Yine Ona mı Gidiyorsun? — Yine ona mı gidiyorsun? Marina sorusunu zaten cevabını bilerek sordu. Demir sinirli bir şekilde başını kaldırmadan evden çıkmak için üstünü giydi, anahtarına, telefonuna ve cüzdanına göz attı. Her şey tamamdı. Artık çıkabilirdi. Marina bir kelime bekledi. Belki bir “özür dilerim” ya da “hemen dönerim”. Fakat Demir yalnızca kapıyı açıp çıktı. Kilit hafifçe, neredeyse kibarca döndü. Sanki sahibinden özür diliyordu. Marina pencereye yaklaştı. Alt kattaki soluk ışıklarla aydınlanan apartman avlusunda tanıdığı bir silueti kolayca buldu. Demir hızla, kararlı adımlarla ilerliyordu. Gidiyor. Ona. Asuman’a. Yedi yaşındaki kızları Su’ya. Marina alnını soğuk cama yasladı. …En başından beri biliyordu aslında neye razı olduğunu. Tanıştıklarında Demir daha evliydi. Sadece formalite, bir damga, ortak bir ev – ve bir çocuk. Ama o, Asuman’la yaşamıyordu. Bir oda tutmuş, sadece kızı için eve uğruyordu. “Bana ihanet etti,” demişti Demir. “Affedemedim. Boşanıyorum.” Ve Marina inanmıştı. Allahım, ne kadar da kolay inanmıştı. Çünkü inanmak istemişti. Çünkü aptalca, çaresizce âşık olmuştu – on yedi yaşındaki bir genç kız gibi. Kafedeki randevular, saatler süren telefon konuşmaları, yağmur altında apartmanın önünde ilk öpüşmeleri… Demir ona bakarken sanki Marina dünyadaki tek kadınmış gibi hissediyordu. Boşanma. Düğünleri. Yeni bir ev, ortak hayaller, gelecek konuşmaları… Ve sonra başladı. Önce telefonlar: “Demir, Su hasta, hemen ilaç getir.” “Demir, evde musluk bozuldu, ne yapacağımı bilmiyorum.” “Demir, kızın ağlıyor, seni görmek istiyor – şimdi gel.” Demir her defasında apar topar gidiyordu. Marina anlamaya çalıştı. Sonuçta çocuk kutsaldır. Kızları annesiyle babasının ayrıldığından suçlu değil. Tabii ki yanında olmalı, yardımcı olmalı. Bazen Marina’ya kulak verir, eski eşine sınır koymaya çalışırdı. Ama Asuman hemen taktik değiştirirdi. “Hafta sonu gelme. Su seni görmek istemiyor.” “Arama, onu üzüyorsun.” “Sordu, ‘Babam niye bizi bıraktı?’ Cevap veremedim.” Ve Demir her seferinde yıkılıyordu. Yeni bir ‘acil’ isteğe karşı durmaya çalıştığında Asuman kanayan yerinden vuruyordu. Bir hafta sonra, Su annesinin sözlerini tekrarlamaya başlıyordu: “Bizi sevmiyorsun. O kadını seçtin. Seni görmek istemiyorum.” Yedi yaşında bir çocuk bunları kendi başına uyduramazdı. Demir bu konuşmalardan sonra yıkılmış, suçlu, sönük gözlerle dönüyordu. Ve yine eski eşinin ilk çağrısında koşuyordu – sırf kızı yüzünü çevirmesin, yabancı gibi soğuk bakmasın diye. Marina anlıyordu. Gerçekten anlıyordu. Ama artık yorulmuştu. Demir’in silueti apartman köşesinden kayboldu. Marina pencereden ayrıldı, alnını ovuşturdu – camda kızarıklık kalmıştı. Boş ev üstüne çöküyordu. Saat neredeyse gece yarısıydı, anahtar sessizce kilide döndüğünde. Marina mutfakta, önünde artık soğumuş bir çay bardağıyla oturuyordu. Hiç dokunmamıştı bile – sadece yüzeyinde yayılan koyu zarını izliyordu. Üç saat. Üç saat boyunca beklemişti, merdiven boşluğundaki her sese kulağını kabartarak. Demir sessizce girdi, montunu çıkarıp askıya astı. Adımlarında belli bir suçluluk vardı, fark edilmeden geçmeye çalışan biri gibi hareket ediyordu. — Bu sefer ne oldu? Marina bile sorunun ne kadar sakin çıktığına şaşırdı. Üç saat boyunca bu cümleyi prova etmişti, gece yarısında tüm duyguları içinden yanıp gitmişti sanki. Demir bir saniye sustu. — Kombi bozuldu. Tamir etmem gerekiyordu. Marina yavaşça bakışlarını kaldırdı. Kapıdan mutfağa girmeye cesaret edemeden duruyordu. Marina’nın arkasındaki karanlık pencereye bakıyordu. — Sen kombi tamir etmeyi bilmiyorsun ki. — Usta çağırdım. — Oradayken mi beklemen gerekiyordu? Buradan da çağırabilirdin. Telefonda? Demir kaşlarını çattı, ellerini kavuşturdu. Yoğun ve rahatsız bir sessizlik oluştu. — Belki hâlâ onu seviyorsundur? Şimdi bakışlarını Marina’ya yöneltti. Sert, öfke dolu, kırılmış bir bakışla. — Ne saçmalıyorsun ya? Her şeyi kızım için yapıyorum! Su için! Asuman’ın ne alakası var? Mutfadaki sandalyeyle beraber