Bizim Evimizin Anahtarını Geri Ver — Biz babanla kararımızı verdik, — dedi Oya, elini oğlunun eli üzerine koyarak. — Yazlık evi satıyoruz. İki milyon lira peşinatı size vereceğiz, artık kiralarda sürünmeyi bırakın. Anıl elindeki kahve fincanını dudaklarına götürürken donakaldı. Eşi Nazlı da lokmayı çiğnemeyi bıraktı, tart hamuru çatalında öylece kaldı. — Anne, ne diyorsun? — Anıl, fincanı yavaşça masaya koydu. — Hangi yazlık? Orada her yaz… — Alışırız, — diye atıldı Oya. — Hayri, sen de söyle. Baba, az önce reçeli kaşıklayan Hayri, başını kaldırdı. — Annen haklı. Yazlık kırk senelik, çatısı akıyor, bahçe duvarı çürümüş. Dertten başka bir şey değil. Ama sizin eve ihtiyacınız var. — Baba, biz kendimiz biriktireceğiz, — Anıl başını salladı. — Bir iki yıl daha… — İki yıl! — Oya ellerini havaya kaldırdı. — İki yıl başkalarının evlerinde mi yaşayacaksınız? Bebek de geliyor. Nazlı, sen de bir şey söyle… Nazlı şaşkınca eşine, sonra kayınvalidesine baktı. — Oya Hanım, bu çok büyük bir para. Biz bunu öylece… — Yapabilirsiniz, — Oya sözünü kesti. — Tartışmaya gerek yok. Cumartesi emlakçıyla gösterim ayarlandı. Anıl bir şey diyecekti, ama Oya önce davrandı. — Oğlum. Yaş ilerliyor. Baban üçüncü yıl tansiyondan muzdarip, ben seneye altmış olacağım. Neyimize lazım o yazlık? Domates mi ekelim? Pazardan alırım. Ama torunlarımız kendi evlerinde büyüsün, anladın mı? Oya satışı kendi yaptı, parayı kendi saydı; iki milyon lira oğlunun hesabına geçti. Üç ay sonra Anıl ve Nazlı, Salkım Sokak’taki yeni yapılan dokuzuncu kattaki iki odalı eve taşındı, pencereleri parka bakıyordu. Yeni evde on beş kişi toplandı. Nazlı’nın ailesi tabak getirdi, arkadaşlar havlu, Anıl’ın iş arkadaşları kahve makinesi aldı. Oya odaları gezdi, duvarları yokladı, çekmecelere baktı, onaylar gibi başını salladı. Geceye yakın Oya oğlunu koridorda yakaladı. — Anıl, bir dakika. Kapının önüne çekti. — Anahtarı ver. Anıl anlamadı. — Hangi anahtar? — Ev anahtarı, yedek. Olur ya, biz size destek olduk, anlıyorsun. Bir şey olur, eve gelemeyiz. Zaten normal insanlar anahtar verir anne ve babaya. Anıl ayak değiştirdi, hiç karşı gelmeye niyeti yok gibiydi. — Anne, bu… Nazlı… — Nazlı ne? O mu karşı? Biz sana ev aldık, anahtar mı vermek istemiyor? — Yok, onu demek istemedim… — O zaman ver, küçük çocuk musun? Anıl cebinden yeni anahtarı çıkarıp Oya’ya verdi. Oya anahtarı aldı, kendi anahtarlarına ekledi. — Aferin sana, — dedi, yanağına dokunarak. — Hadi, pasta yiyelim. Gece güzel geçti. … Oya yastık kılıfına bakarken kumaşı yokladı, dikişlerini kontrol etti. Simli hardal tonunda, sıcak; Nazlı’nın gri koltuğuna çok yakışacak. Aynısından bir tane daha, turuncu aldı. Poşetle troleybüste Salkım Sokak durağına gitti, dokuzuncu kata çıktı, anahtarı bulup sessizce kapıyı açtı. Evde kimse yoktu. Yastıkları yerleştirip koltuktan uzaklaştı, tam olmuştu. Ama rafta toz vardı ve pencere önünde kirli bir kupa. Oya başını salladı, şimdilik el sürmedi. Akşam dokuzda telefon çaldı. — Anne, bize geldin mi? Anıl’ın sesi gergindi. — Evet, yastıkları gördün mü? Çok güzel değil mi? — Anne… Bir daha haber verseydin. Nazlı eve geldi, eşyalar yer değiştirmiş, yastıklar falan var… — Yastıklar mı? Tanesine bin beş yüz lira verdim. Ve Nazlı’na söyle, evde epeyce toz birikmiş, kupalar kirli. Buzdolabına baktım, yarısı bomboş. Aç mı kalıyorsunuz? Ben size bu kadar para verdim, öğrenci gibi yaşayın diye mi? — Anne, bir dahaki sefere haber ver… Bir ara ara, olur mu? — Anıl, — Oya iç çekti. — Neyse, baban çağırıyor. Aramayı kapattı. Bir hafta sonra Oya, iyi saten nevresim takımı götürdü. Nazlı evdeydi