Fedakâr ve Görünmez Büyükanne Sendromu: Hastane Odasında Hayatını Geri Kazanan İki Türk Kadınının Hikâyesi

Kullanışlı Büyükanne

Şenay Hanım, sabahın erken saatinde odada yükselen kahkahadan uyandı. Sessizce gülmek değil, hafifçe kıkırdamak asla değil; hastane koğuşuna yakışmayacak kadar gürültülü ve arsız bir kahkaha! Ömrü boyunca bu tarz gülüşü sevememişti zaten. Yatak komşusu, telefonu kulağına dayamış, diğer eliyle sanki karşıdaki onu görebilirmiş gibi havada savuruyordu.

Hay Allah, Nazan, sen de iyisin valla! Cidden mi, bunu orada, herkesin içinde mi söyledi?

Şenay Hanım saate baktı. Yediyi çeyrek geçiyor. Kalkışa hâlâ on beş dakika var. Şu son dakikalar azıcık sessizlikte, ameliyat öncesi kafasını toparlamak için çok kıymetliydi.

Dün akşam odaya yeni geldiğinde, kadın zaten yatağında yatıyor, telefonda mesaj yazıyordu. Selamlaşıp kısa kestiler; “İyi akşamlar.””Merhaba”, hepsi bu kadar. Şenay Hanım sessizlikten memnundu. Ama şimdi tam bir panayır!

Affedersiniz, dedi, sesi kibar ama net. Biraz daha sessiz olabilir misiniz?

Kadın döndü. Yuvarlak yüz, kısa beyaz saçlar, boyanmaya üşenilmiş belli. Hastane ortamında kırmızı puantiyeli canlı bir pijama buyur buradan yak!

Aa, Nazan, sonra arayayım, burada azıcık terbiye ediliyorum galiba, dedi, telefonu kapatıp Şenay Hanıma döndü, gülümsedi. Kusura bakmayın ya! Ben Zeliha Karakoç. Siz iyi uyuyabildiniz mi? Ben ameliyat sabahı hiç uyuyamam, herkesi tek tek ararım böyle.

Ben de Şenay Yılmaz. Siz uyuyamıyorsanız, herkes uyumaz demek değil.

E ama artık siz de uyanıksınız. Zeliha Hanım göz kırptı. Neyse, fısıltı moduna geçiyorum, söz.

Hiç de fısıldamadı. Kahvaltı saatine kadar iki kere daha aradı yakınlarını, sesi gitgide açıldı. Şenay Hanım yorganı başına çekip sessiz protestoya girişti ama nafileydi.

Kızım aradı, dedi Zeliha Hanım kahvaltı sofrasında (ki ikisinin de lokması yoktu, ameliyattan dolayı). Çok üzülüyor, dertleniyor. Ben de onu teselli etmeye çalışıyorum.

Şenay Hanım sustu. Onu arayan yoktu. Zaten oğlu önceden söylemişti, sabah önemli bir toplantısı vardı. Şenay Hanım öyle yetiştirmişti zaten; iş ciddiyettir, sorumluluktur.

Zeliha Hanımı ilk önce götürdüler. Koridordan el sallayarak, hemşireyle şakalaşarak gitti. Şenay Hanım, aman şu ameliyattan sonra başka odaya alsalar keşke, diye geçirdi içinden.

Sıra ona geldiğinde, narkozu yine ağır geçirmişti. Gözlerini açınca mide bulantısı, sağında soğuk bir ağrı. Hemşire her şeyin yolunda olduğunu, biraz sabretmesi gerektiğini anlattı. Şenay Hanım sabretti. O bu işi iyi bilirdi.

Akşam odaya döndüğünde Zeliha Hanım yatağında, kafası yastıkta, rengi uçmuş, gözleri kapalı, serumda yatıyordu. Sessiz hayret bir sessizlik.

Nasılsınız? dedi Şenay Hanım, istemeden.

Zeliha Hanım hafifçe gözlerini araladı, cılız bir gülümseme belirdi.

Şimdilik yaşıyoruz. Siz?

Eh işte.

Bir süre sustular. Serumlar şıpırdar, karanlık hafiften yayılırken.

Sabah için kusura bakmayın, dedi birden Zeliha Hanım. Heyecanlıyım ya, başlayınca susamıyorum. Kendi sinirimden sizi de rahatsız ettim biliyorum.

Şenay Hanım bir şeyler söylemek istedi ama konuşacak mecali yoktu. İç çekerek:

Önemli değil, dedi sadece.

