Bu Senin Evin Değil
Aylin, çocukluğundan beri yaşadığı evi üzgün gözlerle süzüyor. On sekiz yaşında, hayat konusunda artık iyiden iyiye umudunu yitirmiş durumda. Kader neden bu kadar acımasız ona? Babaannesi vefat etmiş, üniversiteye girememiş, sınavdaki komşu sıradaki kız yüzünden. O kız, Aylinin cevap kâğıdını tamamen kopyalayıp, ilk teslim eden olmuş. Üzerine bir şeyler fısıldamış gözetmene. Adam hemen Aylinin cevaplarını istemiş ve onu kopya suçundan sınavdan atmış. Savunmasına rağmen nafile. Meğer o kız, ilçenin zenginlerinden birinin kızıymış. Böylelerine karşı var mı şansın?
Bunca talihsizlikten sonra şimdi hayatında annesi, iki öz kardeşi ve yeni kocası peyda olmuş. Yıllardır kim bilir neredeydiler? Aylini babaannesi büyütmüş, annesi onun yanında sadece dört yaşına kadar durmuş. Kaldı ki, o zamana dair güzel bir anı bile yok. Babası çalışırken annesi, onu evde yalnız bırakıp gezmek eğlenmekle meşgul olurmuş. Evliliği boyunca da kendine layık adam aramaktan vazgeçmemiş, bunu Aylinin babası vefat ettikten sonra dahi saklamamış.
Dul kalınca annesi Sevil, fazla üzülmeden eşyalarını toplamış, dört yaşındaki kızını büyükannenin kapısına bırakıp eski kocasından kalan evi satmış, bilinmeyen bir yere gitmiş. Babaannesi Rahiye Hanım ise onu vicdanına çağırmak için boşuna uğraşmış.
Sevil ara sıra uğramış, ancak Aylinle pek ilgilenmemiş. Yine bir gün Aylin on iki yaşındayken çıkagelmiş, yanında o zaman yedi yaşında olan oğlunu da getirmiş, annesinden evi kendisine devretmesini talep etmiş.
Hayır Sevil! Hiçbir şey alamayacaksın! diye kesin bir şekilde reddetmiş annesi.
Ölünce zaten benim olacak! diye acımasızca karşılık vermiş Sevil, kızına sinirlice bakıp kardeşini toparlayıp çıkmış, kapıyı çarpıp gitmiş.
Anneannenle neden her gördüğünüzde tartışıyorsunuz, diye sormuştu Aylin bir keresinde.
Çünkü annenin bencillik derecesi ayrı! Ben onu iyi yetiştiremedim! Belki daha sık azarlamalıydım! demişti Rahiye Hanım öfkeyle.
Babaannesi birden hastalandı. Hiçbir zaman sağlığından şikâyet etmezdi. Bir gün Aylin okuldan eve gelince, mutfakta sürekli bir şeylerle uğraşan babaannesini ilk defa balkon sandalyesinde, solgun bir şekilde oturur buldu.
Bir şey mi oldu? diye kaygılandı Aylin.
Biraz rahatsızım Ambulansı çağır Aylin dedi sakin bir sesle babaannesi.
Devamı hastane, serumlar ve ölüm. Rahiye Hanım son günlerini yoğun bakımda geçirdi. Ziyaret yasaktı. Aylin, sevdiklerinden ayrılma korkusuyla çıldıracak hale gelince, çaresizce annesini aradı. Önce gelmek istemedi Sevil, fakat babaannesinin yoğun bakımda olduğunu öğrenince sadece cenazeye yetişebildi. Cenazeden üç gün sonra ise kâğıtları kızının burnuna dayadı:
Bu ev artık benim ve oğullarımın! Oğuz da yakında gelecek. Biliyorum aranız iyi değil. Bir süre halan Gülserin yanında takılırsın, tamam mı?
Sevilin sesinde en ufak bir üzüntü tonu yoktu. Tam tersine, Rahiye Hanımın ölümüne adeta sevinmiş gibiydi, çünkü artık mirasçıydı!