ama duşta; Oya paketini yatağa bırakıp sessizce çıktı, not yazmaya gerek görmedi. Birkaç gün sonra tencere seti getirdi; eski Çin malı eşyaları görünce sinirlendi. Cumartesi akşamı Anıl ve Nazlı yemeğe geldiler. Sofrada mantı, havalar ve üst katta başlayan tadilat konuşuldu. Nazlı çatala dokundu. — Oya Hanım… — Efendim? — Sizi rahatsız etmek istemem ama… Gelmeden önce arayabilir misiniz? Bizim de haberimiz olsun diye. Oya peçeteyle dudaklarını sildi. — Nazlıcığım. Baba ve ben size iki milyon lira verdik. İki! Ev alın diye. Dilediğimde gelmeye hakkım var. O ev aynı zamanda bizim de evimiz. — Anne, — Anıl karışmak istedi. — Ne anne? Yanlış mıyım? Sessizlik oldu. Hayri mantıyla ilgilendi, tartışmaya girmek istemediğini belli etti. — Yemek için teşekkürler, — dedi Nazlı, — Anıl, gidelim. Çıkarken gergin gülümsediler. Oya kapıyı kapayıp pencereye yaklaştı. Cam açık, Nazlı’nın sesi net yankılandı: — …ya bu borcu kapatırız, ya da ayrılıyoruz. Ben daha fazla dayanamam. Oya tabakla donup kaldı. Ne borcu? Ne diyor bunlar? Aşağıda Anıl bir şey dedi, ama rüzgar kelimeleri götürdü. Oya tabağı tezgaha koydu. Hayır, bu hiç hoşuna gitmemişti. … Anahtarla kapıyı açtı, tam içeri girerken Anıl’la karşılaştı. Koridorda bekliyordu. Nazlı mutfağın kapısında, elleri havlulu. — Siz evdesiniz, — dedi Oya, toparlandı. — Ben de size… — Anne, bir dakika. Sesinde öyle bir kararlılık vardı ki, Oya susmak zorunda kaldı. Anıl askıdaki ceketin iç cebinden bir zarf çıkardı. Beyaz, dolu. — Bunu sana iade etmek istiyorum. Oya istemsiz aldı, içine baktı. Dizleri titredi. Para. Çok. — Bu… Nedir? — İki milyon lira, — dedi Nazlı yaklaşıp. — Bankadan kredi aldık. — Siz… Deli misiniz? Kredi mi aldınız? Neden? — Çünkü borçlu kalmak istemiyoruz, — dedi Nazlı, kararlı. — Oya Hanım, artık yorulduk. Ziyaretlerinizden, denetlemenizden, kapıyı açıp eşyalarımızı karıştırmanızdan. — Ben karıştırmadım! Yastık, nevresim, tencere getirdim! — Anne, — Anıl eşinin omzuna dokundu. — Biz yarın çilingir çağırıyoruz. Kilitleri değiştireceğiz. Oya anlamakta zorlandı. — Kilitleri mi? — Evet. Artık sende anahtar olmayacak. Boğucu bir sessizlik çöktü. Oya oğluna ve gelinine bakıp durdu. Boğazında bir düğüm. — Siz… Siz… — yutkundu. — Çok küçüksünüz. Nankörsünüz. Biz babanla yazlığı sattık sizin için! Şimdi beni hırsız gibi eve almıyorsunuz! — Biz kimseyi kovmuyoruz, — dedi Nazlı, kararlı. — Sadece sizden gitmenizi istiyoruz. Oya anahtarlarını sıktı, parmakları uyuştu. — Anıl, gerçek mi bu? Bu şekilde konuşmasına izin verecek misin? Anıl başını eğdi, sustu. Sonra, gözünü annesine dikti. — Anne. Bu kararı birlikte verdik. Oya hızla döndü, çıkıp gitti. Eve dönerken kaç kere Anıl arar ve özür diler, diye kendi kendine prova yaptı. Yarın, en geç öbür gün. Bir hafta geçti. Telefon suskun. Oya defalarca aramak istedi, hep vazgeçti. Hayır, önce onlar gelsin. Özür dilesin. Sonuçta anne o, kötülük düşünmemiş. Bir ay sonra Hayri masada, “Barıştınız mı?” diye sordu; Oya omzunu silkip konuyu değiştirdi. İki ay sonra zil çalınca irkilmemeye başladı. Üç ay sonra her şeyi anladı. Oğlu aramayacak. Yarın, haftaya, hatta seneye bile. Oya mutfakta oturdu, anahtarlarına baktı. Ev anahtarı, garaj anahtarı. Arasında eskiden Salkım Sokak’taki daireyi açan anahtar. Amaç hep yardım etmekti. Yastıklar, tencereler, nevresimler—bunlar hep ilgi işareti değil miydi? Anne-baba yardım eder, çocuklar minnettar olur. Mutlu bir aile. Ama bir yerde bir şeyler kırıldı. Oya tüm konuşmaları ve ziyaretleri tekrar tekrar düşündü, aradı, bulamadı. Belki de bulmak istemedi. Ama tamirat için artık çok geçti…

