— Sen kimin kızısın, yavrum? ..— Gel, seni eve götüreyim, ısınırsın.— Kucağıma aldım, eve getirdim, köyde haber çabucak yayıldı.— Aman Allah’ım, Hanife, nereden buldun bu kızı?— Peki, ne yapacaksın onunla?— Hanife, aklını mı kaçırdın sen?— Sana çocuk mu kaldı? Nasıl bakacaksın? Yer gıcırdadı — yine düşündüm, tamir etmek lazım ama bir türlü fırsat olmuyor. Masaya oturdum, eski günlüğümü çıkardım; yapraklar sararmış ama mürekkep hatıralarımı saklıyor. Dışarıda kar savuruyor, huş ağacı pencereye vuruyor sanki misafirliğe gelmek ister gibi. — Ne diye gürültü ediyorsun? — diyorum ona. — Bekle az daha, bahar gelir. Tabii, ağaçla konuşmak tuhaf, ama tek başına yaşayınca her şey canlanıyor insana. O korkunç zamanlardan sonra dul kaldım — İsmail’im şehit oldu. Son mektubu hâlâ bende, sararmış, köşe bucakta yıpranmış — defalarca okudum. Yakında döneceğini, beni sevdiğini, mutlu olacağımızı yazmıştı… Bir hafta sonra kara haber geldi. Çocuk vermedi Allah, belki de hayırlısı — o senelerde karnı doyurmak zordu. Kooperatif başkanı Hüseyin Bey hep teselli ederdi: — Üzülme Hanife. Daha gençsin, yeniden evlenirsin. — Bir daha evlenmem, — derdim. — Bir kere sevdim yeter. Kooperatifte sabah akşam çalıştım. Ekip başı Kazım Bey bağırırdı arada: — Hanife Hanım, eve git artık, akşam oldu! — Yetişirim, — derdim. — Ellerim çalıştıkça ruhum ihtiyarlamaz. Küçücük bir hayvanatım vardı — keçim Meryem, benim kadar inatçı. Beş tavuk — sabahları herkesten önce uyandırırdı. Komşu Kadriye takılırdı: — Sen hindi mi oldun? Tavukların herkesten önce ötüyor! Bahçem vardı — patates, havuç, pancar. Sonbahar turşu, salça, mantar konserve yapardım. Kışın bir kutu açınca, yaz eve yeniden gelirdi sanki. O günü dün gibi hatırlıyorum. Mart ayı, soğuk, nemli. Sabah çiseleyen yağmur akşama don yaptı. Odun toplamak için ormana gittim — soba yanmalı. Kış fırtınasından sonra çok kırık dal vardı. Bir demet topladım, eski köprüden geçerken ağlama sesi duydum. İlk başta rüzgardır sandım ama çocukça ağlayan biri vardı. Köprünün altına indim, baktım — küçük bir kız, çamura batmış, elbisesi ıslak ve yırtık, gözleri korkudan kocaman. Beni görünce sustu, sadece titredi. — Sen kimin kızısın, yavrum? — dedim, ürkmesin diye yavaşça. Konuşmadı, gözlerini kırptı. Dudakları mor, elleri şişmiş, kızarmış. — Donmuşsun, — daha çok kendi kendime. — Gel, seni eve götüreyim, ısınırsın. Kucağıma aldım — tüy gibi hafif. Şalımın içine sardım, göğsüme bastırdım. Ne anasıymış, bu çocuğu köprü altına bırakıp gitmiş diye düşündüm yol boyu. Odunları unuttum, acelem vardı. Eve kadar hiç konuşmadı, sadece boynuma sarıldı. Eve getirdim, köyde haber tez yayılır. Kadriye ilk geldi: — Aman Allah’ım, Hanife, nereden buldun bu kızı? — Köprünün altında buldum, — dedim. — Belli ki terk edilmiş. — Vah vah… — ellerini çırptı Kadriye. — Ne yapacaksın peki? — Ne olacak, bırakırım yanımda. — Aklını mı kaçırdın Hanife? Sana çocuk mu kaldı? Nasıl bakacaksın? — Allah ne verdiyse öyle bakarım, — kestirip attım. Önce sobayı harladım, su ısıttım. Kızcağız çürük içinde, zayıf, kemikleri çıkmış. Ilık suyla yıkadım, eski kazağıma sardım — çocuk kıyafeti yoktu. — Aç mısın? — dedim. Çekingence başını salladı. Dünkü çorbadan verdim, ekmek kestim. Aç ama efendi yiyor — belli ki sokak çocuğu değil, evde büyümüş. — Adın ne? Konuşmadı. Korkuyor mu, yoksa gerçekten konuşamıyor mu bilemedim. Yatağıma yatırdım, kendim sedire geçtim. Gece kalkıp kontrol ettim — kıvrılmış yatmış, uykusunda hıçkırıyor. Sabah erkenden muhtara gittim, bulduğumu bildirdim. Başkan, Mehmet Bey, ellerini iki yana açtı: — Kız kayboldu diye bir başvuru yok. Belki şehirden biri bıraktı… — Şimdi ne olacak? — Kanunen yetimhaneye gitmeli. Bugün arayacağım ilçeyi. İçim burkuldu: — Bekle biraz Mehmet Bey. Belki ailesi çıkar. Ben bakarım şimdilik. — Hanife Hanım, bir daha düşün… — Düşünecek bir şey yok. Kararlıyım. Adını Meryem koydum, annemin anısına. Ailesi dönüş yapmadı, neyse ki; ona tüm kalbimle bağlandım. Başta zordu — hiç konuşmuyordu, sadece gözleriyle evi tarıyordu. Gece korkuyla uyanırdı. Sarılırdım, saçını okşardım: — Merak etme kızım. Artık her şey iyi olacak. Eski elbiselerden ona giysi diktim. Boyadım renk renk — mavi, yeşil, kırmızı. Sade ama şen oldu. Kadriye görünce alkışladı: — Hanife, senin ellerin altın! Ben seni çapa kullanırken bilirdim! — Hayat insanı hem terzi hem bakıcı yapar, — güldüm, iltifata sevindim. Ama herkes akıllı değildi. Özellikle Makbule nine — gördükçe eliyle işaret ederdi: — Hayra alamet değil Hanife, eve terk edilmiş çocuk almak uğursuzluk getirir. Anası da hayırsızmış, yoksa bırakmazdı, elma ağacından elma… — Kes Makbule! — dedim. — Başkasının günahını sen yargılama. Kız artık benim, son sözüm. Kooperatif başkanı da önce başını salladı: — Hanife Hanım, yetimhaneye versek mi? Orada daha iyi bakarlar. — Ama kim sevecek? — dedim. — Devlet yurdunun yetimi çok zaten. Başkan da sonra yardım etmeye başladı — süt yolladı, pirinç gönderdi. Meryem zamanla çözüldü. Önce kelimeler, sonra cümleler gelmeye başladı. İlk kez güldüğünü hatırlıyorum — perde takarken sandalyeden düştüm. Yere oturdum, ah dedim, o bir başladı gülmeye; öyle neşeli ki, acım bile geçti. Bahçede yardım etti. Küçük bir çapayı verdim, onurlu bir şekilde yanımda yürüdü, taklit etmeye çalıştı. Daha çok otları bastı ama takılmadım; hayat bulmasının keyfi yeterdi. Sonra hastalık geldi — Meryem ateşe yattı. Kıpkırmızı, sayıkladı. Köyün sağlıkçısı, Ercan Bey’e koştum: — Allah rızası için yardım et! O da çaresiz: — Ne ilacı Hanife? Köyde üç adet aspirin kaldı. Bekle, haftaya belki gelir. — Haftaya mı? — bağırdım. — Yarına çıkmayabilir çocuk! İlçeye koştum, dokuz kilometre çamurda. Ayakkabım dağıldı, ayaklarım yara, ama ulaştım. Hastanede genç doktor, Murat Bey, beni bunca çamurlu görünce: — Burada bekleyin. İlaç getirdi, nasıl