“— İsmail, nereye oturacağım? — diye usulca sordum. Sonunda bana baktı, gözlerinde bıkkınlık gördüm. — Bilmiyorum, kendin çöz. Herkes sohbet ediyor görmüyor musun? Konuklardan biri kıkırdadı. Yanaklarım ateş gibi oldu. On iki yıllık evlilik, on iki yıl annesinin küçümsemesine sabretmiştim Salonun kapısında, elimde beyaz güllerden oluşan bir buketle durmuş, gözlerime inanamadım. Altın renkli örtüler ve kristal kadehlerle süslü uzun masada İsmail’in bütün akrabaları oturuyordu. Bir tek bana yer yoktu. — Elif, neden ayakta bekliyorsun? Geç otur! — diye seslendi eşim, kuzeniyle sohbetinden kopmadan. Yavaşça masayı süzdüm. Gerçekten de hiçbir boş sandalye yoktu, kimse bana yer açmaya bile çalışmadı. Kaynanam, Nermin Hanım, masanın başında altın sarısı elbisesiyle bir kraliçe gibi oturuyor, beni görmezden geliyordu. — İsmail, nereye oturacağım? — diye usulca sordum. Sonunda bana baktı, gözlerinde yalnızca öfke vardı. — Bilmiyorum, kendin bul işte. Herkes sohbet ediyor. Konuklardan biri kıkırdadı. Yanaklarım alev gibi yanıyordu. On iki yıl boyunca annesinin beni ezmesine katlanmış, bu aileye kendimi kabul ettirmek için uğraşmıştım. Sonuç: Kayınvalidemin yetmişinci yaş günü için aile yemeğinde bana masa başında yer bulunamadı. — Elif mutfakta otursun isterseniz, orada bir tabure var — dedi baldızım İnci, sesinde gizli bir alay saklıydı. Mutfakta. Hizmetçi gibi. Değersiz biri gibi. Sessizce arkamı döndüm, buketi öyle sıktım ki güllerin dikenleri kağıdın içinden avcuma battı. Arkamda kahkahalar yükseldi — biri fıkra anlatıyordu. Kimse beni çağırmadı, kimse durdurmaya çalışmadı. Lokanta koridorunda buketi çöp kutusuna attım, telefonumu çıkardım. Ellerim titreyerek taksi çağırdım. — Nereye gidelim? — diye sordu şoför, araca bindiğimde. — Bilmiyorum, — dedim dürüstçe. — Sür, bir yerlere götür. Gece İstanbul sokaklarında ilerlerken, vitrinin ışıklarına, tek tük geçenlere, sokak lambaları altında yürüyen çiftlere baktım. Sonunda anladım — eve dönmek istemiyorum. Hiç istemiyorum. O kirli tabakların, yere atılmış çorapların, hizmetçi gibi davranıldığı evin bana ait olmadığını anladım. — Otogarda durun lütfen, — dedim şoföre. — Emin misiniz? Zaten geç oldu, otobüsler artık kalkmıyor. — Lütfen, durun. Taksiden indim, otogar binasına doğru yürüdüm. Cebimde, İsmail’le ortak hesap kartı vardı. Arabamız için biriktirdiğimiz paradan, tam yüz bin lira. Gişede uykulu bir memur vardı. — Sabah için biletiniz var mı? Nereye olursa olsun. — Ankara, İzmir, Eskişehir, Bursa… — Ankara, — dedim düşünmeden. — Tek kişilik. Sabahı otogar kafesinde geçirdim. Kahve içtim, hayata dair düşündüm: On iki yıl önce kahverengi gözlü, yakışıklı bir erkeğe aşık olmuş, mutlu bir aile için hayaller kurmuştum. Sonra içimdeki hayaller giderek sönmüş, yemek yapan ve susan bir gölgeye dönüşmüştüm. Hayallerimi çoktan unutmuştum. Oysa hayallerim vardı. Üniversitede iç mimarlık okumuş, kendi tasarım stüdyomun, yaratıcı projelerin, ilgi çekici işlerin düşlerini kurmuştum. Evlendikten sonra İsmail demişti ki: — Ne gerek var çalışmaya? Ben yeterince kazanıyorum. Evle ilgilen sen. Ben de on iki yıl boyunca evle ilgilendim. Sabah Ankara otobüsüne bindim. İsmail’den peş peşe mesajlar geldi: “Neredesin? Eve gel” “Elif, neredesin?” “Annem senin dün kırıldığını söylüyor. Ne olur büyütme!” Yanıt vermedim. Camdan tarlalara, ormanlara bakıyordum; ilk defa yıllar sonra kendimi canlı hissediyordum. Ankara’da Ulus’ta küçük, eski bir apartman dairesinde oda kiraladım. Ev sahibem, yaşlı ve zarif Nevin Hanım, fazla sorgulamadı. — Ne kadar kalacaksınız? — diye sordu sadece. — Bilmiyorum, — dedim dürüstçe. — Belki hep. İlk hafta şehri keşfettim, mimariye bakıp müzelere girdim, kafede kitap okudum. Yıllardır yemek tariflerinden ve temizlik önerilerinden başka bir şey okumamıştım. Meğer ne çok şey kaçırmışım! İsmail her gün arıyordu: — Elif, ne yapıyorsun? Dön artık. Bu kadar saçmalama! — Annem özür dileyecek diyor. Daha ne istiyorsun? — Aklını mı kaçırdın? Koca kadın, çocuk gibi davranıyorsun! Onun bu ses tonları bana bir