Serdar, nereye oturayım? diye fısıldadım. Sonunda bana baktı, gözlerinde hoşnutsuzluk vardı. Bilmiyorum, kendin bir çözüm bul. Herkes zaten sohbete dalmış. Misafirlerden biri kıkırdadı. Yanaklarımın ateşle yandığını hissettim. On iki yıllık evlilik, on iki yıl boyunca aşağılanmaya katlandığım hayatım gözlerimin önünden geçti.
Kapı eşiğinde beyaz güllerden bir buketle öylece duruyordum, gözlerime inanamadım. Altın rengi masa örtüleri ve kristal kadehlerle süslenmiş uzun masanın etrafında, Serdar’ın bütün akrabaları oturuyordu. Hepsi, ama ben hariç. Benim için bir sandalye yoktu.
Sedef, ne duruyorsun orada? Geç gelsene! diye seslendi eşim, kuzeniyle sohbetini bölmeden.
Masayı yavaşça süzdüm. Gerçekten bir boşluk yoktu. Her sandalye doluydu ve kimse bana yer açmaya çalışmadı, kimse Sen de otur demedi. Kayınvalidem Neriman Hanım, altın sarısı elbisesiyle masanın başında sanki tahta oturmuş bir kraliçe gibi oturuyordu, gözlerini benden kaçırıyordu.
Serdar, nereye oturayım? diye yine cılız bir sesle sordum.
Gözleri bende kısa bir süre, yine aynı rahatsızlık.
Bilmiyorum, çöz işte. Herkes sohbet ediyor.
Misafirlerden biri alaylı bir şekilde kıkırdadı. Yüzüm kızıla döndü. On iki yıl boyunca kayınvalidemin küçümsemesine, kendimi o aileye kabul ettirmeye uğraşmama rağmen sonucunda yer bulamadım; Neriman Hanımın yetmişinci yaş kutlamasında bile masada bana yer yoktu.
Sedef mutfağa geçse ya? diye laf attı eltilerimden Nuray, sesiyle alaycı bir imayı zor saklamıştı. Orada bir tabure var.
Mutfakta. Hizmetçi gibi. İkinci sınıf biri gibi.
Sessizce dönüp kapıya doğru yürüdüm. Buketi öyle sıkıyordum ki güllerin dikenleri avucumda iz bırakıyordu. Arkada gülüşmeler, birileri fıkra anlatıyordu. Kimse arkamdan seslenmedi, kimse durdurma gereği duymadı.
Restoranın koridorunda buketi çöp kutusuna attım, telefona sarıldım. Ellerim titriyordu. Bir taksi çağırdım.
Nereye gidiyoruz? dedi şoför, arabaya oturduğumda.
Bilmiyorum, dedim dürüstçe. Sadece sürün, bir yere.
Gece İstanbulunu camdan izledim; vitrin ışıkları, seyrek geçen insanlar, sokaklarda dolaşan çiftler. Bir anda, eve gitmek istemediğimi fark ettim. Serdarın kirli tabakları, yerlere atılmış çoraplarıyla dolu evimizi; yıllardır oynadığım hizmetçi rolünü artık istemiyordum. Herkesi memnun etmeye çalışan, kendi istekleri aza indirgenen kadın olmayı istemiyordum.
Garın önünde durun, dedim şoföre.
Emin misiniz? Gece geç oldu, tren yok.
Rica ediyorum, durun.
Taksiden indim, gar binasına doğru yürüdüm. Cebimde ortak banka kartımız; Serdarla biriktirdiğimiz yeni araba için tasarruflarımız. Sekiz yüz bin Türk Lirası.
Gišedeki görevli uykulu bir genç kadındı.
Sabah hangi şehre biletiniz var? diye sordum. Farketmez, herhangi biri.
Ankara, İzmir, Bursa, Antalya…
Ankara olsun, dedim düşünmeden. Tek kişilik.
Geceyi garın kafesinde geçirdim, kahve içerken hayatımı düşündüm. On iki yıl önce karamel gözlü bir adama aşık olmuştum, huzurlu bir aile hayal etmiştim. Sonra zamanla bir gölgeye dönüştüm; sadece pişiren, temizlik yapan ve susan biri. Kendi hayallerimi unuttuğumu fark ettim.