vereceğimi anlattı: — Para istemem, — dedi. — Yeter ki iyileştirin. Üç gün yanından ayrılmadım. Bildiğim duaları fısıldadım, kompres yaptım. Dördüncü gün ateşi geçti, gözlerini açıp fısıldadı: — Anne, su istiyorum. Anne… İlk kez öyle dedi. Ağladım, mutluluktan, yorgunluktan. Küçük eliyle gözyaşımı sildi: — Anne, ne oldu? Acıyor mu? — Hayır, — dedim, — acımıyor. Sevinçten ağlıyorum, kızım. O hastalıktan sonra bambaşka oldu; sevecen, konuşkan. Sonra okula başladı. Öğretmen övgüyle bahsetti: — Çok akıllı bir çocuk, her şeyi anında kapıyor! Köylüler alıştı, arkamdan laf etmez oldular. Makbule nine artık börek getirirdi. Özellikle Meryem soğukta ona soba yakmaya yardım edince onu iyice benimsedi. Sonradan arkadaş oldular — yaşlı huysuz ve benim kızım. Masal anlattı, örgü öğretti; bir daha ne terk edilmişlik, ne kötü kan lafı etti. Yıllar geçti. Meryem dokuz yaşında ilk kez köprüyü sordu. Akşam, ben çorap dikerken, o bez bebeğini sallıyordu. — Anne, hatırlıyor musun beni bulduğun günü? İçim cız etti ama gösteremedim: — Hatırlıyorum, kızım. — Ben de az hatırlıyorum. Soğuktu. Korkunçtu. Bir kadın ağladı, sonra gitti. Şişler elimden düştü. O devam etti: — Yüzünü hatırlamıyorum. Sadece mavi başörtüsünü. Bir de hep “Affet beni, affet…” diyordu. — Meryem… — Üzülme anne, hiç kırgın değilim. Arada hatırlıyorum sadece. Biliyor musun? İyi ki o gün beni bulmuşsun. Sımsıkı sarıldım, boğazım düğüm düğüm. Kimdi o, mavi başörtülü kadın? Hangi çaresizlik çocuğunu bırakmaya zorladı? Aç mıydı, kocası mı içiyordu? Hayatta her şey olur. Yargı bana düşmez. O gece çok düşündüm. Hayat nasıl dönüyor. Yıllarca tek başına yaşadım, hayat beni mahrum bırakıyor sandım. Meğer asıl göreve hazırlamış — terk edilen bir çocuğun kaderini değiştirmek için. Meryem o günden sonra geçmişini daha çok sordu. Hiç saklamadım, ama kırılmasın diye açıklamaya çalıştım: — Biliyor musun kızım, insan bazen öyle zor durumda kalır ki, seçenek bile kalmaz. Belki annen çok acı çekti. — Sen hiç öyle yapar mıydın? — gözlerime bakardı. — Asla, — dedim kesin. — Sen benim mutluluğum, sevinç kaynağımsın. Yıllar aktı. Meryem okulda birinciydi. Koşa koşa gelir: — Anne, anne! Bugün şiir okudum, öğretmen yetenekliyim dedi! Öğretmenimiz Ayşe Hanım sık sık konuşurdu: — Hanife Hanım, kızınız okumalı. Çok akıllı, özel yeteneği var. Bir görseniz yazdıklarını! — Nasıl okusun? — iç çekerim. — Paradan yana… — Ben hazırlayayım, ücretsiz. Harcamamak günahtır bu yeteneği. Ayşe Hanım Meryem’e kurs verdi. Akşam birlikte kitap çalışırlardı, ben ise onlara çay ve reçelli ikram ederdim; Puşkin’den, Lermontov’dan, Turgenyev’den konuşurlardı. İçim ışıdı — kızım her şeyi kapıyor, her şeyi anlıyor. Dokuzuncu sınıfta ilk defa aşık oldu — ailesiyle köye yeni taşınan sınıf arkadaşı. Çok üzüldü, deftere şiirler yazdı sakladı. Belli etmedim ama içim acıdı — ilk aşk hep acı, hep buruk olur. Liseyi bitirince öğretmenlik bölümüne başvurdu. Cebimde ne varsa verdim, inek Zeyno’yu da satmak zorunda kaldım — içim acıdı ama ne yapalım. — Anne yapma, — direndi Meryem. — İnek olmadan nasıl geçineceksin? — Alışırım kızım. Patates var, tavuklar yumurtluyor. Önemli olan senin okuman. Kabul mektubu gelince tüm köy sevindi. Kooperatif başkanı bile tebrik etmeye geldi: — Aferin Hanife! Kızını büyüttün, okuttun. Artık köyümüzde bir öğrencimiz var. Gittiği günü unutamam. Durakta otobüs bekliyoruz. Sıkı sıkı sarıldı, ağladı. — Her hafta yazacağım anne. Tatilde gelirim. — Tabii yazacaksın, — dedim, kalbim dayanmadı. Otobüs dönünceye kadar bekledim. Kadriye yanıma geldi, omzuma dokundu: — Haydi Hanife. İşi gücü var. — Kadriye, — dedim, — ben çok mutluyum. Başkalarının çocuğu öz, benimki de Allah’ın verdiği. Sözünü tuttu — sık sık yazdı. Her mektubu bayram gibi çevirdim, ezberledim. Okulunu, arkadaşlarını, şehri yazdı. Satır arası özlem doluydu. İkinci sınıfta kendi Serhat’ını buldu — tarih bölümünden. Önce mektuplarda laf arasında geçti, ama anladım, aşık olmuştu. Yaz tatilinde tanışmaya getirdi. Genç ciddi, çalışkan çıktı. Çatı örttü, çit tamir etti. Komşularla hemen kaynaştı. Akşamları oturup tarih anlattı, mest oldum. Meryem’e gözleriyle bakıyordu, sevgisi belli. Tatillerde gelince tüm köy toplandı, nasıl bir güzel oldu diye. Makbule nine, epey yaşlandı, dua etti: — Allahım, ilk başta karşı çıktım. Affet beni cahil baş. Bak ne güzel bir talih oldu! Şimdi Meryem öğretmen, şehirde çalışıyor. Çocuklarına kendi öğretmeni gibi ders veriyor. Serhat’la evlendiler, el ele yaşıyorlar. Bir de torunum var — Hanife, benim adım verildi. Hanife — küçük Meryem’in aynısı, sadece daha cesur. Geldiklerinde torunum hiç durmaz; her yere girer, her şeyi kurcalar. Seviniyorum — gürültü yapsın. Evde çocuk gülüşü yoksa, cami minaresiz gibidir. Günlüğümü yazıyorum, dışarıda yine kar savuruyor. Zemin hala gıcırdıyor, huş ağacı camı tıklıyor. Ama şimdi bu sessizlik eskisi gibi sıkmıyor. Huzur ve minnet var — her günüm, her Meryem’in gülüşüne, o eski köprüye yolumun düşmesine şükrediyorum. Masada bir fotoğraf — Meryem, Serhat ve küçük Hanife. Yanında yıpranmış bir başörtü, vaktiyle sardığım şal. Hatıra diye saklıyorum, bazen çıkarıp okşuyorum; o günlerin sıcaklığı elimde canlanıyor. Dün Meryem mektup göndermiş — tekrar hamile, bir oğlan bekliyorlar. Serhat adını İsmail koyacak, rahmetli eşimin hatırası. Kısmetse soy devam edecek, hatıralar sürecek. Eski köprüyü çoktan kaldırdılar, yeni ve beton yaptılar. Nadiren giderim oraya, ama yanından her geçişte bir dakika dururum. Düşünürüm: Bir gün, bir tesadüf, bir çocuğun ağlaması mart akşamında nelere vesile olabilir… Derler ki, kader insanı yalnızlıkla dener; sevdiklerinin kıymetini öğretmek için. Ben başka düşünürüm — kader bizi en çok ihtiyacı olanlar için hazırlar. Kan bağı önemli değil, kalbin ne dediği önemli. O gün eski köprü altında, kalbim bana doğruyu söylemiş…

