Satılan Dost: Dede Hikâyesi Ve o beni anladı! Hiç keyifli değildi, bunun aptalca bir fikir olduğunu fark ettim. Onu sattım. O bunun bir oyun olduğunu sandı, ama sonra sattığımı anladı. Zamanlar, aslında, herkes için farklı. Kimi için her şey dahil çok cömert değildir, kimine de siyah ekmekle bolca sucuk yeter. Biz de farklı farklı yaşadık, her şey başımıza geldi. O zamanlar küçüktüm. Dayım bana bir Alman kurdu yavrusu hediye etti, ben de dünyalar benim oldu sanmıştım. Yavru bana çok bağlandı, lafı yarım ağızdan anlardı, gözlerimin içine bakardı ve benden komut beklerdi. – yat, – derdim bekleyerek, o da yatardı, gözlerime sadakatle bakarak, sanki uğrunda ölecekmiş gibi. – bekle, – komut verirdim, yavru köpek hemen tombul patilerine kalkar, gözünü kırpmadan beklerdi. Ödül beklerdi, lezzetli bir lokma hayaliyle. Ama onu sevindirecek bir şeyimiz yoktu. Biz de o zamanlar açlık çekiyorduk. Böyle zamanlardı işte. Dayım, annemin kardeşi, bana köpeği hediye eden dayı Serdar bir gün şöyle dedi: – üzülme oğlum, bak ne kadar sadık ve vefalı. Sat onu bir kerelik, sonra da geri çağır, gelir nasıl olsa sana kaçar. Kimse görmez seni. Hem eline para geçer, kendine, annene ve ona birer hediye alırsın. Dinle dayını, ben doğruyu söylerim. Hoşuma gitti bu fikir. O zaman bunun yanlış olduğunu düşünmemiştim. Sonuçta yetişkin biri önerdi, şakaydı belki, hem hediye de alacaktım. Sadık’a sıcak, tüylü kulağına fısıldadım: “Seni vereceğim ama sonra çağırınca koş bana. Yabancılardan kaç gel bana.” Ve o beni anladı! Havladı, öyle yapacağını söyledi. Ertesi gün tasmasını taktım, istasyona götürdüm. Herkes bir şeyler satıyordu orada: çiçek, salatalık, elma. Trenden insanlar indi, alışveriş ve pazarlık başladı. İleri doğru çıkıp köpeği yanıma çektim. Ama kimse yaklaşmadı. Hemen herkes geçip gitti ki yüzü ciddi bir adam yaklaşıp sordu: – Ne bekliyorsun çocuk? Yoksa köpek mi satıyorsun? Hey maşallah ne güzel yavru, ben alayım bunu. Elime para koydu. Tasmayı verdim, Sadık başını salladı ve mutlu bir şekilde hapşırdı. – Hadi Sadık, git oğlum, dediğimde kulağına fısıldadım, ben seni çağıracağım, koş bana. O da adamla gitti, ben de gizlice arkasından takip ettim, nereye götürdüğünü gördüm. Akşam eve ekmek, sucuk ve şekerle geldim. Annem sertçe sordu: – Çaldın mı yoksa bunları? – Yok anne, yok, istasyonda insanlara eşya taşıdım da, verdiler. – Aferin oğlum, hadi ye, ben de yorgunum, yatacağız. Köpeği sormadı bile, ilgisi yoktu zaten. Dayım Serdar sabah uğradı, okula hazırlanıyordum ama aklım Sadık’ta, hemen koşup onu çağırmak istiyordum. – Nasıl, dedi gülerek, sattın mı dostunu? Başımı okşadı. Sustum, cevap vermedim. Zaten gece uyuyamadım, ne ekmeği ne sucuğu yiyebildim. Hiç keyifli değildi, bunun aptalca bir fikir olduğunu fark ettim. Boşuna sevmemiş annem dayı Serdar’ı. – O delidir, dinleme onu, derdi. Çantamı kaptığım gibi evden çıktım. O eve üç sokak vardı, hiç durmadan koştum. Sadık yüksek bir çitin arkasında, kalın bir ipe bağlıydı. Seslendim, ama o hüzünle bana bakıyordu, başını patilerine koymuştu, kuyruğunu sallıyordu, havlamaya çalıştı ama sesi çıkmadı. Onu sattım. O bunun bir oyun olduğunu sandı, ama sonra sattığımı anladı. Ev sahibi bahçeye çıktı, Sadık’a sertçe çıkıştı. Sadık kuyruğunu kıstı, anladım ki işimiz bitik. Akşam yeniden istasyonun yolunu tuttum, yük taşıdım. Çok para vermediler ama ihtiyacım olanı topladım. Korkarak kapıyı çaldım. Tanıdık adam açtı: – Oğlum, hayırdır ne işin var burada? – Dayı, ben fikrimi değiştirdim, bak, sana köpeğin parasını getiriyorum. Adam gözlerini kısarak baktı, sessizce parayı aldı ve Sadık’ı çözdü: – Hadi oğlum, al köpeği. O üzülüyor, ondan bekçi olmaz zaten, ama bak belki seni affetmez. Sadık üzüntüyle bana baktı. Oyun bize büyük bir ders oldu. Sonra yanıma gelip, elimi yaladı ve burnuyla karnıma dokundu. O günden bugüne yıllar geçti, anladım ki, asla, şaka bile olsa dost satılmaz. O zaman annem sevindi: – Dün yorgundum, düşünemedim, köpeğimiz nerde diye sonra aklıma geldi. Ona alışmışım ya, bizim köpeğimiz Sadık! Dayı Serdar da bir daha nadiren gelmeye başladı, şakaları pek hoşumuza gitmiyordu.