Aylin, yasın ağırlığı altında annesine karşı çıkacak güçte değildi. Zaten vasiyetnamede her şey netti. Gerçekten de ilk haftalarda baba tarafından olan halası Gülserin yanında kaldı. Fakat Gülser, eğlence peşinden koşan, sık sık gürültülü misafirler getiren ve her an kısmet arayışını sürdüren biriydi. Aylin, gelenlerin bazısının ona da sarkıntılık etmeye başlamasından rahatsızlık duyup, oraya daha fazla katlanamadı.
Yaşadıklarını sevgilisi Kemale anlatınca, ondan beklemediği bir tepki aldı:
O yaşlı adamların sana bakmasına asla tahammül edemem! dedi Kemal, on dokuz yaşında olmasına rağmen gayet kararlıydı: Bugün babamla konuşacağım. Şehrin dışında bize ait ufak bir daire var. Babam bana üniversiteyi kazanınca orada ayrı oturmama izin vereceğine söz verdi. Ben sözümü tuttum, şimdi sıra onda.
Peki, ama ben Benimle ne ilgisi var? dedi şaşkınlıkla Aylin.
Nasıl yani? Orada birlikte yaşayacağız!
Annenler kabul eder mi ki?
Mecburlar! Bugün sana resmi olarak evlenme teklif ediyorum: Benimle bir ömür aynı evde yaşamaya var mısın?
Aylin mutluluk gözyaşlarını zor tuttu:
Elbette, evet!
Düğünü öğrenen hala çok sevindi, annesi ise neredeyse çatladı:
Demek evleniyorsun? Ne çabuk buldun yolu! Üniversiteye giremedin, bu defa kısmet arıyorsun öyle mi? Para falan bekleme benden! O ev de benim! Zırlasana, hiçbir şey alamazsın!
Annesinin bu tavrı, Aylinin canını yaktı. Kemal, ağlamaktan kendini zor anlatan nişanlısını alıp kendi evine götürdü. Annesi ve babası, Aylini sakinleştirmek için çay demleyip ilgiyle dinlediler.
Kemalin babası, Erdoğan Bey, her şeyi dikkatle dinleyip başını salladı:
Vah kızım, neler yaşamışsın! dedi Kemalin annesi, Sevilin dediklerini duyunca hayretle.
Ben başka bir şeyi merak ediyorum, diye içini çekti Erdoğan Bey. Annen, evde bu kadar ısrarcı, her fırsatta seni hor görüyor. Neden böyle?
Aylin bir gözyaşı daha silip anlatmaya başladı:
Annem, Ayline bu ev yüzünden sürekli baskı yaptı. Önce evi sattırıp parasını istiyordu, sonra direkt üstüne devretmesini Hiç kabul etmedi babaannem. Eğer sana yazarsam, biz açıkta kalırız derdi.
Tuhaf hikâye! Sen hiç notere gittin mi babaannenden sonra?
Hayır Neden gideyim ki?
Miras hakkını tescil ettirmek için.
Ama mirasçı annem Ben sadece torunum. Üstelik ona ait vasiyet var; bana gösterdi.
O işler biraz daha karışık kızım, dedi Erdoğan Bey. Hafta sonundan sonra birlikte notere gideriz, sen bunları düşünme.
Bir süre sonra Aylin, annesiyle yeniden karşılaştı. Kadın, bazı kağıtları imzalatmak istedi ama Kemal araya girdi:
Aylin hiçbir şeye imza atmayacak!
Sen de kim oluyorsun? O yetişkin biri, kendi kararını kendi verir! diye çıkıştı Sevil.
Ben onun nişanlısıyım ve bunlar ona zarar verir, onayım yok, imzalamayacak!
Sevil hakaretler yağdırdı ama muradına eremedi. Erdoğan Beyin şüpheleri daha da arttı.
Beklendiği gibi, birkaç gün sonra Erdoğan Bey ile Aylin, notere gitti:
Kızım, dikkatle dinle, ama imza atmadan önce her satırı tekrar oku! diye uyardı.
Neyse ki noter gayet dürüst çıktı. Aylinin başvurusu alındı. Bir gün sonra, Aylin adına resmi bir miras işlemi başlatıldığı haberi geldi. Meğer Rahiye Hanım, küçük bir hesap açtırıp orada para biriktirmiş, torununun eğitimine harcamak niyetindeymiş. Aylinin hiç haberi yokmuş.