zamanlar normal mi gelmişti? Ne kadar alışmıştım, benimle çocuk gibi konuşulmasına? İkinci hafta işkur’a gittim. Meğer iç mimarlara Ankara’da çok ihtiyaç varmış; fakat eğitimi yıllar önce aldığım için yenilikleri kaçırmıştım. — Size güncel programları ve trendleri öğreten kurslar gerekiyor, — dedi danışman. — Ama temelin iyi, başarabilirsiniz. Kursa yazıldım. Sabahları eğitim merkezine gidiyordum, 3D programları, yeni malzemeleri ve trendleri çalışıyordum. Başta zorlandım ama sonra keyif almaya başladım. — Yeteneklisiniz, — dedi öğretmenim ilk projemden sonra. — Sanat anlayışınız var. Kariyerinizdeki boşluk neden? — Hayat yüzünden, — diye kısa cevap verdim. İsmail bir ay sonra aramayı kesti. Fakat annesi aradı. — Ne yapıyorsun sen be akılsız? — diye bağırdı telefonda. — Kocanı bıraktın, aileyi dağıttın! Masa bulamadık diye mi? Ne olur, aklımıza gelmedi işte! — Nermin Hanım, mesele masa değil, — dedim sakince. — On iki yıl süren aşağılanma. — Neymiş o aşağılanma? Oğlum seni el üstünde tutuyordu! — Oğlunuz bana hep hizmetçi gibi davranmanıza izin verdi. Üstelik kendisi daha beter davrandı. — Yazıklar olsun! — dedi ve telefonu kapattı. İki ay sonra kursu bitirdim, iş başvurusu yaptım. İlk mülakatlar heyecanlı geçti, sunum yapmayı unutmuşum. Beşinci iş görüşmemde bir iç mimarlık ofisinde asistan olarak işe alındım. — Maaşımız az, — dedi patronum Mustafa Bey; kırklı yaşlarında, gri gözlü, iyi huylu biri. — Ama takımımız iyi, projeler ilginç. Başarılı olursanız yükselirsiniz. Her maaşa razıydım; önemli olan üretmek, değerli hissetmek, mutfak çalışanı gibi değil, uzman gibi kabul edilmekti. İlk projem tek odalı genç bir çiftin eviydi. Detaylara takılıp onlarca eskiz çizdim. Müşteriler çok beğendi. — Bütün isteklerimizi katmışsınız! — dedi genç kadın. — Hayal ettiğimiz gibi oldu! Mustafa Bey de övdü: — Elif Hanım, çok iyi iş çıkarmışsınız. Gerçekten ruhunuzu koymuşsunuz. Gerçekten ruhumu koydum. Yıllar sonra ilk defa gerçekten sevdiğim işi yapıyordum; her sabah yeni bir gün ve yeni heyecanlarla uyanıyordum. Altı ay sonra maaşım arttı, daha büyük projeler gelmeye başladı. Bir yıl sonra baş iç mimar oldum. Meslektaşlarım saygı gösteriyor, müşteriler beni tavsiye ediyordu. — Elif Hanım, evli misiniz? — diye sordu bir akşam Mustafa Bey, projeyi tartışırken. — Resmi olarak evliyim, — dedim. — Ama bir yıldır tek başıma yaşıyorum. — Anladım. Boşanmayı düşünüyor musunuz? — Evet, yakında başvuracağım. Başka soru sormadı, kişisel hayatıma karışmadı. Sadece olduğum gibi kabul etti. Ankara’da kış soğuk geçti ama ben üşümedim. Sanki buzlarımdan kurtuluyordum. İngilizce kursuna gittim, yogayla ilgilendim, ilk defa yalnız tiyatroya gittim — keyif aldım. Ev sahibem Nevin Hanım şöyle dedi bir gün: — Elifciğim, bir yıl içinde bambaşka oldunuz. Yorgun, çekingen biriydiniz, artık bambaşka, güzel ve güçlü bir kadınsınız. Aynada kendime baktım, haklıydı. Gerçekten değişmiştim. Yıllarca sıkı topuz yaptığım saçımı artık açık bırakıyordum. Renkli elbiseler giyip makyaj yapıyordum. Asıl değişen ise bakışımdı: Hayat dolu bir ifade vardı artık. Bir buçuk yıl sonra, adımı bilmeyen bir kadın aradı: — Elif Hanım? Sizi Gönül Hanım tavsiye etti. Evinin tasarımını yaptınız. — Evet, dinliyorum. — Büyük bir işim var. İki katlı evimin tüm içini yenilemek istiyorum. Görüşebilir miyiz? Gerçekten büyük bir proje oldu; bütçesi de özgürlüğü de tamdı. Aylarca çalıştım, sonuç beklenenin üstünde oldu — fotoğraflar bir dergide yayınlandı. — Elif Hanım, artık kendi işinizi yönetmeye hazırsınız, — dedi Mustafa Bey, dergiyi göstererek. — Ankara’da adınız duyuldu. Kendi stüdyonuzu açma zamanı gelmedi mi? Korku ve heyecan iç içeydi. Cesaretimi topladım; biriktirdiğim parayla şehir merkezinde küçük bir ofis kiralayıp, “Elif Yılmaz İç Mimarlık Stüdyosu” diye tabela taktım. Basit ama benim için en güzel sözlerdi. İlk aylar zordu; müşteri az, para bitiyor. Pes etmedim. On altı saat çalıştım, dijital pazarlama öğrendim, site açtım, sosyal medya hesaplarını aktif ettim. Zamanla işler açıldı. Müşteriler tavsiye etti, sekiz