Sen kimin yavrususun bakalım? … Gel seni evime götüreyim, hem ısınırsın. Kaldırdım onu kucağıma. Eve getirince mahalledeki komşular anında birikti her şey burada hemen duyulur.
Aman Allahım, Ayşe, nereden buldun bu kızı?
Ne yapacaksın şimdi bununla?
Ayşe, iyice delirdin galiba? Neyine çocuk senin? Ne verip besleyeceksin?

Yine gıcırdadı eski tahta, kaç kere dedim kendime, şu döşemeyi elden geçirmek lazım, ama bir türlü fırsat bulamıyorum. Oturdum mutfak masasına, çıkardım o eski günlük defterimi. Sayfalar sararmış tam sonbahar yaprağı gibi ama mürekkebin izi hâlâ belli. Dışarıda kar savuruyor, huysuz kavak pencereme vuruyor, sanki misafirliğe gelmek ister gibi.

Nedir bu gürültün? seslendim ağaca. Biraz sabret, bahar gelince görüşürüz.

Ağaçla konuşmak tuhaftır elbette ama insan yalnız yaşayınca odadaki sandalye dahi canlıymış gibi gelir. O kötü günlerden sonra ben dul kaldım rahmetli Mehmetim gitti. Son mektubu hâlâ durur, sararmış, köşeleri yıpranmış kaç kez okumuşumdur kim bilir. Yazmıştı, Az kaldı dönüyorum, seni seviyorum, mutlu olacağız Bir hafta sonra haberini aldım.

Allah çocuk nasip etmedi, belki de iyidir o yıllar açlık vardı. Kooperatifin başı Salih Bey teselli verirdi:

Üzülme Ayşe. Daha gençsin, evlenirsin.

Bir daha evlenmem, derdim net. Bir kere sevdim, yeter.

Kooperatifte gün doğmadan güneş batana dek çalışıyordum. Atilla Usta bağırırdı bazen:

Ayşe Hanım, eve git artık, hava karardı!

Yetişirim, derdim, eller çalıştıkça ruh yaşlanmaz.

Benim ufak bir üretimim vardı keçim Zeynep, inatçı, tam bana benzerdi. Beş tavuk; sabahları horozdan iyi uyandırırlardı. Komşu Fatma latife ederdi:

Ayşe sen hindi misin? Ne o tavukların sabah sabah cırlıyor?

Bahçeyi ekerdim patates, havuç, pancar. Bütün sebzeyi toprağımdan çıkarırdım. Sonbaharda turşu yapardım salatalık, domates, mantarı bile kavanozlarımda saklardım. Kış gecelerinde bir kavanozu açınca, evde yaz mevsimi olurdu.