Marina istemsizce geri çekildi. — Benimle birlikte olmaya karar verdiğinde biliyordun böyle olacağını. Çocuğum var, orada olmam gerekecek. Ne istiyorsun şimdi? Her Su’nun yanına gidişimde kavga mı çıkaracaksın? Boğazı düğümlendi. Marina sert, gururlu bir şeyler söylemek istedi ama gözleri acıdı, yanağından bir damla süzüldü. — Sanmıştım… — tıkandı, yutkundu. — Sanmıştım ki, en azından beni seviyor gibi yapacaksın. Hiç olmazsa numara yapacaksın. — Marina, yeter artık… — Yoruldum! — sesi bir çığlığa dönüştü, kendisi de sesinden korktu. — İkinci değil! Üçüncü sırada olmak yakıyor artık! Eski karından, onun kaprislerinden, gece yarısı bozulan kombisinden sonra! Demir elini kapı pervazına vurdu. — Ne istiyorsun benden?! Kızımı bırakmamı mı? Ona gitmememi mi? — Bir kez olsun beni seçmeni istiyorum! — Marina ayağa kalktı, bardak sallandı, çay masaya taştı. — Bir kez “hayır” de! Bana değil – ona! Asuman’a! — Senin kaprislerinden yoruldum! Demir montunu aldı, kapıya yöneldi. — Nereye gidiyorsun? Cevap yerine kapı çarptı. Marina mutfakta öylece durdu, çay masadan linolyuma damlıyordu, kulaklarında çınlayan sözlerle kalakaldı. Telefonuna sarılıp Demir’in numarasını çevirdi. Bir çalma, iki, üç. “Aradığınız kişi şu anda cevap veremiyor.” Bir kez daha. Sonra bir kez daha. Sessizlik. Marina yavaşça sandalyeye oturdu, telefonu göğsüne bastırdı. Nereye gitmişti? Ona mı? Yine ona mı? Yoksa gece karanlığında öfkeli, kırgın dolanıyor mu? Bilmiyordu. Bu bilmemek her şeyden kötüydü. Gece bitmek bilmedi. Marina yatakta oturdu, elinde telefon – ekran bazen kararıyor, bazen ışıldıyor. Numara çevirdi, sesleri dinledi, kapattı. Mesaj yazdı: “Neredesin?” Sonra bir tane daha: “Lütfen cevap ver.” Sonra bir tane daha: “Korkuyorum.” Gönderdi – her mesajda tek bir gri tık beliriyordu. Teslim edilmedi. Ya da teslim edildi, ama okunmadı. Ne fark eder ki aslında? Saat dörde yaklaştığında Marina artık ağlamıyordu. Gözyaşları bitmiş, içeride bir yerde kurumuştu, yerini garip bir boşluğa bırakmıştı. Kalktı, yatakta ışığı açtı, dolabı açtı. Yeter. Artık yeter. Valizi yukarıdaki raflarda buldu; tozlu, etiketi kopmuş, eski bir yolculuktan kalma. Marina yatağa attı, bir şeyleri toplamaya başladı. Kazaklar, pantolonlar, iç çamaşırları. Ayırmadan, düşünmeden – erişebildiği ne varsa tıkıştırdı. Ona umursamıyorsa, Marina da umursamayacak. Dönünce boş bir eve gelsin. Marina’yı arasın, mesajlar atsın – ama Marina okumayacak. O da anlasın. Sabah altıda Marina antredeydi. İki valiz, omuz çantası, montunu aceleyle ve yamuk düğmelemiş. Elinde anahtar demeti. Kendi anahtarını çıkarıp komodine bırakması gerekiyordu. Parmakları titredi. Demeti çekiştirdi, tırnağıyla uğraştı, ama anahtarı kenardan çıkartamıyordu, elleri titriyor, gözlerinde yine yaşlar doluyordu; nereden geliyordu ki daha gözyaşı… — Kahretsin! Anahtarlar yere düştü, karoya çarptı. Bir saniye, iki… Sonra Marina valizin üstüne çöktü, kendini kollarıyla sardı, hıçkırarak ağlamaya başladı. Yüksek sesle, çirkin bir şekilde, tıpkı çocukken annesinin vazosunu kırıp dünyanın başına yıkıldığını sanırken olduğu gibi ağladı. Kapının açıldığını duymadı. — Marina… Demir önünde diz çöktü, soğuk antre fayansına. Üstünden gece şehri ve duman kokusu geliyordu. — Marina, özür dilerim. Ne olur affet. Başını kaldırdı. Yüzü yaşlı, şişmiş, rimeli silinmişti. Demir sakin sakin ellerini tuttu. — Annemdeydim. Tüm gece. Bana öyle bir fırça çekti ki… Kısaca aklımı başıma getirdi. Marina sustu. Bakıyordu ama inanıp inanmamayı bile bilmiyordu. — Asuman’a dava açacağım. Su ile görüşmelerimi resmi olarak mahkemeden talep edeceğim. Artık manipüle edemeyecek, kızımın beynini yıkamayacak. Demir’in elleri Marina’nın avuçlarını sıkıca kavradı. — Ben seni seçiyorum, Marina. Duyuyor musun? Seni. Sen benim ailemsin. Yüreğinde bir yer titredi. Tüm gece yok etmek istediği inatçı, küçük bir umut filizlendi. — Gerçekten mi? — Gerçekten. Marina gözlerini kapattı. Bir kez daha Demir’e inanacak. Son kez. Sonrası kader…