ayda bir asistan aldım, iki yılda ikinci iç mimar ekibe katıldı. Bir sabah mail kutumda İsmail’den mesaj: Kalbim duracak gibi oldu, yıllardır sesini duymamıştım. “Elif, internetlerde stüdyonla ilgili makaleni gördüm. Başardığına inanamıyorum. Konuşmak istiyorum. Seni çok düşündüm, affet beni.” Defalarca okudum. Üç yıl önce bu sözler için her şeyi bırakır koşardım. Şimdi sadece hafif bir hüzün; gençliğime, saflıktan doğan aşkıma ve yitirilen yıllarıma. Kısa bir cevap yazdım: “İsmail, teşekkür ederim. Yeni hayatımda mutluyum. Umarım sen de kendi mutluluğunu bulursun.” Aynı gün boşanma başvurumu yaptım. Yazın, o günden tam üç yıl sonra, stüdyoma prestijli bir rezidansın penthouse tasarımı geldi. Müşteri eski patronum Mustafa Bey’di. — Başarınız için tebrikler! — dedi elimi sıkarak. — Hep inanmıştım size. — Destekleriniz olmasaydı başaramazdım. — O sizin başarınız. Şimdi sizi yemeğe davet etmek istiyorum, projeyi konuşalım. Gerçekten proje konuştuk, ama sonunda sohbet özel hayata döndü. — Elif Hanım, uzun süredir sormak istiyorum… — Mustafa Bey dikkatle bakıyordu. — Hayatınızda biri var mı? — Hayır, — dedim dürüstçe. — Henüz ilişkiye hazır değilim, insanlara güvenmeyi uzun zaman sonra öğreniyorum. — Anlıyorum. O zaman sadece dostça vakit geçirelim, huzurlu olsun. İki yetişkin, birbirinden keyif alan iki dost gibi. Düşündüm, kabul ettim. Mustafa Bey iyi bir insandı, anlayışlı, saygılı. Yanında güvende ve huzurlu hissediyordum. İlişkimiz yavaş ve doğal gelişti. Tiyatroya gittik, birlikte Ankara’yı gezdik, her şeyden konuştuk. O hiçbir zaman acele etmedi, aşk yeminleri istemedi, hayatımı kontrol etmeye kalkmadı. — Bilir misiniz, — dedim bir gün, — ilk defa birinin yanında kendimi eşit hissediyorum. Hizmetçi, süs eşyası, yük değilim artık. Gerçekten bir eşim var. — Tabii ki, — şaşırdı. — Siz olağanüstü bir kadınsınız. Güçlü, yetenekli, özgürsünüz. Dört yıl sonra stüdyom Ankara’nın en tanınanlarından biri oldu; sekiz kişilik ekip, Kızılay’da manzaralı ofisim, güzel bir evim vardı. Ve en önemlisi: Beni ben yapan bir hayatım vardı. Başka kimsenin masasındaki kırıntılara razı olmayan, kendi masasında oturan bir kadın oldum. Bir akşam, koltukta çay içerken dört yıl önceki o günü hatırladım: Altın örtülü masa, çöp kutusunda kalan beyaz güller, aşağılanma, acı, umutsuzluk. Şükrettim içimden Nermin Hanım’a. Çünkü o gün bana masa başında yer bulmadığı için hayatım değişti. Eğer o gün mutfakta bir tabureye razı olsaydım, belki de yaşamım o mutfakta, başkalarının merhametine bağımlı bir hizmetçi gibi geçecekti. Ama artık kendi masamda, kendi hayatımın ev sahibi olarak oturuyorum. Telefonum çaldı, düşüncelerim bölündü. — Elif? Ben Mustafa. Evinin önündeyim. Önemli bir şey konuşmak istiyorum, çıkabilir miyim? — Tabii, bekliyorum. Kapıyı açtım, elinde bir buket beyaz gülle karşımdaydı. Tıpkı dört yıl önceki gibi. — Tesadüf mü? — diye sordum. — Hayır, — gülümsedi. — O günü anlatmıştınız bana. Artık beyaz güllerin size güzel anı çağrıştırmasını istedim. Buket uzattı, bir kutu çıkardı cebinden. — Elif, çabuk karar vermeni istemem ama seninle hayatı paylaşmaya hazırım. Senin işini, hayallerini, özgürlüğünü — seni dönüştürmeden, olduğu gibi — yanında olmak… Kutuyu açtım: İçinde sade, zarif bir yüzük. Tam benim tarzım. — Düşün, — dedi. — Acelemiz yok. Yüzüne, güllere, yüzüğe baktım. O uzun yolu hatırladım: Korkak ev kadını iken, şimdi güçlü ve mutlu bir kadına dönüşmüştüm. — Mustafa Bey, — dedim, — siz gerçekten inatçı bir kadınla evlenmeye hazır mısınız? Bundan sonra hayatımda sessiz kalmam, kimseye hizmetçi olmayacağım, kimsenin ikinci sınıf insanı yerine koymasına izin vermeyeceğim. — Ben zaten böyle bir kadın sevdim, — dedi. — Güçlü, bağımsız, kendine güvenen birini. Yüzüğü parmağıma taktım. Tam oldu. — O zaman evet, — dedim. — Ama düğün planını birlikte yapacağız, ve masamızda herkes için yer olacak. Sarıldık, o anda Ankara rüzgarı pencereden içeri doldu, perdeleri savurdu, odaya taptaze bir nefes ve ışık kattı. Yeni hayatımın simgesi gibi, işte tam o anda başladı.