O gece ikisi de uyuyamadı. İkisinin de yeri ağrıyordu. Zeliha Hanım telefonunu eline bile almadı. Yatağında kıpırdandı, iç çekti, bir ara hatta hafifçe ağladı sanki, yastığa sessizce.

Sabah doktor geldi. Dikişleri kontrol etti, ateşe baktı, ikisine de: “Aferin hanımlar, her şey yolunda,” dedi. Zeliha Hanım anında telefona sarıldı.

Nazan, bak buradayım, hayattayım, hiç merak etme! Ee, bizim çocuklar ne yapıyor? Efe ateşlenmiş mi gerçekten? Yok ya, geçmiş mi? Bak işte, dedim bir şey olmaz diye!

Şenay Hanım istemeden kulak kabarttı. “Bizimkiler” dediği torunlarıydı demek. Kızı herhalde rapor veriyor.

Kendi telefonu sade iki mesajla sessizdi: “Anne, nasılsın?”, “Uygunsan haber ver.” Dün akşam, henüz ayılmamışken atılmış. Kısaca, “İyiyim” diye cevapladı. Yanına da bir gülümseme emojisi. Oğlu sevimli emojileri severdi, yoksa mesajlar kuru gelirmiş.

Üç saat sonra cevap: “Süper! Öptüm.”

Sizin çocuklar uğramıyor mu? diye sordu Zeliha Hanım öğleye doğru.

Oğlum çalışıyor, uzakta. Zaten ben küçük çocuk değilim, yalnız başıma idare ederim.

Aynen, dedi Zeliha Hanım. Benim kız da, “Anne sen büyüksün, halledersin,” diyor. Zaten iyiyiz çok şükür, niye çıksın gelsin, değil mi?

Bir anlığına Zeliha Hanımın sesi ciddileşti. Gülümseyip bakışlarını kaçırdı.

Kaç torununuz var?

Üç. Efe büyük oğlan, sekiz yaşında. Sonra Elifle Deniz üç ve dört yaş, peş peşe doğdular. Telefonu aldı. Fotoğraf ister misiniz?

Yirmi dakika torun fotoğrafı gösterdi. Bahçede, yazlıkta, pastayla poz, hepsinde yanında o. Sarılıyor, öpüyor, surat yapıyor. Hiç birinde kız yoktu.

Kızım çekiyor, dedi utana sıkıla. Poz vermeyi sevmez pek.

Torunlar hep sende mi kalıyor?

Ben neredeyse onlarda yaşıyorum. Kız çalışıyor, damat da öyle. Ben de çocukları okuldan al, ödev bak, yemek hazırlı. Destek olayım diyorum işte.

Şenay Hanım başıyla onayladı. Kendisi de eskiden her gün torununa bakardı. Sonra çocuk büyüyünce seyrekleşti. Şimdi ayda bir, pazar günleri. Program uygunsa.

Sizin?

Bir torunum var. Dokuz yaşında. Akıllı çocuk. Spor kursuna da gidiyor.

Sık sık görüşüyor musunuz?

Bazen pazar günleri. Çok meşguller. Anlayışlıyım.

Eh, tabii Zeliha Hanım camdan dışarı bakarak iç geçirdi. İş güç, koşuşturma.

Aralarına sessizlik çöktü. Dışarıda ince bir yağmur.

Akşam, Zeliha Hanım dedi ki:

Eve dönmek istemiyorum.

Şenay Hanım kaşlarını kaldırıp baktı. Zeliha Hanım dizlerini göğsüne çekmiş, yere bakıyordu.

Gerçekten istemiyorum. Düşündüm taşındım, zorla dönesim yok.

Neden?

Ne için döneyim? Eve geleceğim, Efe ödevini yapmamış, Elif gene burnunu silmiyor, Deniz paçasını yırtmış. Kızım işte yok, damat sürekli seyahatte. Ben de başla: yıka, pişir, temizle, çocuk bak. Kimse teşekkür falan da etmez. Büyükanne işte, zaten görevi bu, di mi?

Şenay Hanım sustu. Boğazı düğümlendi.

Kusura bakmayın, dedi Zeliha Hanım gözlerini silip. Dağıldım biraz.

Özür dilemeyin, dedi Şenay Hanım yavaşça. Ben de beş yıl önce emekli oldum. Dedim, sonunda sıra kendime geldi. Tiyatroya gideceğim, gezilere katılacağım. Fransızca kursuna yazıldım. İki hafta sürdü.

Sonra?

Gelin doğum iznine ayrıldı. Yardım ister misin dedi. Ben de büyükanneyim, çalışmıyorum, dedim, ne olacak, olur. Kıyamadım.