O günü dün gibi hatırlıyorum. Mart ayı, soğuk ve nemli. Sabah çiselerken akşam don vurmuş. Odun toplamak için ormana gittim sobam tütmek ister. Kışın ardından kırılmış dallardan bol yığın vardı, hepsi kapış kapış. Bir bohça yaptım, dönerken köyün eski taş köprüsünü geçiyordum ki bir bakıyorum, hıçkırık sesi. Önce rüzgar yaramazlık yapıyor sandım ama yok, gayet gerçek ve çocukça bir ağlayıştı.

Köprünün altına indim minicik bir kız, üstü başı çamur, elbisesi yırtık ve sırılsıklam, gözlerde korku. Beni görünce susmuş yalnız tir tir titriyor, sanki bir yaprak.

Senin kim, tatlım? kısık sesle sordum, daha da korkmasın diye.

Cevap yok, gözleriyle bana bakıyor sadece. Dudakları mor, elleri şiş ve kıpkırmızı.

Tamamen donmuşsun, kendi kendime dedim. Gel seni eve götüreyim, ısın.

Kucağıma aldım hafif mi hafif. Kendi yazmamla sardım, göğsüme çektim. İçimden geçiriyorum zaten ne anneymiş, evladını köprü altına bırakır! Akıl alır şey değil.

Odun bohçasını sokağa bıraktım, aklımda tek kız çocuğu. Yolda bir kelime etmedi, sadece kolları soğuktan sımsıkı boynuma sarıldı.

Eve girer girmez mahalle doldu duyulmadık haber kalmaz. Fatma ilk geldi:

Ayşe, Allah aşkına, nereden buldun bunu?

Köprünün altında buldum, dedim. Sahipsiz belli ki.

Vah vah… ellerini vurdu Fatma. Ne yapacaksın bununla?

Ne yapacağım? Yanıma alacağım.

Ayşe, delirdin mi? dedi yaşlı Hatice Teyze. Ne işin var çocukla? Neyle besleyeceksin?

Allah ne verdiyse ona da yetecek, kestim cevabı.

Önce sobayı iyice yaktım, suyumu ısıttım. Kızcağız yumruk yemiş gibi mosmor; kemikleri çıkmış. Sıcakta yıkadım; eski kazaklarımdan birini giydirdim çocuk kıyafetim yoktu tabii.

Acıktın mı? sordum.

Kafasını sessizce salladı.

Dünkü çorbayı verdim, ekmek dilimledim. Hemen yedi, ama usullü belli evden gelen bir çocuk.

Adın ne senin?

Sessiz kaldı. Ya korkudan, ya konuşmayı bilmiyor.

Kendi yatağımda uyuttum, ben sedire geçtim. Gece defalarca kalktım bakmaya. Uyuyor, ama ara ara hıçkırıyor.

Sabah koşa koşa muhtarlığa gittim bulduğumu bildirmek gerek. Muhtar Veli Bey sadece kollarını açtı:

Kaybolan çocuk başvurusu yok köyde. Şehirden mi getirmiş birileri acaba…

Ne olacak şimdi?

Kanuna göre çocuk yuvasına vermen lazım. Bugün ilçeye telefon edeceğim.

Yüreğim sızladı:

Bekle Veli abi. Biraz zaman ver; belki ailesi çıkar. Şimdilik bende kalsın.

İyi düşün, Ayşe Hanım…

Düşünecek bir şey kalmadı. Kararımı verdim.

Adını Elif koydum annemin ismidir. Sanki birileri gelecek sandım ama kimse gelmedi. Allaha şükür ben ona tüm kalbimle bağlandım.

İlk zamanlar çok zordu hiç konuşmadı, sadece odanın her köşesine bakardı, bir şey ararmış gibi. Gece çığlıklarla uyanırdı, tir tir titrerdim yanında. Sıkı sıkı sarıldım:

Geçti, kızım, geçti. Bundan sonra her şey iyi olacak.

Eski elbiselerden ona giysi dikmiştim. Bez boyasıyla mavi, yeşil, kırmızı yaptım alengirli değil ama neşeli oldu. Fatma görünce şaştı:

Aaa Ayşe, senin eller altınmış meğerse! Ben seni sadece kazma kürek bilir sanırdım.

Hayat bazen insana hem dikiş hem bakıcılık öğretir, dedim, içten içe gururlanarak.

Ama mahallede herkes bu kadar anlayışlı değildi. Özellikle Hatice Teyze bizi görünce hep Tövbe estağfurullah! der:

Hayır gelmez, Ayşe! Sahipsiz çocuk eve almak uğursuzluk getirir. Anası besbelli kötüydü ki bıraktı. Elma ağacından elma…

Sus Hatice! kestim. Kimsenin günahına karışmak sana düşmez. Bu kız artık benim ve mesele burada kapanır.

Kooperatif başı başta somurtuyordu:

Düşün Ayşe Hanım, belki yuva daha iyidir? Orada beslenir, giyinir.

Peki ya sevgiyi kim verecek? dedim. Yuvada yetim mi az?

Sonra elinden geleni yaptı süt gönderdi, bulgur gönderdi.

Elif yavaş yavaş açıldı. Başta bir kelime, sonra cümle cümle konuşmaya başladı. İlk kez güldüğünü hatırlıyorum perde takarken sandalyeden düştüm, yerde acıdan kıvranırken, bir gülüş kopardı ki çocukça, cıvıl cıvıl. Canım acısı bile geçti.

Bahçede yardıma gelirdi. Eline minicik çapayı verirdim yanında ciddi ciddi dolaşır. Ama çapayla ot çıkarmak yerine toprağa gömüyordu. Hiç kızmadım yaşama sevincini görüp mutlu oldum.

Sonra bir kötü hastalık geldi kızım ateşlendi. Yatıyor, kıpkırmızı hayal görüyor. Hemen sağlık memuru Selime koştum:

Allah aşkına bir şey yap!

O ellerini açtı:

Ne ilacı, Ayşe? Tüm mahallede üç tane aspirinim var. Haftaya ilçe getirirse bakarız.

Haftaya mı? bağırdım. Yarın göçebilir bu çocuk!

Dokuz kilometre ilçeye koştum, çamur yolda ayakkabılar bitti, ayaklarım nasır doldu, ama ulaştım. Hastanede genç bir doktor, Murat Bey, bana acır gözle baktı:

Burada bekle.