Serdar, nereye oturayım? diye fısıldadım. Sonunda bana baktı, gözlerinde hoşnutsuzluk vardı. Bilmiyorum, kendin bir çözüm bul. Herkes zaten sohbete dalmış. Misafirlerden biri kıkırdadı. Yanaklarımın ateşle yandığını hissettim. On iki yıllık evlilik, on iki yıl boyunca aşağılanmaya katlandığım hayatım gözlerimin önünden geçti.

Kapı eşiğinde beyaz güllerden bir buketle öylece duruyordum, gözlerime inanamadım. Altın rengi masa örtüleri ve kristal kadehlerle süslenmiş uzun masanın etrafında, Serdar’ın bütün akrabaları oturuyordu. Hepsi, ama ben hariç. Benim için bir sandalye yoktu.

Sedef, ne duruyorsun orada? Geç gelsene! diye seslendi eşim, kuzeniyle sohbetini bölmeden.

Masayı yavaşça süzdüm. Gerçekten bir boşluk yoktu. Her sandalye doluydu ve kimse bana yer açmaya çalışmadı, kimse Sen de otur demedi. Kayınvalidem Neriman Hanım, altın sarısı elbisesiyle masanın başında sanki tahta oturmuş bir kraliçe gibi oturuyordu, gözlerini benden kaçırıyordu.

Serdar, nereye oturayım? diye yine cılız bir sesle sordum.

Gözleri bende kısa bir süre, yine aynı rahatsızlık.

Bilmiyorum, çöz işte. Herkes sohbet ediyor.

Misafirlerden biri alaylı bir şekilde kıkırdadı. Yüzüm kızıla döndü. On iki yıl boyunca kayınvalidemin küçümsemesine, kendimi o aileye kabul ettirmeye uğraşmama rağmen sonucunda yer bulamadım; Neriman Hanımın yetmişinci yaş kutlamasında bile masada bana yer yoktu.

Sedef mutfağa geçse ya? diye laf attı eltilerimden Nuray, sesiyle alaycı bir imayı zor saklamıştı. Orada bir tabure var.

Mutfakta. Hizmetçi gibi. İkinci sınıf biri gibi.

Sessizce dönüp kapıya doğru yürüdüm. Buketi öyle sıkıyordum ki güllerin dikenleri avucumda iz bırakıyordu. Arkada gülüşmeler, birileri fıkra anlatıyordu. Kimse arkamdan seslenmedi, kimse durdurma gereği duymadı.

Restoranın koridorunda buketi çöp kutusuna attım, telefona sarıldım. Ellerim titriyordu. Bir taksi çağırdım.

Nereye gidiyoruz? dedi şoför, arabaya oturduğumda.

Bilmiyorum, dedim dürüstçe. Sadece sürün, bir yere.

Gece İstanbulunu camdan izledim; vitrin ışıkları, seyrek geçen insanlar, sokaklarda dolaşan çiftler. Bir anda, eve gitmek istemediğimi fark ettim. Serdarın kirli tabakları, yerlere atılmış çoraplarıyla dolu evimizi; yıllardır oynadığım hizmetçi rolünü artık istemiyordum. Herkesi memnun etmeye çalışan, kendi istekleri aza indirgenen kadın olmayı istemiyordum.

Garın önünde durun, dedim şoföre.

Emin misiniz? Gece geç oldu, tren yok.

Rica ediyorum, durun.

Taksiden indim, gar binasına doğru yürüdüm. Cebimde ortak banka kartımız; Serdarla biriktirdiğimiz yeni araba için tasarruflarımız. Sekiz yüz bin Türk Lirası.

Gišedeki görevli uykulu bir genç kadındı.

Sabah hangi şehre biletiniz var? diye sordum. Farketmez, herhangi biri.

Ankara, İzmir, Bursa, Antalya…

Ankara olsun, dedim düşünmeden. Tek kişilik.

Geceyi garın kafesinde geçirdim, kahve içerken hayatımı düşündüm. On iki yıl önce karamel gözlü bir adama aşık olmuştum, huzurlu bir aile hayal etmiştim. Sonra zamanla bir gölgeye dönüştüm; sadece pişiren, temizlik yapan ve susan biri. Kendi hayallerimi unuttuğumu fark ettim.

Benim de hayallerim vardı. Üniversitede iç mimarlık okumuştum, bir gün kendi stüdyomu kurmak, yaratıcı projelerde yer almak isterdim. Fakat evlendikten sonra Serdar,

Ne gerek var çalışmaya? Ben yeterince kazanıyorum. Sen en iyisi evi çekip çevir, demişti.

Ve ben on iki yıl evle ilgilendim.

Sabah ilk trenle Ankaraya giderken Serdardan ardı ardına mesajlar geldi:

Neredesin? Eve gel. Sedef, neredesin? Annem kırıldığını söyledi, abartma çocuk gibi!