Yine ona mı gidiyorsun?

Meral, bu soruyu sorarken cevabı zaten biliyordu. Doğukan başını kaldırmadan küçük bir kafa salladı. Montunu giydi, ceplerini kontrol etti anahtarlar, telefon, cüzdan. Hepsi tamamdı. Artık çıkabilirdi.

Meral bekledi. Belki bir kelime Özür dilerim ya da Yakında dönerim. Ama Doğukan hiçbir şey söylemedi. Kapıyı açtı ve çıktı. Kapı kilidi de usulca şıkırdadı, neredeyse ev sahibi için özür diler gibiydi.

Meral pencereye yanaştı. Aşağıdaki apartman bahçesi loş sokak lambalarıyla aydınlanıyordu ve Meralın gözünden tanıdık bir siluet kaçmadı. Doğukan hızlı ve kararlı adımlarla ilerliyordu. Yolu biliyordu. Ona. Asumana. Yedi yaşındaki kızları Seline.

Meral alnını soğuk cama yasladı.

Zaten biliyordu. En başından neye razı olduğunu biliyordu. Tanıştıklarında Doğukan hâlâ evliydi. Resmi olarak. Kimlikte damga, ortak ev, çocuk. Ama Asumanla yaşamıyordu ayrı bir oda tutmuş, kızını görmek için uğruyordu.

O bana ihanet etti, demişti o zaman Doğukan. Affedemedim. Boşanma davasını açtım.

Meral inanmıştı. Allahım ne kolay inanmıştı! Çünkü inanmak istemişti. Çünkü aşık olmuştu hem de ergen gibi, gözü kara. Kafede buluşmalar, saatler süren telefon konuşmaları, apartmanın önünde yağmurda ilk öpüşme. Doğukan ona öyle bakıyordu ki Meral, kendini evrendeki tek kadın sanmaya başlamıştı.

Boşanma Düğünleri Yeni ev, ortak planlar, gelecek hayalleri
Sonra işler değişti.