İlaç verdi ve nasıl kullanacağımı anlattı:

Para almam, dedi, sen kızı iyi et yeter.

Üç gün başından ayrılmadım. Bildiğim duaları mırıldandım, kompresleri değiştirdim. Dördüncü gün ateş düştü, gözlerini açıp sessizce dedi:

Anne, su isterim.

Anne İlk kez bana öyle dedi. Ben hüngür hüngür sevinçten, yorgunluktan, hepsinden. Minicik eliyle gözyaşlarımı sildi:

Anne, neden ağlıyorsun? Acı mı?

Hayır, dedim, acı değil. Mutluluktan ağlıyorum, yavrum.

O hastalıktan sonra bambaşka oldu sevgi dolu, konuşkan. Zamanla okula da başladı öğretmeni övmelere doyamazdı:

Ayşe Hanım, maşallah çok zeki bir çocuk, fıkır fıkır!

Mahalleliler de alıştılar, arkamdan fısıldamaz oldular. Hatice Teyze bile yumuşadı sık sık börek gönderirdi. Elif, bir keresinde ona odun taşımada yardım etti kışın; yaşlı kadın belinden yattı, dermanı yoktu. Elif kendi teklif etti:

Anne, Hatice Teyze’ye gidelim mi, yalnız buz gibi kalmasın.

İkisi nasıl dost oldu huysuz nine ve benim küçük kızım. Hatice ona masal anlattı, örgü öğretti, bir daha asla sahipsiz demez oldu.

Zaman aktı. Elif dokuz yaşına geldiğinde ilk defa köprüyü sordu. Akşam oturuyoruz; ben çorap dikiyorum, o kendi bez bebeğini uyutuyor; kendi dikmiş elbette.

Anne, beni bulduğun günü hatırlıyor musun?

Yüreğim hopladı ama belli etmedim:

Hatırlamaz mıyım, kızım.

Ben de biraz hatırlıyorum. Çok soğuktu. Çok korktum. Bir kadın ağlıyordu, sonra gitti.

Şişler elimden düştü. O devam etti:

Yüzü aklımda değil. Sadece mavi yazması var. Bir de hep Affet beni, affet diyordu.

Elif’im

Düşünme anne, üzülmüyorum. Bazen hatırlıyorum sadece. Ama biliyor musun? birden güldü. İyi ki o gün sen buldun beni.

Sıkı sıkı sarıldım. Boğazıma bir düğüm. Kaç kere düşündüm kimdi acaba o mavi yazmalı kadın? Ne yaşadı da evladını köprü altında bırakacak hale geldi? Belki aç kaldı, belki kocası içti Hayat işte, kimi itham etmeye benim haddime mi!

O gece kolay kolay uyuyamadım. Hep düşündüm nasıl oluyor da hayat bir anda değişiyor? Yalnız yaşadın diye cezalandırıyor sandın ama belki de asıl hazırlıyor; bir gün köprü altında bir çocuğu bulasın diye.

Sonraki yıllarda Elif geçmişini sormaya başladı. Hiçbir şey saklamadım; yine de anlatırken özenliydim, canını yakmasın diye:

Bazen insanların çaresiz kaldığı öyle zamanlar olur ki, başka çıkış yolu yok sanır. Annen muhtemelen çok acı çekti.

Sen öyle yapar mıydın anne? gözlerime bakıyordu.

Asla, dedim güvenle. Sen benim servetim, neşemsin.

Yıllar su gibi aktı. Elif okulda bir numara. Koşarak eve gelir:

Anne, bugün tahtada şiir okudum, öğretmen Sende Allah vergisi var! dedi.

Bizim Havva öğretmen sık sık bana söylerdi:

Ayşe Hanım, bu kızım okumalı. Böylesi parlak zeka nadir. Özellikle dil yeteneği, edebiyat aşkı. Yazılarını görmelisiniz!

Nasıl okusun? iç çekerim. Paramız yok ki

Ben ücretsiz hazırlayacağım. Ziyan edemem yeteneği.

Akşamları ders çalışırlar, ben çay ve reçelle servis yaparım, onları kitap başında izlerim. Kırk yılın başı Şinasi, Namık Kemal, Yakup Kadri tartışıyorlar. İçim rahmetli, kızım her şeyi kapıyor.

Lisede Elif ilk aşkını yaşadı yeni gelen bir çocukla. Çok duygulandığı için gizli bir deftere şiirler yazıp yastık altında saklayınca, ben her şeyi sezerim tabii, ama görmezden geldim ilk aşk ayrıdır, kalbi yaralar.

Mezun olunca öğretmenliğe başvurdu. Ne birikim varsa ona verdim, bir de tavukları sattım üzülsem de, eğitim önemli.

Anne, yapma, tavuksuz nasıl idare edersin?

Olur kızım. Bahçede patates var, yumurta olur; sen oku dert etme.

Kabul mektubu gelince tüm mahalle bayram yaptı. Kooperatif başı Salih Bey bile kutladı:

Ayşe abla, ne güzel evlat yetiştirdin! Artık mahallemizde kendi öğrencimiz var.

O günü hiç unutmam; Elifi otobüse bindiriyoruz. Sıkı sıkı sarıldı, gözünden yaşlar süzüldü.

Her hafta mektup yazacağım anne. Tatilde de dönerim!

Tabii yazacaksın, dedim, yüreğim parça parça.

Otobüs gözden kayboldu, ben hâlâ durağın önünde dikiliyordum. Fatma koluma girdi:

Hadi Ayşe, işimiz gücümüz bekler.

Biliyor musun Fatma, dedim, ben çok şanslıyım. Kiminin kanından çocuk, benimki Allahtan hediye.

Sözünü tuttu hep mektup yazdı. Her biri bayram gibi. Defalarca okurum, her satır ezberimdedir. Eğitimi, arkadaşları, büyük şehri anlatırdı. Satır arası okurum; özlem, hasret hep gizli.

İkinci sınıfta Serkanı buldu o da tarih okuyordu. Mektuplarda arada adı geçince, annelik iç güdüsüyle anladım sevdi. Yazın birlikte ziyarete geldiler.