Biz babanla kararımızı verdik, Emine elini oğlunun elinin üstüne koydu. Yazlığı satıyoruz. İki milyon lira size peşinat olarak veririz, artık kiradan kiraya sürünmeyin.

Mert, fincanı ağzına götürürken durakladı. Eşi, Zeynep, ağzındaki börek lokması ile dona kaldı, çatalı havada öylece durdu.

Anne, hayırdır? Mert dikkatlice fincanı masaya bıraktı. Hangi yazlık? Her yaz oradasınız ya…
Alışırız. İlyas, sen de söyle.

Baba, az önce reçelle uğraşırken kafasını kaldırdı.

Annen doğru söylüyor. Kırk yıl oldu oralara, artık çatısı akıyor, bahçe çürümüş. Yalnızca dert. Sizin de bir eviniz olsun.
Baba, biz kendimiz biriktiririz Mert başını iki yana salladı. İki sene, belki üç…
Üç sene! Emine ellerini iki yana açtı. Üç sene başkasının evlerinde, bebek de geliyor. Zeynep, sen de bir şey söyle.

Zeynep çaresizce eşine, sonra kaynanasına baktı.

Emine Hanım, çok büyük para bu. Biz kolayca bunu kabul edemeyiz…
Edebilirsiniz! Emine kestirip attı. Tartışmaya gerek yok. Biz emlakçıyla iletişime geçtik, Cumartesi günü yazlığı göstereceğiz.

Mert bir şey diyemeden annesi devam etti:

Oğlum. Daha gençleşmiyoruz. Baban üçüncü senedir tansiyonla uğraşıyor, ben gelecek sene altmış oluyorum. Ne yapacağım o yazlığı? Domates mi ekeceğim? Pazardan alırım. Torunlarım ise evlerinde büyüsün, kendi yuvalarında anlıyor musun?

Sessizlik oldu. Zeynep alttan kocasının elini sıktı. Mert burnunu ovuşturdu, cevapsızken hep yaptığı gibi.

Anne… Her kuruşunu geri ödeyeceğiz. Yavaş yavaş, ama ödeyeceğiz.
Dert etme, İlyas elini salladı. Ödersin, ödemezsin, önemli değil. Torunlar gezinsin yeter.