Başta telefonlar. Doğan, Selin hastalandı, ilaç getir. Doğan, mutfak musluğu patladı, ne yapacağım bilmiyorum. Doğan, kızımız ağlıyor, seni istiyor, hemen gel!

Doğukan anında çıkıp gidiyordu. Her seferinde.

Meral anlamaya çalışıyordu. Çocuk kutsaldır. Kızın suçu yok, anne babası ayrıldı diye. Elbette yanında olmalı, yardım etmeli.

Bazen Doğukan onu dinliyor, eski eşine mesafe koymaya çalışıyordu.
Ama Asuman hemen taktik değiştiriyordu.

Hafta sonu gelme. Selin seni görmek istemiyor.
Arama, moralini bozuyorsun.
Baba neden bizi terk etti diye sordu. Bilemiyorum ne diyeceğimi.

Ve Doğukan dağılıyordu. Her defasında. Bir kere hayır demeye çalışsa Asuman tam noktadan vuruyordu. Bir hafta sonra Selin annesinin cümlelerini tekrar ediyordu: Bizi sevmiyorsun. Başka bir teyzeyi seçtin. Seni görmek istemiyorum.

Yedi yaşındaki çocuk bunu kendi başına uyduramazdı.

Doğukan bu konuşmalardan sonra eve döndüğünde bitkin, suçlu ve sönük oluyordu. Sonra, ilk çağrıda yine Asumana koşuyordu Hayır demeye cesaret edemiyor, Selinin onu yabancı, soğuk gözlerle izlememesini istiyordu.
Meral anlıyordu. Gerçekten anlıyordu.

Ama artık yorulmuştu.

Doğukanın silueti apartman köşesinde kayboldu. Meral pencereden ayrıldı, alnını ovuşturdu camdan kırmızımsı bir iz kalmıştı.
Boş ev ağırlık yapıyordu.

Saat neredeyse gece yarısını gösterirken, kilitten anahtar döndü.
Meral mutfakta, önünde çoktan soğumuş çay fincanı. Hiç dokunmamış sadece üstünde koyu bir zar oluşmasını izlemişti. Üç saat Üç saat boyunca, her merdiven sesiyle irkilerek beklemişti.

Doğukan sessizce girdi, montunu çıkarıp askıya astı. Gizlice geçmek isteyen bir öğrenci gibi temkinli hareket ediyordu.

Bu kez ne oldu?

Meral, sorunun ne kadar sade çıktığına kendisi de şaştı. Cümleyi üç saat boyunca prova etmiş, gece yarısında tüm duygular içini yakıp kül etmişti.
Doğukan bir saniye sustu.

Sıcak su şofben bozuldu. Tamir ettim.

Meral yavaşça başını kaldırdı. Kapı eşiğinde ayakta duruyordu, mutfağa girmeye çekiniyordu. Meralin arkasındaki karanlık pencereye boş boş bakıyordu.

Sen şofben tamir etmeyi bilmezsin ki.
Usta çağırdım.
Beklemen mi gerekti? Meral fincanı kenara itti. Buradan arayamaz mıydın? Telefonla?

Doğukan kaşlarını çattı, kollarını kavuşturdu. Sıkıntılı bir sessizlik oluştu. Kalın, tatsız.

Hala onu mu seviyorsun yoksa?

İşte şimdi baktı. Sert, öfkeli, kırgın bir bakış.

Ne saçmalıyorsun! Hepsini Selin için yapıyorum! Selin için! Konunun Asumanla alakası yok!

Mutfağa adımını attı; Meral, sandalyesini geri çekerek istemsizce geri kaçtı.

Beni seçtiğinde zaten biliyordun, oraya gitmem gerekeceğini. Bir kızım olduğunu. Şimdi ne? Her defasında bana kız mı atacaksın, kızımı görmeye gidince?

Boğazı düğümlendi. Meral cevap vermek isterken, öfke yerine gözleri yandı ve yanağından ilk gözyaşı süzüldü.

Ben tıkandı, boğazında düğüm. Ben en azından beni sevdiğini göster diye ummuştum. Rol bile yapsan olurdu.

Meral, ne olur artık
Ben çok yoruldum! sesi bir çığlıkla patladı, Meral bile ürktü. İkinci değil üçüncü sırada Senin eski eşin, onun kaprisi, yolda geceyarısı bozulan şofbenler!