Serkan çalışkanmış, elinden iş gelir; çatı kapladı, bahçe çiti onardı. Mahalleli ile anında kaynaştı. Yaz akşamı, balkonda anlatır; asla gözünü Eliften ayırmaz. Belli ki, seviyor benim kızımı.

Tatillerde Elif gelince bütün mahalle gelir bakmaya Maşallah nasıl bir güzel olmuş derler. Hatice Teyze de artık iyice yaşlanmış; eskiye bakıp alayla:

Allah’ım, o zaman karşı çıkmıştım, ne çok yanılmışım. Affet beni, saf yaşlı. Bak, nasıl bir sevgi büyüdü!

Şimdi öğretmen oldu kent okulunda ders veriyor. Kendi çocuklarını yetiştiriyor, tıpkı kendi hocası onu büyüttüğü gibi. Serkan ile evlendi, iyi geçiniyorlar. Bir de torunum oldu hem de bana ithafen Ayşegül koydular.

Ayşegül aynen Elifin küçüklüğü gibi, sadece daha cesur. Gelince evi birbirine katar; her yere tırmanır, merak etmediği kalmaz. Ben mutluyum bırak bağırsın, oynasın. Çocuk sesi olmayan ev, biraz kasvetli cami gibi.

Şimdi oturmuş defterime yazıyorum; dışarıda yine kar savuruyor. Döşeme aynı, kavak yine pencereye vuruyor. Ama artık bu sessizlik bunaltıcı değil. İçinde huzur ve şükür var; her günüme, Elifin bir tebessümüne, beni eski köprüye sürükleyen kadere.

Masamda bir fotoğraf duruyor Elif, Serkan ve Ayşegül. Yanında da o yazma, o meşhur mavi yazma hâlâ; sanki sıcaklığı içinde. Bazen çıkarıp okşarım, o günlerin sıcaklığı geri gelir.

Dün mektup geldi Elif yine hamile, bir oğlan bekliyorlar. Serkan ismi hazır seçmiş Mehmet adını koyacaklar, rahmetliye ithafen. İşte, soy sürüyor, hafıza yaşatılacak.

O eski köprü çoktan yıkıldı, yerine beton, güvenli bir köprü kuruldu. Nadiren geçerim ama uğrarsam bir dakika durur, Bir mart akşamının sessiz bir ağlaması neler değiştirdi derim.

Diyorlar ki, kader insanı yalnızlıkla sınar ki kıymet bilsin. Ben öyle düşünmüyorum kader, bakabileceğimiz, koruyabileceğimiz insanları bulmamız için bizi hazırlar. Kan önemli değil; asıl olan kalbin sesidir. Ve benim kalbim, o eski köprüde, hiç yanılmadı.