Peki, evin hukuki durumu ne? diye sordu Erdoğan Bey.
O konuda, çoktan Aylin Hanıma bağış yoluyla devredilmiş. Başka bir evrak yok.
Nasıl yani, bağışladı mı? dedi şaşkınlıkla Aylin.
Evet, birkaç yıl önce buraya gelerek size evi devreden bağış evrakını imzaladı. On sekiz yaşınızı yeni doldurduğunuz için, artık dilediğiniz gibi tasarruf edebilirsiniz.
Vasiyet peki?
O evrak yedi yıl önce hazırlanmış, fakat sonradan iptal edilmiş. Anneniz muhtemelen bunu bilmiyor. Ev tamamen size ait ve istediğiniz gibi burada oturabilirsiniz.
Erdoğan Beyin tahminleri doğru çıktı.
Şimdi ne olacak? dedi Aylin kaygıyla.
Ne olacakse? Annenize bildirirsiniz: Ev size ait; evi boşaltmaları gerekiyor.
Asla kabul etmez! Eşyalarımı çoktan kapının önüne hazırladı bile!
O halde, gerekirse polis yardımı alınır.
Aylinin bildirimini duyan Sevil öfke küpüne döndü:
Demek beni evden atıyorsun ha! Defol git buradan! Senin bu laflarına kim inanır! Kim akıl verdi sana bunları? Şu nişanlınla babası mı? Sana uygun birini bulmuşsun! Benim hakkım var bu evde, vasiyette her şey yazıyor!
Kesin bilgi! O yüzden siz gidiyorsunuz, yoksa sanırsam bacaklarınızı kıracağım, bir daha buralara yaklaşamazsınız! diye bağırdı Oğuz, başından beri tartışmayı kinle izliyordu. Erdoğan Bey ve Aylin kımıldamadı.
Beyefendi, tehdit ve şiddet suçuna girer, başınız derde girebilir, dedi Erdoğan Bey kibar fakat kesin bir üslupla.
Ne diyorsun sen? Kim oluyorsun burada akıl veriyorsun! Hadi defolun, bu ev satılacak! Alıcılar birazdan geliyor!
Ama gelenler alıcılar değil, polis oldu. Durumu inceleyen polisler, evdekilerin evi terk etmesi gerektiğini, aksi takdirde haklarında işlem yapılacağını bildirip, evi boşaltmalarını istedi. Sevil, kocası ve çocukları çılgına döndü ama kolluk kuvvetlerine karşı gelemediler. Aylin, nihayet yuvasına döndü. Kemal onu yalnız bırakmadı; Sevilin kocası tarafından tehdit edilmesinden korkuyordu, birlikte taşındılar.
Kemal haklı çıktı. Sevil ve Oğuz uzun süre onları rahatsız etmeyi bırakamadı. Rahiye Hanım’dan kalan o küçük hesap için Sevil yine notere gitti, hakkı olan kısmı aldı. Ancak, ne yaptıysa da evi alamadı. Nihayet, çok sayıda avukata danıştıktan sonra, Sevil eşyalarını toplayıp taşındı. Aylin de bir daha onunla görüşmedi.
Aylin ve Kemal evlendi. Ertesi yaz Aylin, hayalini kurduğu lisans programını kazandı. Üçüncü sınıfta ise ilk çocuğunu kucağına aldı. Hayatının en zor döneminde yanında olan Kemal ve ailesine hep minnettar oldu. Ömrünü büyük bir huzur ve mutluluk içinde geçirdi.
Yazar: Odette
—
—
Bilmece
Ev eskiydi ama bakımlıydı. Çok az süre boş kalmış, neredeyse harap olamamış. Ne güzel! Diye düşündü Meral. Hayatımda bir adam bile yokken, daha da olacağını sanmıyorum. Ben, o anlatıldığı gibi erkek işinden anlayan Karadeniz kadınlarından olamadım ki! Ne çivi çakmasını bilirim, ne de yanan eve dalarım, ya da atı tutarım!