Doğukan kapı çerçevesine avucunu vurdu.

Ne istiyorsun benden? Kızımı yüzüstü bırakmamı mı? Onu görmeyeyim mi istiyorsun?
Beni bir kez olsun seçmeni istiyorum! Meral ayağa kalktı, fincan devrildi, çay masaya taştı. Bir kez hayır de! Bana değil, ona! Asumana!

Yeter artık bu kaprisler!

Doğukan döndü, montunu askıdan kaptı.

Nereye?

Cevap yerine kapı çarptı.

Meral mutfağın ortasında dikildi, çay masadan linolyuma damlıyordu, kulakları zonkluyordu. Telefonunu kaptı, Doğukanın numarasını çevirdi. Bir iki üç tuş sesi. Aradığınız kişi cevap vermiyor.

Tekrar. Ve tekrar.

Sadece sessizlik.

Meral yavaşça sandalyeye çöktü, telefonu göğsüne bastırdı. Nereye gitti? Ona mı, tekrar ona mı? Yoksa İstanbul gece yarısı sokaklarında, öfkeli ve üzgün yürüyerek mi dolaşıyor?
Bilmiyordu. Bilmeme duygusu daha çok yakıyordu.

Gece uzadıkça uzadı.

Meral oturma odasında, telefon elinde ekran kapanıyor, yeniden aydınlanıyor. Tekrar arıyor, tuş sesleri, kapatıyor. Mesaj yazıyor; Neredesin? Sonra bir tane daha: Lütfen cevap ver. Son olarak: Korkuyorum. Gönderiyor ve her mesajın altında yalnızca gri bir tik beliriyor. Teslim edilmemiş. Ya da teslim edilmiş ama okunmamış. Hangisinin önemi var ki

Sabah dördü bulunca gözyaşı da bitti. İçinde bir boşluk, uğultulu bir çöl kaldı. Kalktı, yatak odası ışığını yaktı, dolabı açtı.

Yetti artık.

Yeter.

Bavul, üst raflarda, tozlu ve çıkmış etiketiyle oradaydı. Meral yatağın üstüne fırlatıp, içine eşyaları tıkmaya başladı. Kazaklar, kotlar, iç çamaşırları. Ayırmadan, seçmeden eline ne geçtiyse. Ona aldırmazsa, Meral de aldırmayacak. Döndüğünde boş bir ev bulsun. Arasın, mesaj atsın ama Meral bunların hiçbirini görmesin.

Anlasın bakalım nasıl oluyormuş

Sabah altıda Meral antredeydi. İki bavul, çapraz takılmış bir çanta, montunun düğmeleri yamuk bir ucu aşağıda. Elindeki anahtar demetini süzdü. Kendi anahtarını çıkarıp konsolun üstüne bırakmalı.

Parmakları söz dinlemiyordu.

Meral anahtar halkasını çekiştirdi, tırnağıyla uğraştı ama anahtar çıkmadı, elleri titriyordu, gözlerinde yine yaş kabarıyordu ya bu sefer neden, nasıl ağlıyordu ki?

Allah kahretsin!

Anahtar demeti yere düştü, fayansa çarptı. Meral bir iki saniye baktı sonra bavulun üstüne çöktü, kendini kucakladı ve hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Çocukken annesinin vazosunu kırıp dünyanın sonu gelmiş gibi ağladığı gibi.

Kapının açıldığını duymadı.

Meral

Doğukan önünde diz çöktü, tam soğuk antre fayansına. Üstünden gece kokusu ve tütün yayılıyordu.

Meral, ne olur affet. Özür dilerim.

Başını kaldırdı. Yüzü ıslak, şişmiş, rimel kara akmış. Doğukan onun ellerini nazikçe kendi avuçlarına aldı.

Annemdeydim, bütün gece. Öyle bir fırça, öyle bir hesap çarpık gülümsedi. Akıl başıma geldi anlayacağın.

Meral sustu. Bir yandan ona bakıyor, bir yandan inanıp inanmamayı düşünüyordu.

Asumanı dava edeceğim. Selinle görüşmeler için resmi takvim isteyeceğim. Noterden, mahkemeden. Artık bu manipülasyonlara, kızımı bana karşı çevirmesine son verecek.

Doğukanın parmakları Meralin ellerini daha sıkı kavradı.