Rate article
Lifequest
— Sen kimin kızısın, yavrum? ..— Gel, seni eve götüreyim, ısınırsın.— Kucağıma aldım, eve getirdim, köyde haber çabucak yayıldı.— Aman Allah’ım, Hanife, nereden buldun bu kızı?— Peki, ne yapacaksın onunla?— Hanife, aklını mı kaçırdın sen?— Sana çocuk mu kaldı? Nasıl bakacaksın? Yer gıcırdadı — yine düşündüm, tamir etmek lazım ama bir türlü fırsat olmuyor. Masaya oturdum, eski günlüğümü çıkardım; yapraklar sararmış ama mürekkep hatıralarımı saklıyor. Dışarıda kar savuruyor, huş ağacı pencereye vuruyor sanki misafirliğe gelmek ister gibi. — Ne diye gürültü ediyorsun? — diyorum ona. — Bekle az daha, bahar gelir. Tabii, ağaçla konuşmak tuhaf, ama tek başına yaşayınca her şey canlanıyor insana. O korkunç zamanlardan sonra dul kaldım — İsmail’im şehit oldu. Son mektubu hâlâ bende, sararmış, köşe bucakta yıpranmış — defalarca okudum. Yakında döneceğini, beni sevdiğini, mutlu olacağımızı yazmıştı… Bir hafta sonra kara haber geldi. Çocuk vermedi Allah, belki de hayırlısı — o senelerde karnı doyurmak zordu. Kooperatif başkanı Hüseyin Bey hep teselli ederdi: — Üzülme Hanife. Daha gençsin, yeniden evlenirsin. — Bir daha evlenmem, — derdim. — Bir kere sevdim yeter. Kooperatifte sabah akşam çalıştım. Ekip başı Kazım Bey bağırırdı arada: — Hanife Hanım, eve git artık, akşam oldu! — Yetişirim, — derdim. — Ellerim çalıştıkça ruhum ihtiyarlamaz. Küçücük bir hayvanatım vardı — keçim Meryem, benim kadar inatçı. Beş tavuk — sabahları herkesten önce uyandırırdı. Komşu Kadriye takılırdı: — Sen hindi mi oldun? Tavukların herkesten önce ötüyor! Bahçem vardı — patates, havuç, pancar. Sonbahar turşu, salça, mantar konserve yapardım. Kışın bir kutu açınca, yaz eve yeniden gelirdi sanki. O günü dün gibi hatırlıyorum. Mart ayı, soğuk, nemli. Sabah çiseleyen yağmur akşama don yaptı. Odun toplamak için ormana gittim — soba yanmalı. Kış fırtınasından sonra çok kırık dal vardı. Bir demet topladım, eski köprüden geçerken ağlama sesi duydum. İlk başta rüzgardır sandım ama çocukça ağlayan biri vardı. Köprünün altına indim, baktım — küçük bir kız, çamura batmış, elbisesi ıslak ve yırtık, gözleri korkudan kocaman. Beni görünce sustu, sadece titredi. — Sen kimin kızısın, yavrum? — dedim, ürkmesin diye yavaşça. Konuşmadı, gözlerini kırptı. Dudakları mor, elleri şişmiş, kızarmış. — Donmuşsun, — daha çok kendi kendime. — Gel, seni eve götüreyim, ısınırsın. Kucağıma aldım — tüy gibi hafif. Şalımın içine sardım, göğsüme bastırdım. Ne anasıymış, bu çocuğu köprü altına bırakıp gitmiş diye düşündüm yol boyu. Odunları unuttum, acelem vardı. Eve kadar hiç konuşmadı, sadece boynuma sarıldı. Eve getirdim, köyde haber tez yayılır. Kadriye ilk geldi: — Aman Allah’ım, Hanife, nereden buldun bu kızı? — Köprünün altında buldum, — dedim. — Belli ki terk edilmiş. — Vah vah… — ellerini çırptı Kadriye. — Ne yapacaksın peki? — Ne olacak, bırakırım yanımda. — Aklını mı kaçırdın Hanife? Sana çocuk mu kaldı? Nasıl bakacaksın? — Allah ne verdiyse öyle bakarım, — kestirip attım. Önce sobayı harladım, su ısıttım. Kızcağız çürük içinde, zayıf, kemikleri çıkmış. Ilık suyla yıkadım, eski kazağıma sardım — çocuk kıyafeti yoktu. — Aç mısın? — dedim. Çekingence başını salladı. Dünkü çorbadan verdim, ekmek kestim. Aç ama efendi yiyor — belli ki sokak çocuğu değil, evde büyümüş. — Adın ne? Konuşmadı. Korkuyor mu, yoksa gerçekten konuşamıyor mu bilemedim. Yatağıma yatırdım, kendim sedire geçtim. Gece kalkıp kontrol ettim — kıvrılmış yatmış, uykusunda hıçkırıyor. Sabah erkenden muhtara gittim, bulduğumu bildirdim. Başkan, Mehmet Bey, ellerini iki yana açtı: — Kız kayboldu diye bir başvuru yok. Belki şehirden biri bıraktı… — Şimdi ne olacak? — Kanunen yetimhaneye gitmeli. Bugün arayacağım ilçeyi. İçim burkuldu: — Bekle biraz Mehmet Bey. Belki ailesi çıkar. Ben bakarım şimdilik. — Hanife Hanım, bir daha düşün… — Düşünecek bir şey yok. Kararlıyım. Adını Meryem koydum, annemin anısına. Ailesi dönüş yapmadı, neyse ki; ona tüm kalbimle bağlandım. Başta zordu — hiç konuşmuyordu, sadece gözleriyle evi tarıyordu. Gece korkuyla uyanırdı. Sarılırdım, saçını okşardım: — Merak etme kızım. Artık her şey iyi olacak. Eski elbiselerden ona giysi diktim. Boyadım renk renk — mavi, yeşil, kırmızı. Sade ama şen oldu. Kadriye görünce alkışladı: — Hanife, senin ellerin altın! Ben seni çapa kullanırken bilirdim! — Hayat insanı hem terzi hem bakıcı yapar, — güldüm, iltifata sevindim. Ama herkes akıllı değildi. Özellikle Makbule nine — gördükçe eliyle işaret ederdi: — Hayra alamet değil Hanife, eve terk edilmiş çocuk almak uğursuzluk getirir. Anası da hayırsızmış, yoksa bırakmazdı, elma ağacından elma… — Kes Makbule! — dedim. — Başkasının günahını sen yargılama. Kız artık benim, son sözüm. Kooperatif başkanı da önce başını salladı: — Hanife Hanım, yetimhaneye versek mi? Orada daha iyi bakarlar. — Ama kim sevecek? — dedim. — Devlet yurdunun yetimi çok zaten. Başkan da sonra yardım etmeye başladı — süt yolladı, pirinç gönderdi. Meryem zamanla çözüldü. Önce kelimeler, sonra cümleler gelmeye başladı. İlk kez güldüğünü hatırlıyorum — perde takarken sandalyeden düştüm. Yere oturdum, ah dedim, o bir başladı gülmeye; öyle neşeli ki, acım bile geçti. Bahçede yardım etti. Küçük bir çapayı verdim, onurlu bir şekilde yanımda yürüdü, taklit etmeye çalıştı. Daha çok otları bastı ama takılmadım; hayat bulmasının keyfi yeterdi. Sonra hastalık geldi — Meryem ateşe yattı. Kıpkırmızı, sayıkladı. Köyün sağlıkçısı, Ercan Bey’e koştum: — Allah rızası için yardım et! O da çaresiz: — Ne ilacı Hanife? Köyde üç adet aspirin kaldı. Bekle, haftaya belki gelir. — Haftaya mı? — bağırdım. — Yarına çıkmayabilir çocuk! İlçeye koştum, dokuz kilometre çamurda. Ayakkabım dağıldı, ayaklarım yara, ama ulaştım. Hastanede genç doktor, Murat Bey, beni bunca çamurlu görünce: — Burada bekleyin. İlaç