Satılan Arkadaş. Dedemin Hikâyesi

Yıllar, yıllar önceydi… Şimdi geçmişi düşündükçe yüreğimde bir sızı hissediyorum. Herkesin zamanı kendine göreydi. Kimine göre zenginlik, kimine göre sade bir dilim ekmek en büyük nimetti. Biz ise yoklukla da olsa hayatımıza devam ederdik.

O zamanlar küçücük bir çocuktum. Annemin kardeşi dayım, bana bir Kangal yavrusu getirmişti. O anki sevincimi tarif etmek imkânsız. Yavru bana öyle bir bağlandı ki, gözümün içine bakar, tek bir hareketimle ne istediğimi anlardı.

Yat, bekleterek söylerdim; o da hemen yere yatar, gözlerinde sonsuz bir sadakatle bana bakardı.
Bekle, dediğimde ise, tüyleri kabarır, kısa bacakları üzerine hızla doğrulur, ödül beklerdi. Öyle aç günlerimizdi ki, ona bir lokma verecek bir şey bulamazdım.

Dayım, adı Mehmetti, bir gün bana şöyle dedi:
Üzülme evlat, bak ne kadar akıllı ve sadık bir köpek bu! Onu sat, sonra çağırırsın, nasıl olsa geri gelir. Hem kimse bir şey anlamaz. Üstüne biraz para geçer, kendine ve ailene yiyecek alırsın. Bak benden duymuş ol, işe yarar!

O zaman bu sözü çok masumca buldum. Büyük adam söyledi diye üzerinde hiç düşünmeden aklıma yattı. Hem biraz şakadan, hem biraz yiyecek umuduyla… O gece tüylü dostumun kulağına fısıldadım:
Seni teslim edeceğim, sonra gelip çağıracağım, koşup bana gel!

Ve o da beni anladı!
Hafifçe havladı, anlaşmıştık.

Ertesi gün boynuna bir tasma taktım, elimden tutup pazara götürdüm. O zamanlar Ankara’da istasyonun etrafında herkes bir şeyler satardı; çiçek, turşu, domates… Yabancılar trenlerden iner, alışveriş yaparlardı.

Elime tasmayı aldım, köpeğimi yanımda bekletiyorum ama kimse dönüp bakmıyordu bile. Kalabalıktan neredeyse kimse kalmadı ki, yanına otuzlu yaşlarda sert bakışlı bir adam geldi:
Evlat, burada ne bekliyorsun, birini mi karşılıyorsun, yoksa yavruyu mu satacaksın? Güzel köpekmiş, alayım ben, dedi. Avcuma bir tomar Türk Lirası bıraktı.

Tasmayı ona verdim, köpeğim başını sağa sola salladı, ardından neşeyle hapşurdu.
Hadi, Dostum, git bakalım, dedim kulağına. Çağırınca gelirsin, unutma.