Seni seçiyorum Meral. Duyuyor musun? Seni. Sen benim ailemsin.

Meralin göğsünde bir şey kımıldadı. Bütün gece kökten sökmeye çalıştığı, inadına yeşeren minik bir umut.

Gerçek mi?
Gerçek.

Meral gözlerini kapattı. Doğukana inanacak. Son kez. Sonrası Allah kerimMeral gözlerini açtığında, Doğukan hâlâ orada, elleriyle onun ellerini koruyordu. Bavulun fermuarı yarı açıktı, eski hayatının eşiğinde bekliyordu. O an, içindeki fırtınanın ortasında, Meral hayatının ilk defa kendi kararını verebildiğini hissetti.

Yavaşça ayağa kalktı, bavulu yerine koydu. Anahtarları kavradı, sonra konsolun üstüne bıraktıama, gitmek için değil. Bavulun fermuarını kapadı, çantayı koltuğun üstüne fırlattı. Doğukana döndü, gözleri hâlâ yaşlı ve yorgun, ama kararlılıkla dolu.

Peki, dediklerini ona da söyleyeceksin. Tabii bana da… Yemin et, yarım kalmayacak.

Doğukan başını salladı; bu sefer az konuşuyordu, gereksiz açıklamalar yoktu. Sadece kollarını açtı. Meral, tereddütle ama istekle içine sığındı. Yılların yükü omuzlarından bir anlığına indi.

Sabah oluyordu. Pencereden ince bir gün ışığı sızdı, antreyi ve bavulu silip geçerek, Meralın yüreğinde yeni bir sayfa açtı. Geçmişin gölgeleri hâlâ duvardaydı ama ilk defa, umut biraz daha ağır bastı.

Meral hafifçe güldü, Doğukanın omzuna başını koydu.

Hadi dediklerini tut bakalım

Ve birlikte, taze bir günün sesiyle salonun kapısından içeri süzüldüleryeniden, belki sevdanın gerçekten iki kişilik olabileceği bir hayata doğru.