Bir buçuk ay sonra yazlık satıldı. Emine işlemleri kendi yaptı, parayı kendi saydı, iki milyon lirayı oğlunun hesabına yatırdı. Üç ay sonra Mert ve Zeynep, Sedirli Bulvardaki iki odalı yeni dairelerine yerleştiler yeni bina, dokuzuncu kat, park manzarası.

Evlerine taşındıklarında on beş kişi gelmişti. Zeynepin anne babası yemek takımı getirmiş, arkadaşları havlu, Mertin iş arkadaşları ise kahve makinesi almıştı. Emine, odaları geziyor, duvarlara, dolaplara dokunuyor; bazen beğenir gibi, bazen ölçer gibi bakıyordu.

Akşam olunca, misafirler dağıldığında Emine oğlunu koridorda yakaladı.

Mert, iki dakika.
Kapı girişine çekti, diğerlerinden uzak.

Şu anahtarını ver.

Mert hemen anlamadı.

Hangi anahtar?
Yedek anahtar, evin. Ne olur ne olmaz, Emine sesi kısarak söyledi. Sonuçta size destek olduk, sen de biliyorsun. Bir şey olursa biz giremeyelim mi? Ayrıca… Normal ailelerde evin anahtarı anne babaya verilir.

Mert huzursuzca kıpırdandı. Yüzünden karşı çıkmak istediği anlaşılıyordu ama cesaret edemiyordu.

Anne, bu… Zeynep…
Zeynep ne? Zeynep karşı mı? Emine gözlerini kıstı. Size evi biz aldık, o anahtarı vermeye mi karşı çıkıyor?
Yok, öyle demek istemedim…
Hadi uzatma. Ver anahtarı.

Mert, cebinden anahtar demetini çıkardı, yeni bir anahtarı dikkatlice ayırdı.

Buyur.

Emine aldı, parmaklarında çevirdi. Kendi anahtar demetinin arasına ekledi. Metalin tıkırtısı geldi.

Aferin sana, oğlunun yanağını okşadı. Hadi hadi, pastanın başına, yoksa hepsini götürürler.

Güzel bir akşamdı.

…Emine, mağazada yastıkların dikişlerine dikkat etti, kumaşı okşadı. Kadife, sıcak ve yumuşaktı; hardal rengi Zeynepin gri koltuğuna çok yakışacaktı. İkincisini de aldı, bu sefer tuğla renginde. Aklında şimdiden biçimlenmişti: köşelere yastıklar, araya geçen hafta seçtiği dokuma battaniyeyi sererler.

Trolleybüste poşeti göğsüne bastırdı. Dışarıda apartmanlar, parklar, arabalar akıp geçiyordu. Sedirli Bulvar, onun durağı.
Apartmanın girişi temiz boya kokuyordu yakın zamanda tadilat olmuştu. Dokuzuncu kata çıktı, anahtarı buldu, kapıyı sessizce açtı.

Sessizlik. Kimse yok.

Emine ayakkabılarını çıkarıp salona geçti. Tahmin ettiği gibi: koltuk çıplak, sıkıcı. Yastıkları yerleştirip, geri çekilip baktı. Çok güzel oldu. Şimdiden başka bir hava kattı.

Fakat raftaki toz gözüne battı. Pencere önünde kirli bir fincan. Emine başını salladı ama dokunmadı. Orası onun yeri değildi. Henüz değil.

Akşam saat dokuzda telefon çaldı.

Anne, bize geldin mi?

Mertin sesi gergindi.

Tabi geldim. Yastıkları gördün mü? Güzel değil mi?
Anne… duraksadı. Bir dahakine haber versen olur mu? Zeynep eve geldi, eşyalar yer değiştirmiş, yastıklar…
“Bir şeyler” mi? Emine burnundan gülüyordu. Tanesi bin beş yüz lira. Ve Zeynepe söyle, eviniz pek temiz değil! Her yerde toz var, bardaklar kirli. Buzdolabına baktım yarısı boş. Aç mı kalıyorsunuz? Size o kadar para verdik, sonra öğrenci gibi yaşayın.
Anne, bir dahakine önceden ararken haber ver yeter, olur mu?
Ah Mert, Emine gözlerini devirdi, ama tabii ki oğlunun göremeyeceği şekilde. Hadi, baban çağırıyor.