Hiç cevap vermedim. Camdan gözüm tarlalara, ormanlara kayarken, yıllardır ilk kez kendimi hayatta hissediyordum.

Ankarada, Kızılaya yakın eski bir apartmanda küçük bir oda kiraladım. Ev sahibi, Vildan Hanım yaşlı ve zarif bir kadındı, gereksiz şeyler sormadı.

Uzun süreyle mi kalacaksınız?

Bilmiyorum, dedim açıkça. Belki de sonsuza kadar.

İlk hafta sadece şehirde dolaştım. Mimarlık, müzeler, kafeler… Kitap okudum. Yıllardır yemek tarifleri veya temizlik ipuçlarından başka bir şey okumamıştım. Halbuki meğer ne çok güzel şeyler çıkmış memlekette.

Serdar her gün arıyordu:

Sedef, saçmalama artık! Eve dön!

Annem özür dileyecek diyor, daha ne istiyorsun?

Delirdin herhalde! Koca kadın oldun, ergen gibi davranıyorsun!

Bağırışlarını şaşırarak dinliyordum: Gerçekten bundan önceleri bu tonlar bana doğal geliyordu demek? Hep beni çocuk gibi azarlarlar, ben de normal bulurdum.

İkinci hafta iş ve işçi bulma kurumuna başvurdum. İç mimarlara ihtiyaç çokmuş, özellikle büyük şehirde. Ama diplomam eskimişti, teknoloji değişmiş.

Biraz güncelleme kursları almanız gerekir, dedi danışman. Yeni programlar, modern trendler. Ama temeliniz iyi, başaracaksınız!

Kursa kaydoldum. Sabah sabah eğitim merkezine gittim, 3D programları, yeni malzemeler, güncel trendleri öğrendim. Uzun süredir aklım çalışmayınca başlarda zorlandım, ama gittikçe keyif aldım.

Sizde yetenek var, dedi eğitmen ilk projemi inceleyince. Sanat duygunuz yüksek. Kariyerinizde neden ara verdiniz?

Hayat, dedim kısa bir cevapla.

Serdar bir ay sonra aramayı kesti. Fakat kayınvalidem aradı, öfkeyle bağırdı:

Sedef, ne yapıyorsun? Kocanı terk ettin, aileyi dağıttın! O gün yer bulamayınca bu kadar mı alınır insan? Unuttuk işte!

Neriman Hanım, mesele yer değil, dedim sakince. On iki yıldır süren aşağılanma meselesi bu.

Ne aşağılanması? Oğlum seni el üstünde tuttu!

Oğlunuz bana hizmetçi muamelesi yaptı. Sizden de beter davranıyordu.

Yazıklar olsun! diye bağırıp telefonu kapattı.

İki ay sonra sertifika aldım, iş aramaya başladım. İlk görüşmelerde heyecandan kekeliyordum; kendimi anlatmak bile unuttuğum bir noktadaydım. Fakat beşinci denemede, ufak bir stüdyoya asistan tasarımcı olarak alındım.

Maaş fazla değil, dedi patronum Kadir Bey, kırklarında, sevecen biri. Ekibimiz güzel, projeler ilginç. Başarırsan, terfi olur.

Her maaşa razıydım. Önemli olan mutfakçı ya da temizlikçi olarak değil, uzman olarak değer görmekti.

İlk projem, genç bir çiftin bir odalı dairesinin tasarımıydı. Detayları didik didik ettim, defalarca eskiz çizdim. Sonunda müşteriler memnun kaldı.

Tüm taleplerimizi dikkate almışsınız, dedi genç kadın. Bizim nasıl yaşamak istediğimizi tam anlamışsınız!

Kadir Bey elini sıktı:

Güzel iş, Sedef Hanım. Ruhunuzu kattığınız belli.

Gerçekten kendimi veriyordum. Uzun yıllardan sonra ilk kez gerçekten sevdiğim bir işte çalışıyordum. Her sabah, yeni bir gün, yeni görevler, yeni fikirler heyecanıyla uyanıyordum.

Altı ay sonra maaşım arttı, daha büyük projeler verildi. Bir yıl içinde baş tasarımcı oldum. Ekipte değer gördüm, müşterilerim beni tavsiye etti.

Sedef Hanım, evli misiniz? bir akşam geç saate kadar yeni bir projeyi tartışırken Kadir Bey sordu.

Formelde evet, dedim, ama bir yıldır yalnız yaşıyorum.

Boşanmayı düşünüyor musunuz?

Evet, yakında başvuracağım.

Bir daha kişisel sorular sormadı; bana müdahale etmeden, olduğu gibi kabul ediyordu. Bu sakinlik güven vericiydi.

Ankara kışı sertti; ama ben üşümüyor, aksine yıllarca buzda kalmışım gibi çözülüyordum. İngilizce kursuna başladım, yoga öğrendim, bir kez tiyatroya gittim tek başıma, ve hoşuma gitti.

Ev sahibi Vildan Hanım bir gün dedi ki:

Biliyor musunuz Sedef Hanım, bir yıl önce geldinizde ürkek, silik bir insandınız. Şimdi ise güzel, kendine güvenen bir kadın oldunuz.