Peşlerinden gizlice yürüdüm, adam köpeği nereye götürdü diye meraktan çatlıyordum. Akşam eve elimde taze ekmek, ucundan alınmış sucuk ve bir kutu şekerle döndüm. Annem endişeyle sordu:
Bunları çaldın mı yoksa?

Hayır anne, istasyonda yardım ettim, o yüzden verdiler, dedim.

O gece annem bile Dosta bakmadı, aklına bile gelmedi. Dayım ertesi sabah uğradı:
Ee ne oldu, sattın mı arkadaşını? diye şaşırarak. Cevap vermedim. O gece zaten gözüme uyku girmemişti, boğazımdan bir lokma geçmemişti.

Çocuktum, kafam hep köpeğimdeydi, hemen koştum. O yeni ev, bizimkine üç sokak ötede, yüksek bir duvarın ardında kalıyordu. Dost, kalın bir iple bahçeye bağlanmış, başı önünde sessizce yatıyordu. Seslendim, uykulu gözlerle bana baktı, kuyruğunu salladı, havlamaya çalıştı ama sesi çıkmadı.

Oyun zannetti, ama satıldığını anladı.

Birden evin sahibi dışarı çıktı. Sert bir şekilde ona bağırdı. Dost, kuyruğunu bacaklarının arasına gizledi. Anladım ki, maceramız burada bitti.

Ertesi akşam, yine istasyonda yardım ettim. Az da olsa biriktirdiğim parayı aldım, eski eve gidip kapıyı çaldım. Adam kapıda belirdi:
Evlat, gene mi geldin, ne istiyorsun?

Amca, ben vazgeçtim, dedim ve sıkıca tuttuğum parayı geri uzattım. Adam gözlerini kıstı, parayı aldı ve Dostu çözdü:
Al bakalım, belli ki burada mutlu olamayacak. Ama dikkat et, sana kolayca güvenmez artık, dedi.

Köpeğim bana küskün küskün bakıyordu. Bu oyun ikimize de ders oldu. Sonra yanıma yanaştı, elimi yaladı ve başını göğsüme dayadı.

O gündür bugündür aklımdan çıkmaz; ne olursa olsun, dostlar asla parayla satılmaz, şaka bile olsa.

O gün annem de sevindi:
Dün çok yorgundum, sonra fark ettim, bizim köpek nerede diye düşündüm. Alışmışım, o da evimizin bir parçasıymış, dedi. Dosta sımsıkı sarıldı.

Dayım Mehmet ise eskisi kadar uğramaz oldu. Onun mantıksız oyunları bize göre değildi. Geriye ise güzel bir dostluk ve pişmanlık dolu bir hatıra kaldı.