Cevap beklemeden kapattı.

Bir hafta sonra Emine, güzel bir nevresim takımı getirdi. Zeynep evdeydi, ama banyoda duş alıyordu Emine suyun sesini duydu. Paketi yatağın üstüne bırakıp sessizce çıktı. Not yazmadı, gerek yoktu. Anlarlardı.
Üç gün sonra tencere takımı. Gençler uyduruk, kaplaması dökülmüş Çin malı tencereyle uğraşıyordu, görmek bile insana dokunuyordu.

Cumartesi günü gençler akşam yemeğine geldiler. Masada mantı yediler, üzerlerindeki tadilat ve havadan sudan sohbet ettiler. Her şey kibar, ama sönüktü.

Zeynep çatalla yemeği bıraktı.

Emine Hanım…
Efendim?
Rica etsem… Zeynep göz ucuyla eşine baktı. Gelmeden ararsanız, haber verirseniz? Bilelim diye.

Emine yavaşça peçeteyle ağzını sildi.

Zeynepçiğim. İki milyon lira verdik size. İki. Milyon. O eve istediğim gibi girerim. Sonuçta o ev bizim de sayılır.
Anne, Mert araya girdi.
Ne anne? Haksız mıyım?

Sessizlik. İlyas mantıyı karıştırıyor, hiç karışmıyor gibi yapıyordu.

Elinize sağlık, Zeynep kalktı. Mert, biz gidelim.

Apar topar toplandılar, vedalaşırken yüzlerindeki tebessümler zorlama, samimiyetsizdi. Emine kapıyı kapatıp mutfağa döndü, sofrayı toplamaya başladı. O esnada pencereye yaklaştı; aşağıda gençler binadan çıkıyordu.

Açık kalan camdan Zeynepin sesi netçe duyuldu:
…ya borcumuzu temizleriz, ya da ayrılırız. Artık dayanamayacağım.

Emine elinde tabak öylece kaldı.

Ne borcu? Ne diyor bu kız?

Aşağıda Mert bir şey dedi ama anlaşılmadı. Araba kapısı kapandı, motor çalıştı.

Emine tabağı ağır ağır lavaboya bıraktı.

Hayır. Bu, hiç hoşuna gitmemişti.

…Emine anahtarı çevirdi, kapıyı açtı az kalsın Merte çarpıyordu. Koridorda onu bekliyormuş gibi duruyordu. Zeynep mutfaktan çıktı, ellerini havluyla kurulamıştı.

Ha, evdeymişsiniz Emine bir an şaşırdı ama hemen toparlandı. Size bir şey getirdim…
Anne, bir dakika.

Oğlunun sesindeki ton Eminenin susturmuştu. Mert, askıdaki ceketin iç cebinden beyaz bir zarf çıkardı. Zarf kalındı, boş olmadığı belli.

Sana bir şeyi geri vermek istiyorum.

Emine, refleksle aldı. İçine baktı dizlerinin bağı çözüldü.
Para. Hem de çok.

Bu… nedir?
İki milyon lira Zeynep yaklaşıp eşinin yanına geçti. Bankadan kredi çektik.
Siz… Emine gözlerini kaldırdı. Delirdiniz mi? Neden kredi?
Çünkü borçlu yaşamak istemiyoruz, Zeynep artık gözünü kaçırmıyordu, açıkça konuşuyordu. Emine Hanım, artık dayanamıyoruz. Ani ziyaretlere, kontrol etmenize, istediğiniz zaman gelip işlerimize karışmanıza.
Ben karışmadım! Yastık getirdim! Nevresim! Tencere!
Anne, Mert Zeynepin omzuna dokundu. Yarın kilitleri değiştireceğiz. Ustaya haber verdik.

Emine gözlerini kırptı. Bir iki defa. Ne söylendiği ancak idrak etti.

Kilitleri mi?
Evet. Sana anahtar kalmayacak.

Kalın bir sessizlik çöktü. Emine, oğlundan gelinine, oradan tekrar oğluna baktı. Boğazında bir düğüm, yüzü kızardı.