Aynada kendime baktım, haklıydı. Saçlarımı artık sımsıkı toplamıyor, boyanıyor, renkli giyiniyordum. Ama esas fark, bakışlarımda hayat vardı.

Kaçışımın bir buçukuncu yılında, bilinmeyen bir kadından telefon geldi:

Sedef Hanım mı? Sizi Gülseren Hanım önerdi, daire tasarımını siz yapmışsınız.

Buyurun, dinliyorum.

Konutum için büyük bir proje var, iki katlı villa tamamen yeniden döşenecek. Görüşebilir miyiz?

Proje gerçekten büyüktü. Varlıklı müşteri tamamen bana güvenmişti, büyük bir bütçe verdi. Dört ay uğraştım, sonuç harikaydı. Fotoğraflar bir tasarım dergisine çıktı.

Sedef Hanım, artık kendi başınıza çalışmaya hazırsınız, dedi Kadir Bey, dergiyi göstererek. Şehirde artık adınız var, müşteriler özellikle sizi istiyor. Belki stüdyonuzu açmanın vakti?

Kendi işimi kurmak hem korkutucu hem cezbediciydi. Sonunda cesaret ettim. Biriktirdiğim iki yıllık parayla şehir merkezindeki küçük bir ofisi kiraladım ve şahıs şirketimi kurdum. Sedef Bulut İç Mimarlık Stüdyosu tabelası basit görünse de, bana dünyanın en güzel kelimeleri gibi geliyordu.

İlk aylar zordu. Az müşteri, para hızla bitiyor. Ama inatçılıkla çalıştım; günde on altı saat, pazarlama öğrendim, site yaptım, sosyal medya hesapları açtım.

Yavaş yavaş işler açıldı; memnun müşteriler beni çevresine önerdi. Bir yıl sonra bir yardımcı, iki yıl sonra bir tasarımcı daha aldım.

Bir sabah e-posta kutumda Serdardan bir mesaj gördüm. Kalbim bir an durdu; yıllardır ondan haber almamıştım.

Sedef, stüdyon hakkındaki haberi internette gördüm. İnanamıyorum ne kadar başarılı oldun. Görüşmek istiyorum, konuşmak istiyorum. Geçmişte birçok hatamı anladım. Özür dilerim.

Maili birkaç kez okudum. Üç yıl önce bu sözler, her şeyi bırakıp ona koşmama sebep olurdu belki de. Ama şimdi, sadece hafif bir hüzün hissettim; boşa harcanan gençliğime, naifce inandığım aşka.

Kısa bir yanıt yazdım: Serdar, mektubun için teşekkürler. Yeni hayatımda mutluyum. Senin de mutlu olmanı dilerim.

Aynı gün boşanma için başvurdum. Yaz geldiğinde, kaçışımın üçüncü yılında stüdyoma bir rezidansta penthouse tasarımı işi geldi. Müşteri Kadir Beydi.

Başarılarınızı kutlarım, dedi elimi sıkarak. Her zaman başaracağınızı biliyordum.

Teşekkür ederim. Senin desteğin olmasaydı başaramazdım.

Abartma, gülümsedi. Hepsi senin emeğin. Şimdi seni akşam yemeğine davet etmek istiyorum; projeyi konuşalım.

Gerçekten proje hakkında konuşsak da, gecenin sonunda sohbet kişiselleşti.

Sedef Hanım, Kadir Bey dikkatle baktı, hayatınızda biri var mı?

Hayır, dedim. Ve henüz bir ilişkiye hazır olduğumu da sanmıyorum. İnsanlara güvenmek zaman alıyor artık.

Anlıyorum. O zaman bazen görüşelim, sadece keyifli sohbetler ve birlikte vakit geçirelim. Zorlayıcı olmadan, sadece iki yetişkin insan olarak.

Bir süre düşündüm ve onayladım. Kadir Bey iyi, nazik, akıllı biriydi. Onun yanında huzurlu ve güvende hissediyordum.

Aramızda bir ilişki başladı; yavaş yavaş, doğallıkla. Tiyatroya gittik, şehri dolaştık, hayattan konuştuk. Bana hiç baskı yapmadı, duygusal taahhüt istemedi, hayatımı kontrol etmeye çalışmadı.

Biliyor musun, dedim bir gün, seninle ilk defa eşit hissediyorum. Ne hizmetçi, ne süs, ne yük. Sadece eşit bir insan.

Başka türlü nasıl olsun ki? dedi şaşırarak. Sen harika bir kadınsın. Güçlü, yetenekli, özgür.

Dördüncü yılın sonunda stüdyom, Ankara’nın en tanınan mimarlık firmalarından biri oldu. Sekiz kişilik bir ekibim, tarihi merkezde ofisim, Ankara manzaralı bir evim vardı.

Ve en önemlisi, yeni bir hayatım vardı. Kendi seçimimle yaşadığım bir hayat.

Bir akşam, en sevdiğim koltuğumda cam kenarında çayımı içerken; dört yıl önceki o günü hatırladım. O salonu, altın masa örtülerini, çöpe attığım beyaz gülleri, hissettiğim acıyı. Ve düşündüm: Teşekkürler Neriman Hanım, bana kendi masanızda yer bulmadığınız için. O gün olmasa, şimdi mutfakta oturup başkalarının ilgisinden kırıntılar toplardım.

Şimdi kendi masam var. Ve o masanın başında ben oturuyorum; kendi kaderimin sahibi olarak.