Sonrasında?

Üç yıl neredeyse her gün. Sonra torun kreşe başladı, haftada üç güne düştü. Sonra ilkokul, haftada bir. Şimdi şimdi pek çağırmıyorlar zaten. Onların yeni bir bakıcısı var. Ben evde arada sırada bir haber bekliyorum, unutmamışlarsa.

Zeliha Hanım başını salladı.

Kızım kasımda bana misafirliğe gelecekti. Evde temizlik yaptım, börek çörek pişirdim. Aradı: anne, kusura bakma, Efenin sporu var, çıkamayız.

Gelmedi mi?

Yoo börekleri komşuya verdim.

Yağmurun camda çıkardığı hışırtıyı dinlediler.

Bilir misiniz, neye üzülüyorum? dedi Zeliha Hanım. Yokluklarına değil. Ben onları yine de bekliyorum ya elim telefonda, belki şimdi arar, “Özledim” der, sadece öylesine. Yardım istemeden.

Şenay Hanım burnunun sızladığını hissetti.

Ben de bekliyorum. Her telefonum çaldığında inşallah sohbet için arıyor, diyorum. Ama yok. Her zaman bir iş için.

Yardım eden gene biziz, dedi Zeliha Hanım küçük bir alayla. Çünkü biz anneyiz öyle değil mi?

Evet.

Ertesi gün pansuman başladı. İkisi de acıdan konuşamaz oldu. Yatakta hareketsiz yatarken Zeliha Hanım aniden:

Hep düşünürdüm, ne güzel ailem var. Kızım pırlanta, damadım eli yüzü düzgün, torunlar desen mutluluk. Onlarsız yapamam sanırdım.

Şimdi?

Burada anladım ki, onlar aslında benim yokluğumda da şahane idare ediyormuş. Kendi başlarına gayet iyiymişler. Yani, babaanne-anneanne olması çok kolay, ücretsiz bir bakıcı gibi.

Şenay Hanım dirseğine dayanarak doğruldu.

Aslında fark ettim ki, en büyük hata bende. Oğluma hayatı boyunca öğrettim ki, anne her zaman yardıma koşar, bekler, onun işi kutsal, kendi işleri gereksiz.

Biz de hep öyle yaptık. Kız arıyor, hemen yetişiyorum.

Çocuklarımıza adeta insan olmadığımızı öğrettik, dedi Şenay Hanım yavaşça. Kendi hayatımız yokmuş gibi.

Zeliha Hanım başını salladı. Sustular.

Şimdi ne olacak peki?

Bilmem.

Beşinci gün Şenay Hanım yardımsız yataktan kalktı. Altıncı gün, koridorun sonuna kadar yürüdü. Zeliha Hanım bir gün geriden gelsin, o inatla asıldı duvara tutuna tutuna. Koridorda beraber ağır ağır gezmeye başladılar.

Eşim ölünce büsbütün kayboldum, dedi Zeliha Hanım. “Artık yaşamanın anlamı kalmadı”, diye ağladım. Kızım bana, “Senin için yeni bir amaç var: torunların için yaşa”, dedi. Ben de yaşadım. Ama sanırım bu amaç tek taraflıymış. Ben onlar için vardım, onlar benim varlığımı işine gelirse hatırladı.

Şenay Hanım kendi boşanma hikâyesini anlattı. Otuz yıl önce, oğlu beş yaşındayken, gece gündüz okuyup çalıştığı yılları.

İdeal anne olursam, dedim, o da bana minnettar olur, iyi bir evlat olur.

Sonra ne oldu? diyen Zeliha Hanımın sözünü tamamladı: Sonra büyüyorlar, kendi hayatlarını kuruyorlar.

Evet, öyle oluyor. Olmalı zaten. Ama insan bunca yalnız kalacağını bilmiyor işte.

Ben de bilmiyordum.

Yedinci gün, Şenay Hanımın oğlu ziyaret etti. Aniden, hiç haber vermeden. Kapıdan boylu poslu, ütülü mantosu, elinde meyve torbasıyla belirdi.

Anneciğim! Gülümsedi, alnından öptü. Nasıl hissediyorsun? İyi misin?

İyiyim oğlum.

Harika! Doktor dedi ki üç güne taburcuymuşsun. Dedim, belki bize gelirsin… Esra da odanın boş olduğunu söyledi.

Evimde dinlenirim ben, yavrum.

Biliyorsun, istersen ara gel alırız, haberin olsun.