Siz… Siz… yutkundu. Küçük düşünüyorsunuz. Nankörsünüz. Biz babanla yazlığı sattık! Sizin için! Ama beni, hırsız gibi evinizden kovuyorsunuz!
Kimse kovmuyor, Zeynep sakin kaldı. Sadece rica ediyoruz.

Emine cebindeki anahtarları sıktı, parmakları uyuştu.

Mert, oğlum. Sen gerçekten böyle konuşmasına izin mi veriyorsun?

Mert başını eğdi, sustu. Sonra annesinin gözünün içine baktı.

Anne. Birlikte karar verdik.

Emine hızla döndü ve veda etmeden çıktı.

Evine dönerken Mertin arayıp özür dileyeceğini hayal etti. Yarına, en geç bir sonraki güne kadar. Düşünür, pişman olur, farkına varır diye düşündü.

Bir hafta geçti. Telefon sessizdi.

Emine defalarca Merti aramak üzere davranıp, sonra vazgeçti. Hayır. İlk onlar gelsin. Önce onlar özür dilesin. Anneyim sonuçta. Kötülük yapmadım.

Bir ay sonra İlyas akşam yemeğinde havadan sudan sorar gibi sordu; barıştınız mı? Emine konu değiştirdi.

İki ay geçti, her telefon sesinde irkilmeyi bıraktı.

Üç ay sonra ise her şeyi anladı.

Oğlu bir daha aramayacaktı. Ne yarın, ne önümüzdeki hafta, ne de seneye.

Emine, mutfakta oturuyordu. Anahtar demetini izliyordu. Evin, garajın… Ortada, önceden Sedirli Bulvardaki daireyi açan anahtar.

İyi niyetle yapmıştı. Gerçekten yardım etmek istemişti. Yastık, tencere, nevresim bunlar ilgi, şefkatti. Hep böyle olmaz mı? Anne baba yardımcı olur, çocuklar teşekkür eder, herkes mutlu olur.

Ama yolun bir yerinde bir şey kırılmıştı. Emine, ne kadar düşünse, hangi konuşmada, hangi ziyaretin ardından olduğunu bulamıyordu.
Belki de bulmak istemiyordu.

İş işten geçmişti artık.