Benim de hayallerim vardı. Üniversitede iç mimarlık okumuştum, bir gün kendi stüdyomu kurmak, yaratıcı projelerde yer almak isterdim. Fakat evlendikten sonra Serdar,
Ne gerek var çalışmaya? Ben yeterince kazanıyorum. Sen en iyisi evi çekip çevir, demişti.
Ve ben on iki yıl evle ilgilendim.
Sabah ilk trenle Ankaraya giderken Serdardan ardı ardına mesajlar geldi:
Neredesin? Eve gel. Sedef, neredesin? Annem kırıldığını söyledi, abartma çocuk gibi!
Hiç cevap vermedim. Camdan gözüm tarlalara, ormanlara kayarken, yıllardır ilk kez kendimi hayatta hissediyordum.
Ankarada, Kızılaya yakın eski bir apartmanda küçük bir oda kiraladım. Ev sahibi, Vildan Hanım yaşlı ve zarif bir kadındı, gereksiz şeyler sormadı.
Uzun süreyle mi kalacaksınız?
Bilmiyorum, dedim açıkça. Belki de sonsuza kadar.
İlk hafta sadece şehirde dolaştım. Mimarlık, müzeler, kafeler… Kitap okudum. Yıllardır yemek tarifleri veya temizlik ipuçlarından başka bir şey okumamıştım. Halbuki meğer ne çok güzel şeyler çıkmış memlekette.
Serdar her gün arıyordu:
Sedef, saçmalama artık! Eve dön!
Annem özür dileyecek diyor, daha ne istiyorsun?
Delirdin herhalde! Koca kadın oldun, ergen gibi davranıyorsun!
Bağırışlarını şaşırarak dinliyordum: Gerçekten bundan önceleri bu tonlar bana doğal geliyordu demek? Hep beni çocuk gibi azarlarlar, ben de normal bulurdum.
İkinci hafta iş ve işçi bulma kurumuna başvurdum. İç mimarlara ihtiyaç çokmuş, özellikle büyük şehirde. Ama diplomam eskimişti, teknoloji değişmiş.
Biraz güncelleme kursları almanız gerekir, dedi danışman. Yeni programlar, modern trendler. Ama temeliniz iyi, başaracaksınız!
Kursa kaydoldum. Sabah sabah eğitim merkezine gittim, 3D programları, yeni malzemeler, güncel trendleri öğrendim. Uzun süredir aklım çalışmayınca başlarda zorlandım, ama gittikçe keyif aldım.
Sizde yetenek var, dedi eğitmen ilk projemi inceleyince. Sanat duygunuz yüksek. Kariyerinizde neden ara verdiniz?
Hayat, dedim kısa bir cevapla.
Serdar bir ay sonra aramayı kesti. Fakat kayınvalidem aradı, öfkeyle bağırdı:
Sedef, ne yapıyorsun? Kocanı terk ettin, aileyi dağıttın! O gün yer bulamayınca bu kadar mı alınır insan? Unuttuk işte!
Neriman Hanım, mesele yer değil, dedim sakince. On iki yıldır süren aşağılanma meselesi bu.
Ne aşağılanması? Oğlum seni el üstünde tuttu!
Oğlunuz bana hizmetçi muamelesi yaptı. Sizden de beter davranıyordu.
Yazıklar olsun! diye bağırıp telefonu kapattı.
İki ay sonra sertifika aldım, iş aramaya başladım. İlk görüşmelerde heyecandan kekeliyordum; kendimi anlatmak bile unuttuğum bir noktadaydım. Fakat beşinci denemede, ufak bir stüdyoya asistan tasarımcı olarak alındım.
Maaş fazla değil, dedi patronum Kadir Bey, kırklarında, sevecen biri. Ekibimiz güzel, projeler ilginç. Başarırsan, terfi olur.
Her maaşa razıydım. Önemli olan mutfakçı ya da temizlikçi olarak değil, uzman olarak değer görmekti.
İlk projem, genç bir çiftin bir odalı dairesinin tasarımıydı. Detayları didik didik ettim, defalarca eskiz çizdim. Sonunda müşteriler memnun kaldı.
Tüm taleplerimizi dikkate almışsınız, dedi genç kadın. Bizim nasıl yaşamak istediğimizi tam anlamışsınız!
Kadir Bey elini sıktı:
Güzel iş, Sedef Hanım. Ruhunuzu kattığınız belli.