Rate article
Lifequest
Yine Ona mı Gidiyorsun? — Yine ona mı gidiyorsun? Marina sorusunu zaten cevabını bilerek sordu. Demir sinirli bir şekilde başını kaldırmadan evden çıkmak için üstünü giydi, anahtarına, telefonuna ve cüzdanına göz attı. Her şey tamamdı. Artık çıkabilirdi. Marina bir kelime bekledi. Belki bir “özür dilerim” ya da “hemen dönerim”. Fakat Demir yalnızca kapıyı açıp çıktı. Kilit hafifçe, neredeyse kibarca döndü. Sanki sahibinden özür diliyordu. Marina pencereye yaklaştı. Alt kattaki soluk ışıklarla aydınlanan apartman avlusunda tanıdığı bir silueti kolayca buldu. Demir hızla, kararlı adımlarla ilerliyordu. Gidiyor. Ona. Asuman’a. Yedi yaşındaki kızları Su’ya. Marina alnını soğuk cama yasladı. …En başından beri biliyordu aslında neye razı olduğunu. Tanıştıklarında Demir daha evliydi. Sadece formalite, bir damga, ortak bir ev – ve bir çocuk. Ama o, Asuman’la yaşamıyordu. Bir oda tutmuş, sadece kızı için eve uğruyordu. “Bana ihanet etti,” demişti Demir. “Affedemedim. Boşanıyorum.” Ve Marina inanmıştı. Allahım, ne kadar da kolay inanmıştı. Çünkü inanmak istemişti. Çünkü aptalca, çaresizce âşık olmuştu – on yedi yaşındaki bir genç kız gibi. Kafedeki randevular, saatler süren telefon konuşmaları, yağmur altında apartmanın önünde ilk öpüşmeleri… Demir ona bakarken sanki Marina dünyadaki tek kadınmış gibi hissediyordu. Boşanma. Düğünleri. Yeni bir ev, ortak hayaller, gelecek konuşmaları… Ve sonra başladı. Önce telefonlar: “Demir, Su hasta, hemen ilaç getir.” “Demir, evde musluk bozuldu, ne yapacağımı bilmiyorum.” “Demir, kızın ağlıyor, seni görmek istiyor – şimdi gel.” Demir her defasında apar topar gidiyordu. Marina anlamaya çalıştı. Sonuçta çocuk kutsaldır. Kızları annesiyle babasının ayrıldığından suçlu değil. Tabii ki yanında olmalı, yardımcı olmalı. Bazen Marina’ya kulak verir, eski eşine sınır koymaya çalışırdı. Ama Asuman hemen taktik değiştirirdi. “Hafta sonu gelme. Su seni görmek istemiyor.” “Arama, onu üzüyorsun.” “Sordu, ‘Babam niye bizi bıraktı?’ Cevap veremedim.” Ve Demir her seferinde yıkılıyordu. Yeni bir ‘acil’ isteğe karşı durmaya çalıştığında Asuman kanayan yerinden vuruyordu. Bir hafta sonra, Su annesinin sözlerini tekrarlamaya başlıyordu: “Bizi sevmiyorsun. O kadını seçtin. Seni görmek istemiyorum.” Yedi yaşında bir çocuk bunları kendi başına uyduramazdı. Demir bu konuşmalardan sonra yıkılmış, suçlu, sönük gözlerle dönüyordu. Ve yine eski eşinin ilk çağrısında koşuyordu – sırf kızı yüzünü çevirmesin, yabancı gibi soğuk bakmasın diye. Marina anlıyordu. Gerçekten anlıyordu. Ama artık yorulmuştu. Demir’in silueti apartman köşesinden kayboldu. Marina pencereden ayrıldı, alnını ovuşturdu – camda kızarıklık kalmıştı. Boş ev üstüne çöküyordu. Saat neredeyse gece yarısıydı, anahtar sessizce kilide döndüğünde. Marina mutfakta, önünde artık soğumuş bir çay bardağıyla oturuyordu. Hiç dokunmamıştı bile – sadece yüzeyinde yayılan koyu zarını izliyordu. Üç saat. Üç saat boyunca beklemişti, merdiven boşluğundaki her sese kulağını kabartarak. Demir sessizce girdi, montunu çıkarıp askıya astı. Adımlarında belli bir suçluluk vardı, fark edilmeden geçmeye çalışan biri gibi hareket ediyordu. — Bu sefer ne oldu? Marina bile sorunun ne kadar sakin çıktığına şaşırdı. Üç saat boyunca bu cümleyi prova etmişti, gece yarısında tüm duyguları içinden yanıp gitmişti sanki. Demir bir saniye sustu. — Kombi bozuldu. Tamir etmem gerekiyordu. Marina yavaşça bakışlarını kaldırdı. Kapıdan mutfağa girmeye cesaret edemeden duruyordu. Marina’nın arkasındaki karanlık pencereye bakıyordu. — Sen kombi tamir etmeyi bilmiyorsun ki. — Usta çağırdım. — Oradayken mi beklemen gerekiyordu? Buradan da çağırabilirdin. Telefonda? Demir kaşlarını çattı, ellerini kavuşturdu. Yoğun ve rahatsız bir sessizlik oluştu. — Belki hâlâ onu seviyorsundur? Şimdi bakışlarını Marina’ya yöneltti. Sert, öfke dolu, kırılmış bir bakışla. — Ne saçmalıyorsun ya? Her şeyi kızım için yapıyorum! Su için! Asuman’ın ne alakası var? Mutfadaki