Rate article
Lifequest
Bizim Evimizin Anahtarını Geri Ver — Biz babanla kararımızı verdik, — dedi Oya, elini oğlunun eli üzerine koyarak. — Yazlık evi satıyoruz. İki milyon lira peşinatı size vereceğiz, artık kiralarda sürünmeyi bırakın. Anıl elindeki kahve fincanını dudaklarına götürürken donakaldı. Eşi Nazlı da lokmayı çiğnemeyi bıraktı, tart hamuru çatalında öylece kaldı. — Anne, ne diyorsun? — Anıl, fincanı yavaşça masaya koydu. — Hangi yazlık? Orada her yaz… — Alışırız, — diye atıldı Oya. — Hayri, sen de söyle. Baba, az önce reçeli kaşıklayan Hayri, başını kaldırdı. — Annen haklı. Yazlık kırk senelik, çatısı akıyor, bahçe duvarı çürümüş. Dertten başka bir şey değil. Ama sizin eve ihtiyacınız var. — Baba, biz kendimiz biriktireceğiz, — Anıl başını salladı. — Bir iki yıl daha… — İki yıl! — Oya ellerini havaya kaldırdı. — İki yıl başkalarının evlerinde mi yaşayacaksınız? Bebek de geliyor. Nazlı, sen de bir şey söyle… Nazlı şaşkınca eşine, sonra kayınvalidesine baktı. — Oya Hanım, bu çok büyük bir para. Biz bunu öylece… — Yapabilirsiniz, — Oya sözünü kesti. — Tartışmaya gerek yok. Cumartesi emlakçıyla gösterim ayarlandı. Anıl bir şey diyecekti, ama Oya önce davrandı. — Oğlum. Yaş ilerliyor. Baban üçüncü yıl tansiyondan muzdarip, ben seneye altmış olacağım. Neyimize lazım o yazlık? Domates mi ekelim? Pazardan alırım. Ama torunlarımız kendi evlerinde büyüsün, anladın mı? Oya satışı kendi yaptı, parayı kendi saydı; iki milyon lira oğlunun hesabına geçti. Üç ay sonra Anıl ve Nazlı, Salkım Sokak’taki yeni yapılan dokuzuncu kattaki iki odalı eve taşındı, pencereleri parka bakıyordu. Yeni evde on beş kişi toplandı. Nazlı’nın ailesi tabak getirdi, arkadaşlar havlu, Anıl’ın iş arkadaşları kahve makinesi aldı. Oya odaları gezdi, duvarları yokladı, çekmecelere baktı, onaylar gibi başını salladı. Geceye yakın Oya oğlunu koridorda yakaladı. — Anıl, bir dakika. Kapının önüne çekti. — Anahtarı ver. Anıl anlamadı. — Hangi anahtar? — Ev anahtarı, yedek. Olur ya, biz size destek olduk, anlıyorsun. Bir şey olur, eve gelemeyiz. Zaten normal insanlar anahtar verir anne ve babaya. Anıl ayak değiştirdi, hiç karşı gelmeye niyeti yok gibiydi. — Anne, bu… Nazlı… — Nazlı ne? O mu karşı? Biz sana ev aldık, anahtar mı vermek istemiyor? — Yok, onu demek istemedim… — O zaman ver, küçük çocuk musun? Anıl cebinden yeni anahtarı çıkarıp Oya’ya verdi. Oya anahtarı aldı, kendi anahtarlarına ekledi. — Aferin sana, — dedi, yanağına dokunarak. — Hadi, pasta yiyelim. Gece güzel geçti. … Oya yastık kılıfına bakarken kumaşı yokladı, dikişlerini kontrol etti. Simli hardal tonunda, sıcak; Nazlı’nın gri koltuğuna çok yakışacak. Aynısından bir tane daha, turuncu aldı. Poşetle troleybüste Salkım Sokak durağına gitti, dokuzuncu kata çıktı, anahtarı bulup sessizce kapıyı açtı. Evde kimse yoktu. Yastıkları yerleştirip koltuktan uzaklaştı, tam olmuştu. Ama rafta toz vardı ve pencere önünde kirli bir kupa. Oya başını salladı, şimdilik el sürmedi. Akşam dokuzda telefon çaldı. — Anne, bize geldin mi? Anıl’ın sesi gergindi. — Evet, yastıkları gördün mü? Çok güzel değil mi? — Anne… Bir daha haber verseydin. Nazlı eve geldi, eşyalar yer değiştirmiş, yastıklar falan var… — Yastıklar mı? Tanesine bin beş yüz lira verdim. Ve Nazlı’na söyle, evde epeyce toz birikmiş, kupalar kirli. Buzdolabına baktım, yarısı bomboş. Aç mı kalıyorsunuz? Ben size bu kadar para verdim, öğrenci gibi yaşayın diye mi? — Anne, bir dahaki sefere haber ver… Bir ara ara, olur mu? — Anıl, — Oya iç çekti. — Neyse, baban çağırıyor. Aramayı kapattı. Bir hafta sonra Oya, iyi saten nevresim takımı