O sabah, kış güneşi bir türlü doğmak bilmedi; hava hâlâ loş, kar ise apartmanın önünde birikmişti. Belediyenin temizlik işçileri, ellerinde küreklerle cılız bir gürültüyle karı sağa sola savuruyordu.
Apartmanın giriş kapısı ise sanki kasıtlı olarak aralıksız çarpıyordu; sabah trafiğine yetişmeye çalışan insanlar oradan fırlayıp çıkıyordu.
Can, yani bizim meşhur kedi Can, 6. katta pencere kenarını parsellemişti. Aşağıda olup biteni kendi seçkin bakışıyla gözlemliyordu.
Evvelki hayatında Can bankacılık yapmıştı; hatta başka bir şey düşündüğü bile yoktu kafasında sadece lira işaretleri uçuşurdu.
Ama şimdi görüyor ki, tüm bu paralar, dövizler aslında hiçbir şeymiş. Hayatta asıl önemli olan sıcak bir bakış, cana yakınlık ve elbette başını sokacak bir yuva. Paraysa? O zaten icabında gelir.
Can arkaya döndü; eski püskü kanepe üzerinde, üzerinde kırmızı-beyaz pötikareli battaniyesiyle Mehtap Teyze uyuyordu. Onu bu hayata döndüren, en büyük kahramanı.
Can, usulca pencere pervazından indi ve Mehtap Teyzenin başucundaki yastığın bir köşesine kıvrıldı. Sıcacık kürküyle teyzenin başına yaslanıp, kendince şifa olmaya koyuldu.
Çünkü biliyordu – Mehtap Teyze her sabah inatçı baş ağrısıyla uyanır, şimdi ise Can başucunda elinden ne gelirse onu yapıyor.
– Canım Cancık, sen tam bir lokman hekimsin, – diye homurdandı Mehtap Teyze, hafifçe gözlerini aralayıp, kedi göbeğini başında hissedince. Yine ağrımı dindirdin vallahi, aferin sana! Hele anlat bakayım, nasıl yapıyorsun bunu?
Can patisini şöyle bir silkerek Benim için çocuk oyuncağı bu işler teyzeciğim, neler neler yaparım ben de dercesine kibirli bir poz verdi.
Fakat tam o anda, koridordan hafifçe bir homurtu yükseldi. Bu, evin müdavim köpeği Karabasın kırmızı alarm halindeydi. Karabas tam bir uslu, sadık dosttu, yıllardır Mehtap Teyzenin vakıf köpeğiydi adeta.
Ne zaman yabancı ayak sesi duysa, apartmanı başına yıkacak gibi havlamaya başlardı. Herkes bilsin isterdi, Mehtap Teyze emanet onun sorumluluğunda!
Bu yüzden de evde esas patronun kendisi olduğunu sanıyordu.
Kim bilir eskiden neydi bu Karabas? diye içinden geçirdi Can, Belki eski bir zabıta, belki de bir karakol şefidir; çok sesli, fazlaca resmi Ama olsun, belki adamın hakkıdır, daha güvende hissediyoruz!
– Benim güzel çocuklarım, iyiki varsınız valla, – diyerek biraz zorlanarak ayağa kalktı Mehtap Teyze. Şimdi size mamayı koyayım, sonra da parkta biraz hava alırız.
Ha, eğer şu emekli maaşı yakında yatarsa size tavuk da alırım!
O sihirli tavuk kelimesi duyulunca evin havası değişti.
Can hızını alamadan patileriyle kanepeyi yoğurmaya başladı, kocaman kafasını Mehtap Teyzenin incecik eline vuruyor, bir yandan da mırlıyordu. Karabas ise insanlar ne der ben de buradayım diye koca burnunu teyzenin dizine dayadı.
– Ayy bu koca kafalı da ne akıllı, kelime mi ayırt ediyorsun sen cidden? – dedi Mehtap Teyze burnunu çekip gülerek. Karabas da, Ohoo, ben daha neler biliyorum! dercesine havladı.
İşte, diye içinden geçirdi Mehtap Teyze, Bu evde ruh var, insan içinde sıcaklık buluyor. Yalnızlık da kendine yer bulamıyor tabii!
Ah bir gün göçüp gideceğim de, sonrası Allah kerim. Kim ne der, ne olur bilinmez.
Ama var ya, bana kalsa ben kedi olmak isterdim. İyi bir insan beni alır, başını okşar diye dua ederdim. Köpek olmak zordur, havlamak falan; bana ters. Sessiz insanım ben; ama kedilik bana göre! Gitsem gitsem iyi birinin yanına gitsem keşke
Of of, neler düşünüyorum, – diyerek silkinip kendine geldi Mehtap Teyze. Yaşlılık böyle işte, insanın aklına en garip şeyler düşüyor.
O sırada kedi Can bıyıklarını hafifçe oynatıp Karabasa böbürlenerek baktı: Bak, Mehtap Teyze kedi olmak istermiş, köpek değil!
Can artık düşünce okumayı da öğrenmişti, fena mı yani? Ne ayrıcalık
Vallahi, bakın şu geldiğimiz hale: İnsan bir kediyle bir köpekle dertleşiyor, onlar da dertlere çare oluyor. Olsun, olsun, hayat tam da böyle güzel işteNihayet, mutfağa doğru birlikte ilerlediler; Can kuyruğunu gururla havaya dikmiş, Karabas ise adımlarını yavaşlatarak yanından ayrılmıyordu. Mutfaktan yayılan sabah kahvesi ve taze mamaların kokusu, evin dört bir köşesine huzur gibi süzülüyordu.
Bir an için zaman yavaşladı; dışarıdaki kış gürültüsü, apartman kapısının çarpması, kar küreyen işçilerin sesleri sanki uzak bir hayale karıştı. O an, evin sıcaklığında her şey olması gerektiği gibiydi: Biraz baş ağrısı, biraz emekli maaşı kaygısı, ama bolca kahkaha, mırıldanma ve patilerin sessiz dokunuşu.
Mehtap Teyze, elini Can’ın başına koydu, Karabas’ın gözlerine baktı: Siz olmasanız ben ne yapardım? O anda, pencereden bir güneş ışığı süzüldü; soğuk kış sabahını delip, kanepeye, battaniyeye ve üç dostun üzerlerine altın renkli bir huzurla yayıldı.
Belki de hayat, tam burada, küçücük bir mutfakta, üç canın paylaştığı sımsıcak bir sessizlikte saklıydı. Ve dışarıda kar ne kadar yağarsa yağsın, Mehtap Teyzenin evi hep böyle sıcak, dost dolu ve umutla kalacaktı.
Can mırıldandı, Karabas başını usulca yere koydu. Mehtap Teyze bir fincan kahveyle pencereye yanaştı; kar tanelerini seyrederken gülümsedi.
Ve kim bilir Belki bir gün, başka bir hayatta, yine bir araya gelip, bu güzel sabahı yeniden yaşarlar. Ama şimdilik, hepsi oldukları yerde, sıcacık bir yuva olmanın mutluluğuyla, birlikte kalan zamanı doya doya sevgiyle paylaştılar.




