öğrendiler: Oğlunun karısı telgrafla ailece kaza geçirdiklerini iletmiş; torunu hastanede ağır yaralı, oğul ise vefat etmiş. Köylüler tüm kalbiyle acısına ortak oldular ama hangi söz yardımcı olabilirdi ki?.. Taziyeler aldı, ama içi hiç rahatlamadı. En çok torununa üzülüyordu – 15 yaşında bir kız hastanede komada yatıyor, yaşamak için çok gençti. Gelinden ise daha hiç haber yoktu; mektup yazmıyor, telefona cevap vermiyor. Torununun durumu nedir, bilmek istiyordu… Fotoğraflardan bildiği kadarıyla, gençliğinde Gülnaz Hanım’a çok benzerdi torunu. Deniz Dayı, hiç görmediği torununu sevmekten geri durmuyordu. Zaten tam torununun yaşadığı şehre gitmek için hazırlık yaparken, evinin önüne bir araba yanaştı. İçinden sedye getirildi. Oğlunun karısı ani bir şekilde içeri girip, torunu sedyeyle adeta savurup, divana bırakıp çekip gitti. Kız tamamen felçliydi. “Böyle bir kızı istemiyorum! Ben hâlâ evlenip, sağlıklı bir çocuk doğurabilirim! Hem ben bakıcı değilim!” diye bağırıp kapıyı kapattı. “Sen de annesi olamazsın zaten!” diye arkasından seslendi Deniz Dayı. O an anladı ki, bu kadın yüzünden oğul ailesiyle hiç gelmemiş. Böyle bir karıyla misafirliğe değil, pazara bile gitmek zor. “Nasıl oldu da oğlum bu kadına düştü?” diye düşündü; ama artık sormanın bir anlamı yoktu. Oğlunun karısının bir gün kızını reddedeceğine bilse mezarında bile ters dönerdi. Artık torunuyla baş başa kaldılar. Kız tamamen felçliydi, ama Deniz Dayı evde çalışmaya alışkın olduğu için bakım konusunda sıkıntı yaşamadı. Ondan sonra tek amacı torununu iyileştirmek oldu. Doktorlar umudu kesip hastaneden çıkarmıştı; yaşaması bile mucizeydi. Artık imkanlar halk reçeteleri ve şifacılara kalmıştı. Köyde şifacı yoktu, en yakın olan ise uzaklardaydı. Felçli kızı oraya götürmek mümkün değildi, şifacı yaşlı çünkü ev ziyaretine gitmiyor. Her hafta şifacıya gitti, bitkiler getirdi; onları kullanarak torununa baktı. Bir yıl geçti, kız ne kolunu ne bacağını oynatabildi, ancak kütük gibi yatıyordu. Doğru düzgün konuşamazdı, anlaşılmaz sesler çıkarırdı. Bazen bir tek damla yaş süzülürdü yanaklarından. O anlarda Deniz Dayı’nın yüreği bölünürdü. Torununun anne-babasına hasret olduğunu sandı, kitaplar okudu, uzun uzun konuştu ama kız karşılık veremezdi. İkisinin de hali zordu. Bir akşam beklenmeyen bir olay oldu; Deniz Dayı, hasta torununun yatağı başında otururken, eve sarhoş bir genç grubu daldı. Meğerse kapıyı açık unutmuştu. Diskodan dönen çete, evde felçli bir kız olduğunu biliyormuş. İçeri dalıp : “Dede, kaldır bakalım torununun battaniyesini, bacaklarını aç, aramızda kura çekelim, ilk kim eğlenecek!” dediler. “Allah aşkına, daha 15 yaşında!” diye karşı çıktı Deniz Dayı. “Bi dur hele, önce dişimi fırçalayayım!” dedi ve mutfağa koştu, yer altı mahzenini açarak “Tut!” diye bağırdı… Bir anda dev Kangal Mukhtar fırladı! Sağlı sollu serserileri pantolonlarından yakaladı; başlıca olanın neredeyse hayalarını koparıyordu! Diğerlerine de şortlarını yırtıp köyün meydanında çıplak popolarıyla kovaladı. Mukhtar, arkasından zıplayıp onları sınır köyüne kadar kovaladı. Köy halkı gülmekten öldü. Deniz Dayı odaya döndü; torunu yatakta oturmuş pencereye doğru bağırıyor: “Mukhtar! Mukhtar! Dede, tut ne olur kaçmasın!” O anda Deniz Dayı gözyaşlarına boğuldu. O günden sonra torunu toparlanmaya başladı, kısa zamanda yürüdü. Ya şifacının ilaçları etki etti, ya köpeğin koruması şoka soktu bilemem, ama kız anlatmaya doyamadı. Bunca sene sustuğunun acısını çıkardı. Köpeğin nereden geldiğini sorarsınız; çok basit. Kangal Mukhtar oğlunun köpeğiydi, felaket sonrası anne ne kızı ne köpeği istemedi, ikisini birden evden çıkardı. Arabayla getirdiği sırada köpeği de getirmiş, ama Deniz Dayı’ya bir şey dememişti. Eve veda ederken köpeğin kapıda beklediğini görüp aldı içeri. Mukhtar Deniz Dayı’ya vefalı dost oldu. O serseriler gelince bodrumdaydı, çünkü yaz çok sıcaktı. Köpeği serinlesin diye bodrumda tutardı, akşam güneş batınca salardı. O akşam üşendiği için daha erken salmamış. Mukhtar yukarıda olsaydı zaten o serseriler eve bile giremezdi. Sonrasında torunu, ağlarken köpeğini özlediği için ağladığını söyledi. Dede köpeği normalde içeri salmazdı, torunu bu yüzden hasret kalmış ama konuşamıyordu. Mukhtar, hıyanetçilere haddini bildirdi, küçük sahibinin yüzünü sevinçle yaladı. Üçü birlikte yaşamaya başladılar: Deniz Dayı, torunu ve köpek Mukhtar… Anne ise bir daha hiç ses etmedi. Cevapsız Kalan Sevginin Gücüyle Hayata Tutunmanın, Anadolu Dayanışmasının ve Bir Sadık Kangalın Müthiş Hikayesi