Meral bahçe kapısından çıktı, çantasından anahtarı alıp, eski demir asma kilidi açtı.
***
Bu evi neden kendisine bıraktığını Meral de tam bilmiyor. Yaşlı kadın Emine teyze uzaktan akrabasıydı; araları da pek yoktu. Şaşırtıcı ama, kim bilir bu kadar yaşlı insanların aklı nasıl çalışır. Emine teyze, Meralin hesabına göre neredeyse yüz yaşındaydı. Merale ne kuzendi, ne halayık kızı, belirsiz kısacası bizim aşçı terzi.
Meral, uzak gençliğinde Emine teyzenin evine birkaç kez gitmişti. O zaman da Emine teyze epey yaşlıydı. Tek başına yaşamak isterdi. Hiçbir zaman akrabalarına yük olmaz, yardım istemezdi. Kısa süre önceyse, hayatını kaybetti.
Merala köyden telefon gelince, Emine teyze vefat etti, dediklerinde, henüz kimin vefat ettiğini bile anımsayamadı. Ve kesinlikle, Emine teyzenin eviyle o kadar tarlayı ona bırakmasını beklememişti.
Emekliliğine hediye işte! diye takılmıştı Meralin eşi, İsmail.
Daha emeklilik ne zaman, kim bilir! diye gülümsemişti Meral. Sadece elli dört yaşındayım. Emekli yaşını geçene kadar kaç sene var, kim öle kim kala! O yüzden bu sadece güzel bir hediye. Neden bana, asla anlamıyorum. Hani, Emine teyzenin hayatta olduğunu bile bilmiyordum. Belki de çoktan hayata gözlerini yummuştur sanıyordum. Demek ki, nasipte varmış. O kadar da nazlanacak zamanım yok. Verildiyse, kıymetini biliriz.
Ya da satarız! ellerini ovuşturdu İsmail.
***
İyi ki satmadık. Evin tapusu üzerine geçtiğinden birkaç ay sonra Merali tatsız bir sürpriz bekledi. Miras almak kadar güzel olmayan bir sürpriz: Çok değer verdiği İsmailin onu aldattığı ortaya çıktı. Adam altmışına yaklaşmış, hâlâ macera peşinde. Meral bir süre ne yapacağını bilemedi. İsmailin eşyalarını sessizce toplamış, anahtarını istemiş, tek kelime etmeden onu uğurlamıştı. İlk başta evin boş odaları, çocukluğundan beri peşini bırakmayan yalnızlığın yankısını taşıyordu. Günler geçtikçe, Meralin içindeki sessizlik hafifledi; eski perdeleri yıkadı, Emine teyzenin kokusu sinmiş sandalyeleri tamir etti, bahçedeki gül fidanlarını budadı. Her köşe başında bir hatıra, her çekmecede bir not, gençliğe dair bir giz buluyordu.
Bir sabah, mutfağa güneş dolarken, masanın ortasında Emine teyzenin el yazısıyla küçük bir not buldu: Bir bilmece gibi bu ömür. Kimi çözemez, kimi farkında bile olmaz. Sen, kalbine evinde yer verdiysen eğer, her fırtına diner.
O an fark etti Meral: Bazen hayat insanı okyanus gibi savurur, kimi kıyıda bırakır, kimi geçmişin enkazında. Ama ev, insanın kendi içinde kurduğu sakin limandır. O eski, bakımlı ev; kimsenin gönlüne sığdıramadığı Emine teyzenin yegâne mirası, Merale yeni bir hayatın kapısını araladı.
İçini bir huzur sardı o sabah. Bu evi satmamıştı, çünkü aslında satmak istediklerinden çok daha kıymetli bir şeyi bulmuştu: Kendini. Ardından kapıyı araladı, derin bir nefesle bahçeye çıktı. Ardında bıraktıklarına değil, önünde açılan sonsuz olasılıklara gülümsedi.
Ev artık eskisinden bile güzeldi. Ve Meral, çözülemeyen bilmecenin cevabını artık yüreğinde taşıdığını, hayatı boyunca hiçbir yere ait olmadığı kadar buraya ait olduğunu anladı.