sandalyeyle beraber Marina istemsizce geri çekildi. — Benimle birlikte olmaya karar verdiğinde biliyordun böyle olacağını. Çocuğum var, orada olmam gerekecek. Ne istiyorsun şimdi? Her Su’nun yanına gidişimde kavga mı çıkaracaksın? Boğazı düğümlendi. Marina sert, gururlu bir şeyler söylemek istedi ama gözleri acıdı, yanağından bir damla süzüldü. — Sanmıştım… — tıkandı, yutkundu. — Sanmıştım ki, en azından beni seviyor gibi yapacaksın. Hiç olmazsa numara yapacaksın. — Marina, yeter artık… — Yoruldum! — sesi bir çığlığa dönüştü, kendisi de sesinden korktu. — İkinci değil! Üçüncü sırada olmak yakıyor artık! Eski karından, onun kaprislerinden, gece yarısı bozulan kombisinden sonra! Demir elini kapı pervazına vurdu. — Ne istiyorsun benden?! Kızımı bırakmamı mı? Ona gitmememi mi? — Bir kez olsun beni seçmeni istiyorum! — Marina ayağa kalktı, bardak sallandı, çay masaya taştı. — Bir kez “hayır” de! Bana değil – ona! Asuman’a! — Senin kaprislerinden yoruldum! Demir montunu aldı, kapıya yöneldi. — Nereye gidiyorsun? Cevap yerine kapı çarptı. Marina mutfakta öylece durdu, çay masadan linolyuma damlıyordu, kulaklarında çınlayan sözlerle kalakaldı. Telefonuna sarılıp Demir’in numarasını çevirdi. Bir çalma, iki, üç. “Aradığınız kişi şu anda cevap veremiyor.” Bir kez daha. Sonra bir kez daha. Sessizlik. Marina yavaşça sandalyeye oturdu, telefonu göğsüne bastırdı. Nereye gitmişti? Ona mı? Yine ona mı? Yoksa gece karanlığında öfkeli, kırgın dolanıyor mu? Bilmiyordu. Bu bilmemek her şeyden kötüydü. Gece bitmek bilmedi. Marina yatakta oturdu, elinde telefon – ekran bazen kararıyor, bazen ışıldıyor. Numara çevirdi, sesleri dinledi, kapattı. Mesaj yazdı: “Neredesin?” Sonra bir tane daha: “Lütfen cevap ver.” Sonra bir tane daha: “Korkuyorum.” Gönderdi – her mesajda tek bir gri tık beliriyordu. Teslim edilmedi. Ya da teslim edildi, ama okunmadı. Ne fark eder ki aslında? Saat dörde yaklaştığında Marina artık ağlamıyordu. Gözyaşları bitmiş, içeride bir yerde kurumuştu, yerini garip bir boşluğa bırakmıştı. Kalktı, yatakta ışığı açtı, dolabı açtı. Yeter. Artık yeter. Valizi yukarıdaki raflarda buldu; tozlu, etiketi kopmuş, eski bir yolculuktan kalma. Marina yatağa attı, bir şeyleri toplamaya başladı. Kazaklar, pantolonlar, iç çamaşırları. Ayırmadan, düşünmeden – erişebildiği ne varsa tıkıştırdı. Ona umursamıyorsa, Marina da umursamayacak. Dönünce boş bir eve gelsin. Marina’yı arasın, mesajlar atsın – ama Marina okumayacak. O da anlasın. Sabah altıda Marina antredeydi. İki valiz, omuz çantası, montunu aceleyle ve yamuk düğmelemiş. Elinde anahtar demeti. Kendi anahtarını çıkarıp komodine bırakması gerekiyordu. Parmakları titredi. Demeti çekiştirdi, tırnağıyla uğraştı, ama anahtarı kenardan çıkartamıyordu, elleri titriyor, gözlerinde yine yaşlar doluyordu; nereden geliyordu ki daha gözyaşı… — Kahretsin! Anahtarlar yere düştü, karoya çarptı. Bir saniye, iki… Sonra Marina valizin üstüne çöktü, kendini kollarıyla sardı, hıçkırarak ağlamaya başladı. Yüksek sesle, çirkin bir şekilde, tıpkı çocukken annesinin vazosunu kırıp dünyanın başına yıkıldığını sanırken olduğu gibi ağladı. Kapının açıldığını duymadı. — Marina… Demir önünde diz çöktü, soğuk antre fayansına. Üstünden gece şehri ve duman kokusu geliyordu. — Marina, özür dilerim. Ne olur affet. Başını kaldırdı. Yüzü yaşlı, şişmiş, rimeli silinmişti. Demir sakin sakin ellerini tuttu. — Annemdeydim. Tüm gece. Bana öyle bir fırça çekti ki… Kısaca aklımı başıma getirdi. Marina sustu. Bakıyordu ama inanıp inanmamayı bile bilmiyordu. — Asuman’a dava açacağım. Su ile görüşmelerimi resmi olarak mahkemeden talep edeceğim. Artık manipüle edemeyecek, kızımın beynini yıkamayacak. Demir’in elleri Marina’nın avuçlarını sıkıca kavradı. — Ben seni seçiyorum, Marina. Duyuyor musun? Seni. Sen benim ailemsin. Yüreğinde bir yer titredi. Tüm gece yok etmek istediği inatçı, küçük bir umut filizlendi. — Gerçekten mi? — Gerçekten. Marina gözlerini kapattı. Bir kez daha Demir’e inanacak. Son kez. Sonrası kader…