Telefonum çaldı, düşüncelerimi böldü.

Sedef? Ben Kadir. Evindeyim, yukarı çıkabilir miyim? Konuşmak istediğim önemli bir şey var.

Tabii, beklerim.

Kapıyı açtım, elinde beyaz güllerle karşımda duruyordu. Tıpkı, dört yıl önce…

Tesadüf mü? dedim.

Hayır, gülümsedi. O günü anlattığını hatırlıyorum. Şimdi beyaz güllerle iyi şeyler yaşa istedim.

Çiçeği verdi, cebinden küçük bir kutu çıkardı.

Sedef, acele etmek istemem. Ama bilmeni isterim; gerçek seni, hayallerini ve özgürlüğünü olduğu gibi paylaşmaya hazırım. Seni değiştirmek değil, tamamlamak isterim.

Kutuyu açtım. İçinde sade, zarif bir alyans vardı. Tam da benim hayalimdeki gibi.

Düşün, dedi Kadir Bey. Acelemiz yok.

Onu, gülleri ve yüzüğü düşündüm. O ürkek ev kadını olmaktan, mutlu ve özgür bir kadına giden uzun yolu hatırladım.

Kadir, dedim, benim gibi dikbaşlı birine hazır olduğuna emin misin? Artık hiçbir şeye sessiz kalmam. Hiçbir zaman, uygun eş rolünü oynamam. Kimseye ikinci sınıf muamelesi ettirmem.

Senin bu halini sevdim zaten, dedi. Güçlü, bağımsız ve özgün olmanı.

Yüzüğü taktım parmağıma, tam oldu.

O zaman evet, dedim. Ama düğünümüzü birlikte planlarız. Ve masamızda herkese yer olacak.

Sarıldık. O anda şehrin rüzgarı camdan içeri doldu, perdeleri savurdu, odayı tazeleyen bir ışık getirdi. Yeni bir başlangıç, yepyeni bir hayat gibi.