Gerçekten kendimi veriyordum. Uzun yıllardan sonra ilk kez gerçekten sevdiğim bir işte çalışıyordum. Her sabah, yeni bir gün, yeni görevler, yeni fikirler heyecanıyla uyanıyordum.
Altı ay sonra maaşım arttı, daha büyük projeler verildi. Bir yıl içinde baş tasarımcı oldum. Ekipte değer gördüm, müşterilerim beni tavsiye etti.
Sedef Hanım, evli misiniz? bir akşam geç saate kadar yeni bir projeyi tartışırken Kadir Bey sordu.
Formelde evet, dedim, ama bir yıldır yalnız yaşıyorum.
Boşanmayı düşünüyor musunuz?
Evet, yakında başvuracağım.
Bir daha kişisel sorular sormadı; bana müdahale etmeden, olduğu gibi kabul ediyordu. Bu sakinlik güven vericiydi.
Ankara kışı sertti; ama ben üşümüyor, aksine yıllarca buzda kalmışım gibi çözülüyordum. İngilizce kursuna başladım, yoga öğrendim, bir kez tiyatroya gittim tek başıma, ve hoşuma gitti.
Ev sahibi Vildan Hanım bir gün dedi ki:
Biliyor musunuz Sedef Hanım, bir yıl önce geldinizde ürkek, silik bir insandınız. Şimdi ise güzel, kendine güvenen bir kadın oldunuz.
Aynada kendime baktım, haklıydı. Saçlarımı artık sımsıkı toplamıyor, boyanıyor, renkli giyiniyordum. Ama esas fark, bakışlarımda hayat vardı.
Kaçışımın bir buçukuncu yılında, bilinmeyen bir kadından telefon geldi:
Sedef Hanım mı? Sizi Gülseren Hanım önerdi, daire tasarımını siz yapmışsınız.
Buyurun, dinliyorum.
Konutum için büyük bir proje var, iki katlı villa tamamen yeniden döşenecek. Görüşebilir miyiz?
Proje gerçekten büyüktü. Varlıklı müşteri tamamen bana güvenmişti, büyük bir bütçe verdi. Dört ay uğraştım, sonuç harikaydı. Fotoğraflar bir tasarım dergisine çıktı.
Sedef Hanım, artık kendi başınıza çalışmaya hazırsınız, dedi Kadir Bey, dergiyi göstererek. Şehirde artık adınız var, müşteriler özellikle sizi istiyor. Belki stüdyonuzu açmanın vakti?
Kendi işimi kurmak hem korkutucu hem cezbediciydi. Sonunda cesaret ettim. Biriktirdiğim iki yıllık parayla şehir merkezindeki küçük bir ofisi kiraladım ve şahıs şirketimi kurdum. Sedef Bulut İç Mimarlık Stüdyosu tabelası basit görünse de, bana dünyanın en güzel kelimeleri gibi geliyordu.
İlk aylar zordu. Az müşteri, para hızla bitiyor. Ama inatçılıkla çalıştım; günde on altı saat, pazarlama öğrendim, site yaptım, sosyal medya hesapları açtım.
Yavaş yavaş işler açıldı; memnun müşteriler beni çevresine önerdi. Bir yıl sonra bir yardımcı, iki yıl sonra bir tasarımcı daha aldım.
Bir sabah e-posta kutumda Serdardan bir mesaj gördüm. Kalbim bir an durdu; yıllardır ondan haber almamıştım.
Sedef, stüdyon hakkındaki haberi internette gördüm. İnanamıyorum ne kadar başarılı oldun. Görüşmek istiyorum, konuşmak istiyorum. Geçmişte birçok hatamı anladım. Özür dilerim.
Maili birkaç kez okudum. Üç yıl önce bu sözler, her şeyi bırakıp ona koşmama sebep olurdu belki de. Ama şimdi, sadece hafif bir hüzün hissettim; boşa harcanan gençliğime, naifce inandığım aşka.
Kısa bir yanıt yazdım: Serdar, mektubun için teşekkürler. Yeni hayatımda mutluyum. Senin de mutlu olmanı dilerim.
Aynı gün boşanma için başvurdum. Yaz geldiğinde, kaçışımın üçüncü yılında stüdyoma bir rezidansta penthouse tasarımı işi geldi. Müşteri Kadir Beydi.
Başarılarınızı kutlarım, dedi elimi sıkarak. Her zaman başaracağınızı biliyordum.