Yirmi dakika oturdu. İşten, torundan, yeni arabadan konuştu. “Bir ihtiyacın varsa para gönderirim,” dedi, “Önümüzdeki hafta tekrar uğrarım.” Sonra çabucak veda edip gitti, sanki üstündeki yükten kurtulmuş gibi.

Zeliha Hanım kendi yatağında hâlâ uyuyor numarası yaptı. Oğul kapıdan çıkınca araladı gözünü:

O muydu?

Evet.

Yakışıklıymış vallahi.

Evet.

Ama soğuk, buz gibi…

Şenay Hanım suskundu. Konuşursa ağlayacak gibiydi.

Biliyor musun, dedi Zeliha Hanım hafifçe, düşündüm de… Belki de biz onların sevgisini beklemeyi bırakmalıyız. Büyüdüler, hayatları ayrı, bizse kendimize yeni yol bulmalıyız.

Kolay mı o?

Uygulaması zor. Ama başka yol yok gibi. Ya öylece bekleyip duracağız, ya da kendi hayatımızı kuracağız.

Kızıma ne dedin? diye sordu bir anda Şenay Hanım ve ilk kez “sen”e geçti.

Kızım Laleye mi? Dedim ki: Taburcu olunca iki hafta dinlenmem lazım, doktor yasakladı, çocuklara bakamam kısa süre.

Tepki verdi mi?

Kırıldı tabii Zeliha Hanım gülümsedi. Ama biliyor musun? İçim hafifledi. Sanki sırtımdan yük indi.

Şenay Hanım gözlerini kapattı.

Ben korkuyorum. Reddedersem, “hayır” dersem aramazlar, tamamen unutur diye.

Zaten sık arıyorlar mı ki?

Uzunca bir sessizlik.

Bak gördün mü, daha kötüsü pek mümkün değil artık. Ancak daha iyisi olur.

Sekizinci gün birlikte taburcu oldular. Eşyalarını sessizce topladılar, sanki sonsuza dek veda ediyormuş gibi.

Hadi numaramızı alalım, dedi Zeliha Hanım.

Şenay Hanım başını salladı. Numara kaydedildi, bir süre bakıştılar.

Teşekkür ederim, dedi Şenay Hanım. Yanımda olduğun için.

Ben de sana teşekkür ederim. Biliyor musun, otuz yıldır kimseyle böyle açık konuşmadım. Bütün içimi döktüm.

Ben de

Kucaklaştılar. Tedirgin, dikişlere dikkat ede ede. Hemşire taburcu belgelerini getirdi, taksi çağırdı. İlk önce Şenay Hanım gitti.

Ev ev sessiz ve bomboştu. Çantasını boşalttı, duş aldı, kanepeye uzandı. Telefonuna baktı. Üç mesaj vardı: “Anne, çıktın mı?”, “Eve varınca ara”, “İlaçlarını unutma”.

“Kaldım, iyiyim” yazdı kısaca, gönderdi.

Kalkıp dolabını açtı. Beş yıldır dokunmadığı dosyayı buldu. İçinde Fransızca kursu broşürü ile şehir tiyatrolarının programı. Bir süre bakakaldı.

Telefonu çaldı. Zeliha Hanımdı.

Merhaba. Bu kadar erken aradım, kusura bakma. Ama içimden geldi.

Çok sevindim, cidden.

Şey, ne dersin, iyice toparlanınca buluşalım? İki hafta sonra falan, bir kafede. Ya da sadece yürüyüş? İster misin?

Şenay Hanım broşüre baktı, telefona baktı, tekrar broşüre.

Çok isterim. Hatta iki hafta beklemeyelim. Cumartesi buluşalım. Evde daha fazla yatamayacağım.

Cumartesi mi? Cidden mi? Doktorlar

Dinlemekten başka işim kalmadı otuz yıl. Biraz da kendi dediklerimi yapayım artık, ne dersin?

Tamam, anlaştık. Cumartesi.

Telefonu kapattılar. Şenay Hanım broşürü eline aldı. Fransızca kursu bir ay sonra başlıyordu. Kayıtlar açıktı.

Dizlerinde hafif titreyerek bilgisayardan kayıt formunu doldurmaya başladı. Vazgeçmedi, sonuna kadar yazdı.

Camdan yağmur damlaları süzülüyordu. Fakat arada incecik güneş ışığı, kırık da olsa, odaya süzülüyordu.

Ve Şenay Hanım, hayatım belki de şimdi başlıyor, diye gülümsedi. Başvuru formunu gönderdi.

Rate article
Lifequest
Fedakâr ve Görünmez Büyükanne Sendromu: Hastane Odasında Hayatını Geri Kazanan İki Türk Kadınının Hikâyesi