götürdü. Nazlı evdeydi ama duşta; Oya paketini yatağa bırakıp sessizce çıktı, not yazmaya gerek görmedi. Birkaç gün sonra tencere seti getirdi; eski Çin malı eşyaları görünce sinirlendi. Cumartesi akşamı Anıl ve Nazlı yemeğe geldiler. Sofrada mantı, havalar ve üst katta başlayan tadilat konuşuldu. Nazlı çatala dokundu. — Oya Hanım… — Efendim? — Sizi rahatsız etmek istemem ama… Gelmeden önce arayabilir misiniz? Bizim de haberimiz olsun diye. Oya peçeteyle dudaklarını sildi. — Nazlıcığım. Baba ve ben size iki milyon lira verdik. İki! Ev alın diye. Dilediğimde gelmeye hakkım var. O ev aynı zamanda bizim de evimiz. — Anne, — Anıl karışmak istedi. — Ne anne? Yanlış mıyım? Sessizlik oldu. Hayri mantıyla ilgilendi, tartışmaya girmek istemediğini belli etti. — Yemek için teşekkürler, — dedi Nazlı, — Anıl, gidelim. Çıkarken gergin gülümsediler. Oya kapıyı kapayıp pencereye yaklaştı. Cam açık, Nazlı’nın sesi net yankılandı: — …ya bu borcu kapatırız, ya da ayrılıyoruz. Ben daha fazla dayanamam. Oya tabakla donup kaldı. Ne borcu? Ne diyor bunlar? Aşağıda Anıl bir şey dedi, ama rüzgar kelimeleri götürdü. Oya tabağı tezgaha koydu. Hayır, bu hiç hoşuna gitmemişti. … Anahtarla kapıyı açtı, tam içeri girerken Anıl’la karşılaştı. Koridorda bekliyordu. Nazlı mutfağın kapısında, elleri havlulu. — Siz evdesiniz, — dedi Oya, toparlandı. — Ben de size… — Anne, bir dakika. Sesinde öyle bir kararlılık vardı ki, Oya susmak zorunda kaldı. Anıl askıdaki ceketin iç cebinden bir zarf çıkardı. Beyaz, dolu. — Bunu sana iade etmek istiyorum. Oya istemsiz aldı, içine baktı. Dizleri titredi. Para. Çok. — Bu… Nedir? — İki milyon lira, — dedi Nazlı yaklaşıp. — Bankadan kredi aldık. — Siz… Deli misiniz? Kredi mi aldınız? Neden? — Çünkü borçlu kalmak istemiyoruz, — dedi Nazlı, kararlı. — Oya Hanım, artık yorulduk. Ziyaretlerinizden, denetlemenizden, kapıyı açıp eşyalarımızı karıştırmanızdan. — Ben karıştırmadım! Yastık, nevresim, tencere getirdim! — Anne, — Anıl eşinin omzuna dokundu. — Biz yarın çilingir çağırıyoruz. Kilitleri değiştireceğiz. Oya anlamakta zorlandı. — Kilitleri mi? — Evet. Artık sende anahtar olmayacak. Boğucu bir sessizlik çöktü. Oya oğluna ve gelinine bakıp durdu. Boğazında bir düğüm. — Siz… Siz… — yutkundu. — Çok küçüksünüz. Nankörsünüz. Biz babanla yazlığı sattık sizin için! Şimdi beni hırsız gibi eve almıyorsunuz! — Biz kimseyi kovmuyoruz, — dedi Nazlı, kararlı. — Sadece sizden gitmenizi istiyoruz. Oya anahtarlarını sıktı, parmakları uyuştu. — Anıl, gerçek mi bu? Bu şekilde konuşmasına izin verecek misin? Anıl başını eğdi, sustu. Sonra, gözünü annesine dikti. — Anne. Bu kararı birlikte verdik. Oya hızla döndü, çıkıp gitti. Eve dönerken kaç kere Anıl arar ve özür diler, diye kendi kendine prova yaptı. Yarın, en geç öbür gün. Bir hafta geçti. Telefon suskun. Oya defalarca aramak istedi, hep vazgeçti. Hayır, önce onlar gelsin. Özür dilesin. Sonuçta anne o, kötülük düşünmemiş. Bir ay sonra Hayri masada, “Barıştınız mı?” diye sordu; Oya omzunu silkip konuyu değiştirdi. İki ay sonra zil çalınca irkilmemeye başladı. Üç ay sonra her şeyi anladı. Oğlu aramayacak. Yarın, haftaya, hatta seneye bile. Oya mutfakta oturdu, anahtarlarına baktı. Ev anahtarı, garaj anahtarı. Arasında eskiden Salkım Sokak’taki daireyi açan anahtar. Amaç hep yardım etmekti. Yastıklar, tencereler, nevresimler—bunlar hep ilgi işareti değil miydi? Anne-baba yardım eder, çocuklar minnettar olur. Mutlu bir aile. Ama bir yerde bir şeyler kırıldı. Oya tüm konuşmaları ve ziyaretleri tekrar tekrar düşündü, aradı, bulamadı. Belki de bulmak istemedi. Ama tamirat için artık çok geçti…