Teşekkür ederim. Senin desteğin olmasaydı başaramazdım.
Abartma, gülümsedi. Hepsi senin emeğin. Şimdi seni akşam yemeğine davet etmek istiyorum; projeyi konuşalım.
Gerçekten proje hakkında konuşsak da, gecenin sonunda sohbet kişiselleşti.
Sedef Hanım, Kadir Bey dikkatle baktı, hayatınızda biri var mı?
Hayır, dedim. Ve henüz bir ilişkiye hazır olduğumu da sanmıyorum. İnsanlara güvenmek zaman alıyor artık.
Anlıyorum. O zaman bazen görüşelim, sadece keyifli sohbetler ve birlikte vakit geçirelim. Zorlayıcı olmadan, sadece iki yetişkin insan olarak.
Bir süre düşündüm ve onayladım. Kadir Bey iyi, nazik, akıllı biriydi. Onun yanında huzurlu ve güvende hissediyordum.
Aramızda bir ilişki başladı; yavaş yavaş, doğallıkla. Tiyatroya gittik, şehri dolaştık, hayattan konuştuk. Bana hiç baskı yapmadı, duygusal taahhüt istemedi, hayatımı kontrol etmeye çalışmadı.
Biliyor musun, dedim bir gün, seninle ilk defa eşit hissediyorum. Ne hizmetçi, ne süs, ne yük. Sadece eşit bir insan.
Başka türlü nasıl olsun ki? dedi şaşırarak. Sen harika bir kadınsın. Güçlü, yetenekli, özgür.
Dördüncü yılın sonunda stüdyom, Ankara’nın en tanınan mimarlık firmalarından biri oldu. Sekiz kişilik bir ekibim, tarihi merkezde ofisim, Ankara manzaralı bir evim vardı.
Ve en önemlisi, yeni bir hayatım vardı. Kendi seçimimle yaşadığım bir hayat.
Bir akşam, en sevdiğim koltuğumda cam kenarında çayımı içerken; dört yıl önceki o günü hatırladım. O salonu, altın masa örtülerini, çöpe attığım beyaz gülleri, hissettiğim acıyı. Ve düşündüm: Teşekkürler Neriman Hanım, bana kendi masanızda yer bulmadığınız için. O gün olmasa, şimdi mutfakta oturup başkalarının ilgisinden kırıntılar toplardım.
Şimdi kendi masam var. Ve o masanın başında ben oturuyorum; kendi kaderimin sahibi olarak.
Telefonum çaldı, düşüncelerimi böldü.
Sedef? Ben Kadir. Evindeyim, yukarı çıkabilir miyim? Konuşmak istediğim önemli bir şey var.
Tabii, beklerim.
Kapıyı açtım, elinde beyaz güllerle karşımda duruyordu. Tıpkı, dört yıl önce…
Tesadüf mü? dedim.
Hayır, gülümsedi. O günü anlattığını hatırlıyorum. Şimdi beyaz güllerle iyi şeyler yaşa istedim.
Çiçeği verdi, cebinden küçük bir kutu çıkardı.
Sedef, acele etmek istemem. Ama bilmeni isterim; gerçek seni, hayallerini ve özgürlüğünü olduğu gibi paylaşmaya hazırım. Seni değiştirmek değil, tamamlamak isterim.
Kutuyu açtım. İçinde sade, zarif bir alyans vardı. Tam da benim hayalimdeki gibi.
Düşün, dedi Kadir Bey. Acelemiz yok.
Onu, gülleri ve yüzüğü düşündüm. O ürkek ev kadını olmaktan, mutlu ve özgür bir kadına giden uzun yolu hatırladım.
Kadir, dedim, benim gibi dikbaşlı birine hazır olduğuna emin misin? Artık hiçbir şeye sessiz kalmam. Hiçbir zaman, uygun eş rolünü oynamam. Kimseye ikinci sınıf muamelesi ettirmem.
Senin bu halini sevdim zaten, dedi. Güçlü, bağımsız ve özgün olmanı.
Yüzüğü taktım parmağıma, tam oldu.
O zaman evet, dedim. Ama düğünümüzü birlikte planlarız. Ve masamızda herkese yer olacak.
Sarıldık. O anda şehrin rüzgarı camdan içeri doldu, perdeleri savurdu, odayı tazeleyen bir ışık getirdi. Yeni bir başlangıç, yepyeni bir hayat gibi.