getirdi, nasıl vereceğimi anlattı: — Para istemem, — dedi. — Yeter ki iyileştirin. Üç gün yanından ayrılmadım. Bildiğim duaları fısıldadım, kompres yaptım. Dördüncü gün ateşi geçti, gözlerini açıp fısıldadı: — Anne, su istiyorum. Anne… İlk kez öyle dedi. Ağladım, mutluluktan, yorgunluktan. Küçük eliyle gözyaşımı sildi: — Anne, ne oldu? Acıyor mu? — Hayır, — dedim, — acımıyor. Sevinçten ağlıyorum, kızım. O hastalıktan sonra bambaşka oldu; sevecen, konuşkan. Sonra okula başladı. Öğretmen övgüyle bahsetti: — Çok akıllı bir çocuk, her şeyi anında kapıyor! Köylüler alıştı, arkamdan laf etmez oldular. Makbule nine artık börek getirirdi. Özellikle Meryem soğukta ona soba yakmaya yardım edince onu iyice benimsedi. Sonradan arkadaş oldular — yaşlı huysuz ve benim kızım. Masal anlattı, örgü öğretti; bir daha ne terk edilmişlik, ne kötü kan lafı etti. Yıllar geçti. Meryem dokuz yaşında ilk kez köprüyü sordu. Akşam, ben çorap dikerken, o bez bebeğini sallıyordu. — Anne, hatırlıyor musun beni bulduğun günü? İçim cız etti ama gösteremedim: — Hatırlıyorum, kızım. — Ben de az hatırlıyorum. Soğuktu. Korkunçtu. Bir kadın ağladı, sonra gitti. Şişler elimden düştü. O devam etti: — Yüzünü hatırlamıyorum. Sadece mavi başörtüsünü. Bir de hep “Affet beni, affet…” diyordu. — Meryem… — Üzülme anne, hiç kırgın değilim. Arada hatırlıyorum sadece. Biliyor musun? İyi ki o gün beni bulmuşsun. Sımsıkı sarıldım, boğazım düğüm düğüm. Kimdi o, mavi başörtülü kadın? Hangi çaresizlik çocuğunu bırakmaya zorladı? Aç mıydı, kocası mı içiyordu? Hayatta her şey olur. Yargı bana düşmez. O gece çok düşündüm. Hayat nasıl dönüyor. Yıllarca tek başına yaşadım, hayat beni mahrum bırakıyor sandım. Meğer asıl göreve hazırlamış — terk edilen bir çocuğun kaderini değiştirmek için. Meryem o günden sonra geçmişini daha çok sordu. Hiç saklamadım, ama kırılmasın diye açıklamaya çalıştım: — Biliyor musun kızım, insan bazen öyle zor durumda kalır ki, seçenek bile kalmaz. Belki annen çok acı çekti. — Sen hiç öyle yapar mıydın? — gözlerime bakardı. — Asla, — dedim kesin. — Sen benim mutluluğum, sevinç kaynağımsın. Yıllar aktı. Meryem okulda birinciydi. Koşa koşa gelir: — Anne, anne! Bugün şiir okudum, öğretmen yetenekliyim dedi! Öğretmenimiz Ayşe Hanım sık sık konuşurdu: — Hanife Hanım, kızınız okumalı. Çok akıllı, özel yeteneği var. Bir görseniz yazdıklarını! — Nasıl okusun? — iç çekerim. — Paradan yana… — Ben hazırlayayım, ücretsiz. Harcamamak günahtır bu yeteneği. Ayşe Hanım Meryem’e kurs verdi. Akşam birlikte kitap çalışırlardı, ben ise onlara çay ve reçelli ikram ederdim; Puşkin’den, Lermontov’dan, Turgenyev’den konuşurlardı. İçim ışıdı — kızım her şeyi kapıyor, her şeyi anlıyor. Dokuzuncu sınıfta ilk defa aşık oldu — ailesiyle köye yeni taşınan sınıf arkadaşı. Çok üzüldü, deftere şiirler yazdı sakladı. Belli etmedim ama içim acıdı — ilk aşk hep acı, hep buruk olur. Liseyi bitirince öğretmenlik bölümüne başvurdu. Cebimde ne varsa verdim, inek Zeyno’yu da satmak zorunda kaldım — içim acıdı ama ne yapalım. — Anne yapma, — direndi Meryem. — İnek olmadan nasıl geçineceksin? — Alışırım kızım. Patates var, tavuklar yumurtluyor. Önemli olan senin okuman. Kabul mektubu gelince tüm köy sevindi. Kooperatif başkanı bile tebrik etmeye geldi: — Aferin Hanife! Kızını büyüttün, okuttun. Artık köyümüzde bir öğrencimiz var. Gittiği günü unutamam. Durakta otobüs bekliyoruz. Sıkı sıkı sarıldı, ağladı. — Her hafta yazacağım anne. Tatilde gelirim. — Tabii yazacaksın, — dedim, kalbim dayanmadı. Otobüs dönünceye kadar bekledim. Kadriye yanıma geldi, omzuma dokundu: — Haydi Hanife. İşi gücü var. — Kadriye, — dedim, — ben çok mutluyum. Başkalarının çocuğu öz, benimki de Allah’ın verdiği. Sözünü tuttu — sık sık yazdı. Her mektubu bayram gibi çevirdim, ezberledim. Okulunu, arkadaşlarını, şehri yazdı. Satır arası özlem doluydu. İkinci sınıfta kendi Serhat’ını buldu — tarih bölümünden. Önce mektuplarda laf arasında geçti, ama anladım, aşık olmuştu. Yaz tatilinde tanışmaya getirdi. Genç ciddi, çalışkan çıktı. Çatı örttü, çit tamir etti. Komşularla hemen kaynaştı. Akşamları oturup tarih anlattı, mest oldum. Meryem’e gözleriyle bakıyordu, sevgisi belli. Tatillerde gelince tüm köy toplandı, nasıl bir güzel oldu diye. Makbule nine, epey yaşlandı, dua etti: — Allahım, ilk başta karşı çıktım. Affet beni cahil baş. Bak ne güzel bir talih oldu! Şimdi Meryem öğretmen, şehirde çalışıyor. Çocuklarına kendi öğretmeni gibi ders veriyor. Serhat’la evlendiler, el ele yaşıyorlar. Bir de torunum var — Hanife, benim adım verildi. Hanife — küçük Meryem’in aynısı, sadece daha cesur. Geldiklerinde torunum hiç durmaz; her yere girer, her şeyi kurcalar. Seviniyorum — gürültü yapsın. Evde çocuk gülüşü yoksa, cami minaresiz gibidir. Günlüğümü yazıyorum, dışarıda yine kar savuruyor. Zemin hala gıcırdıyor, huş ağacı camı tıklıyor. Ama şimdi bu sessizlik eskisi gibi sıkmıyor. Huzur ve minnet var — her günüm, her Meryem’in gülüşüne, o eski köprüye yolumun düşmesine şükrediyorum. Masada bir fotoğraf — Meryem, Serhat ve küçük Hanife. Yanında yıpranmış bir başörtü, vaktiyle sardığım şal. Hatıra diye saklıyorum, bazen çıkarıp okşuyorum; o günlerin sıcaklığı elimde canlanıyor. Dün Meryem mektup göndermiş — tekrar hamile, bir oğlan bekliyorlar. Serhat adını İsmail koyacak, rahmetli eşimin hatırası. Kısmetse soy devam edecek, hatıralar sürecek. Eski köprüyü çoktan kaldırdılar, yeni ve beton yaptılar. Nadiren giderim oraya, ama yanından her geçişte bir dakika dururum. Düşünürüm: Bir gün, bir tesadüf, bir çocuğun ağlaması mart akşamında nelere vesile olabilir… Derler ki, kader insanı yalnızlıkla dener; sevdiklerinin kıymetini öğretmek için. Ben başka düşünürüm — kader bizi en çok ihtiyacı olanlar için hazırlar. Kan bağı önemli değil, kalbin ne dediği önemli. O gün eski köprü altında, kalbim bana doğruyu söylemiş…