Rate article
Lifequest
Satılan Dost: Dede Hikâyesi Ve o beni anladı! Hiç keyifli değildi, bunun aptalca bir fikir olduğunu fark ettim. Onu sattım. O bunun bir oyun olduğunu sandı, ama sonra sattığımı anladı. Zamanlar, aslında, herkes için farklı. Kimi için her şey dahil çok cömert değildir, kimine de siyah ekmekle bolca sucuk yeter. Biz de farklı farklı yaşadık, her şey başımıza geldi. O zamanlar küçüktüm. Dayım bana bir Alman kurdu yavrusu hediye etti, ben de dünyalar benim oldu sanmıştım. Yavru bana çok bağlandı, lafı yarım ağızdan anlardı, gözlerimin içine bakardı ve benden komut beklerdi. – yat, – derdim bekleyerek, o da yatardı, gözlerime sadakatle bakarak, sanki uğrunda ölecekmiş gibi. – bekle, – komut verirdim, yavru köpek hemen tombul patilerine kalkar, gözünü kırpmadan beklerdi. Ödül beklerdi, lezzetli bir lokma hayaliyle. Ama onu sevindirecek bir şeyimiz yoktu. Biz de o zamanlar açlık çekiyorduk. Böyle zamanlardı işte. Dayım, annemin kardeşi, bana köpeği hediye eden dayı Serdar bir gün şöyle dedi: – üzülme oğlum, bak ne kadar sadık ve vefalı. Sat onu bir kerelik, sonra da geri çağır, gelir nasıl olsa sana kaçar. Kimse görmez seni. Hem eline para geçer, kendine, annene ve ona birer hediye alırsın. Dinle dayını, ben doğruyu söylerim. Hoşuma gitti bu fikir. O zaman bunun yanlış olduğunu düşünmemiştim. Sonuçta yetişkin biri önerdi, şakaydı belki, hem hediye de alacaktım. Sadık’a sıcak, tüylü kulağına fısıldadım: “Seni vereceğim ama sonra çağırınca koş bana. Yabancılardan kaç gel bana.” Ve o beni anladı! Havladı, öyle yapacağını söyledi. Ertesi gün tasmasını taktım, istasyona götürdüm. Herkes bir şeyler satıyordu orada: çiçek, salatalık, elma. Trenden insanlar indi, alışveriş ve pazarlık başladı. İleri doğru çıkıp köpeği yanıma çektim. Ama kimse yaklaşmadı. Hemen herkes geçip gitti ki yüzü ciddi bir adam yaklaşıp sordu: – Ne bekliyorsun çocuk? Yoksa köpek mi satıyorsun? Hey maşallah ne güzel yavru, ben alayım bunu. Elime para koydu. Tasmayı verdim, Sadık başını salladı ve mutlu bir şekilde hapşırdı. – Hadi Sadık, git oğlum, dediğimde kulağına fısıldadım, ben seni çağıracağım, koş bana. O da adamla gitti, ben de gizlice arkasından takip ettim, nereye götürdüğünü gördüm. Akşam eve ekmek, sucuk ve şekerle geldim. Annem sertçe sordu: – Çaldın mı yoksa bunları? – Yok anne, yok, istasyonda insanlara eşya taşıdım da, verdiler. – Aferin oğlum, hadi ye, ben de yorgunum, yatacağız. Köpeği sormadı bile, ilgisi yoktu zaten. Dayım Serdar sabah uğradı, okula hazırlanıyordum ama aklım Sadık’ta, hemen koşup onu çağırmak istiyordum. – Nasıl, dedi gülerek, sattın mı dostunu? Başımı okşadı. Sustum, cevap vermedim. Zaten gece uyuyamadım, ne ekmeği ne sucuğu yiyebildim. Hiç keyifli değildi, bunun aptalca bir fikir olduğunu fark ettim. Boşuna sevmemiş annem dayı Serdar’ı. – O delidir, dinleme onu, derdi. Çantamı kaptığım gibi evden çıktım. O eve üç sokak vardı, hiç durmadan koştum. Sadık yüksek bir çitin arkasında, kalın bir ipe bağlıydı. Seslendim, ama o hüzünle bana bakıyordu, başını patilerine koymuştu, kuyruğunu sallıyordu, havlamaya çalıştı ama sesi çıkmadı. Onu sattım. O bunun bir oyun olduğunu sandı, ama sonra sattığımı anladı. Ev sahibi bahçeye çıktı, Sadık’a sertçe çıkıştı. Sadık kuyruğunu kıstı, anladım ki işimiz bitik. Akşam yeniden istasyonun yolunu tuttum, yük taşıdım. Çok para vermediler ama ihtiyacım olanı topladım. Korkarak kapıyı çaldım. Tanıdık adam açtı: – Oğlum, hayırdır ne işin var burada? – Dayı, ben fikrimi değiştirdim, bak, sana köpeğin parasını getiriyorum. Adam gözlerini kısarak baktı, sessizce parayı aldı ve Sadık’ı çözdü: – Hadi oğlum, al köpeği. O üzülüyor, ondan bekçi olmaz zaten, ama bak belki seni affetmez. Sadık üzüntüyle bana baktı. Oyun bize büyük bir ders oldu. Sonra yanıma gelip, elimi yaladı ve burnuyla karnıma dokundu. O günden bugüne yıllar geçti, anladım ki, asla, şaka bile olsa dost satılmaz. O zaman annem sevindi: – Dün yorgundum, düşünemedim, köpeğimiz nerde diye sonra aklıma geldi. Ona alışmışım ya, bizim köpeğimiz Sadık! Dayı Serdar da bir daha nadiren gelmeye başladı, şakaları pek hoşumuza gitmiyordu.