Rate article
Lifequest
“— İsmail, nereye oturacağım? — diye usulca sordum. Sonunda bana baktı, gözlerinde bıkkınlık gördüm. — Bilmiyorum, kendin çöz. Herkes sohbet ediyor görmüyor musun? Konuklardan biri kıkırdadı. Yanaklarım ateş gibi oldu. On iki yıllık evlilik, on iki yıl annesinin küçümsemesine sabretmiştim Salonun kapısında, elimde beyaz güllerden oluşan bir buketle durmuş, gözlerime inanamadım. Altın renkli örtüler ve kristal kadehlerle süslü uzun masada İsmail’in bütün akrabaları oturuyordu. Bir tek bana yer yoktu. — Elif, neden ayakta bekliyorsun? Geç otur! — diye seslendi eşim, kuzeniyle sohbetinden kopmadan. Yavaşça masayı süzdüm. Gerçekten de hiçbir boş sandalye yoktu, kimse bana yer açmaya bile çalışmadı. Kaynanam, Nermin Hanım, masanın başında altın sarısı elbisesiyle bir kraliçe gibi oturuyor, beni görmezden geliyordu. — İsmail, nereye oturacağım? — diye usulca sordum. Sonunda bana baktı, gözlerinde yalnızca öfke vardı. — Bilmiyorum, kendin bul işte. Herkes sohbet ediyor. Konuklardan biri kıkırdadı. Yanaklarım alev gibi yanıyordu. On iki yıl boyunca annesinin beni ezmesine katlanmış, bu aileye kendimi kabul ettirmek için uğraşmıştım. Sonuç: Kayınvalidemin yetmişinci yaş günü için aile yemeğinde bana masa başında yer bulunamadı. — Elif mutfakta otursun isterseniz, orada bir tabure var — dedi baldızım İnci, sesinde gizli bir alay saklıydı. Mutfakta. Hizmetçi gibi. Değersiz biri gibi. Sessizce arkamı döndüm, buketi öyle sıktım ki güllerin dikenleri kağıdın içinden avcuma battı. Arkamda kahkahalar yükseldi — biri fıkra anlatıyordu. Kimse beni çağırmadı, kimse durdurmaya çalışmadı. Lokanta koridorunda buketi çöp kutusuna attım, telefonumu çıkardım. Ellerim titreyerek taksi çağırdım. — Nereye gidelim? — diye sordu şoför, araca bindiğimde. — Bilmiyorum, — dedim dürüstçe. — Sür, bir yerlere götür. Gece İstanbul sokaklarında ilerlerken, vitrinin ışıklarına, tek tük geçenlere, sokak lambaları altında yürüyen çiftlere baktım. Sonunda anladım — eve dönmek istemiyorum. Hiç istemiyorum. O kirli tabakların, yere atılmış çorapların, hizmetçi gibi davranıldığı evin bana ait olmadığını anladım. — Otogarda durun lütfen, — dedim şoföre. — Emin misiniz? Zaten geç oldu, otobüsler artık kalkmıyor. — Lütfen, durun. Taksiden indim, otogar binasına doğru yürüdüm. Cebimde, İsmail’le ortak hesap kartı vardı. Arabamız için biriktirdiğimiz paradan, tam yüz bin lira. Gişede uykulu bir memur vardı. — Sabah için biletiniz var mı? Nereye olursa olsun. — Ankara, İzmir, Eskişehir, Bursa… — Ankara, — dedim düşünmeden. — Tek kişilik. Sabahı otogar kafesinde geçirdim. Kahve içtim, hayata dair düşündüm: On iki yıl önce kahverengi gözlü, yakışıklı bir erkeğe aşık olmuş, mutlu bir aile için hayaller kurmuştum. Sonra içimdeki hayaller giderek sönmüş, yemek yapan ve susan bir gölgeye dönüşmüştüm. Hayallerimi çoktan unutmuştum. Oysa hayallerim vardı. Üniversitede iç mimarlık okumuş, kendi tasarım stüdyomun, yaratıcı projelerin, ilgi çekici işlerin düşlerini kurmuştum. Evlendikten sonra İsmail demişti ki: — Ne gerek var çalışmaya? Ben yeterince kazanıyorum. Evle ilgilen sen. Ben de on iki yıl boyunca evle ilgilendim. Sabah Ankara otobüsüne bindim. İsmail’den peş peşe mesajlar geldi: “Neredesin? Eve gel” “Elif, neredesin?” “Annem senin dün kırıldığını söylüyor. Ne olur büyütme!” Yanıt vermedim. Camdan tarlalara, ormanlara bakıyordum; ilk defa yıllar sonra kendimi canlı hissediyordum. Ankara’da Ulus’ta küçük, eski bir apartman dairesinde oda kiraladım. Ev sahibem, yaşlı ve zarif Nevin Hanım, fazla sorgulamadı. — Ne kadar kalacaksınız? — diye sordu sadece. — Bilmiyorum, — dedim dürüstçe. — Belki hep. İlk hafta şehri keşfettim, mimariye bakıp müzelere girdim, kafede kitap okudum. Yıllardır yemek tariflerinden ve temizlik önerilerinden başka bir şey okumamıştım. Meğer ne çok şey kaçırmışım! İsmail her gün arıyordu: — Elif, ne yapıyorsun? Dön artık. Bu kadar saçmalama! — Annem özür dileyecek diyor. Daha ne istiyorsun? — Aklını mı kaçırdın? Koca kadın, çocuk gibi davranıyorsun! Onun bu ses tonları bana bir zamanlar normal mi gelmişti? Ne kadar alışmıştım, benimle çocuk gibi konuşulmasına? İkinci hafta işkur’a gittim. Meğer iç mimarlara Ankara’da çok ihtiyaç varmış; fakat eğitimi yıllar önce aldığım için yenilikleri kaçırmıştım. — Size güncel programları ve trendleri öğreten kurslar gerekiyor, — dedi danışman. — Ama temelin iyi, başarabilirsiniz. Kursa yazıldım. Sabahları eğitim merkezine gidiyordum, 3D programları, yeni malzemeleri ve trendleri çalışıyordum. Başta zorlandım ama sonra keyif almaya başladım. — Yeteneklisiniz, — dedi öğretmenim ilk projemden sonra. — Sanat anlayışınız var. Kariyerinizdeki boşluk neden? — Hayat yüzünden, — diye kısa cevap verdim. İsmail bir ay sonra aramayı kesti. Fakat annesi aradı. — Ne yapıyorsun sen be akılsız? — diye bağırdı telefonda. — Kocanı bıraktın, aileyi dağıttın! Masa bulamadık diye mi? Ne olur, aklımıza gelmedi işte! — Nermin Hanım, mesele masa değil, — dedim sakince. — On iki yıl süren aşağılanma. — Neymiş o aşağılanma? Oğlum seni el üstünde tutuyordu! — Oğlunuz bana hep hizmetçi gibi davranmanıza izin verdi. Üstelik kendisi daha beter davrandı. — Yazıklar olsun! — dedi ve telefonu kapattı. İki ay sonra kursu bitirdim, iş başvurusu yaptım. İlk mülakatlar heyecanlı geçti, sunum yapmayı unutmuşum. Beşinci iş görüşmemde bir iç mimarlık ofisinde asistan olarak işe alındım. — Maaşımız az, — dedi patronum Mustafa Bey; kırklı yaşlarında, gri gözlü, iyi huylu biri. — Ama takımımız iyi, projeler ilginç. Başarılı olursanız yükselirsiniz. Her maaşa razıydım; önemli olan üretmek, değerli hissetmek, mutfak çalışanı gibi değil, uzman gibi kabul edilmekti. İlk projem tek odalı genç bir çiftin eviydi. Detaylara takılıp onlarca eskiz çizdim. Müşteriler çok beğendi. — Bütün isteklerimizi katmışsınız! — dedi genç kadın. — Hayal ettiğimiz gibi oldu! Mustafa Bey de övdü: — Elif Hanım, çok iyi iş çıkarmışsınız. Gerçekten ruhunuzu koymuşsunuz. Gerçekten ruhumu koydum. Yıllar sonra ilk defa gerçekten sevdiğim işi yapıyordum; her sabah yeni bir gün ve yeni heyecanlarla uyanıyordum. Altı ay sonra maaşım arttı, daha büyük projeler gelmeye başladı. Bir yıl sonra baş iç mimar oldum. Meslektaşlarım saygı gösteriyor, müşteriler beni tavsiye ediyordu. — Elif Hanım, evli misiniz? — diye sordu bir akşam Mustafa Bey, projeyi tartışırken. — Resmi olarak evliyim, — dedim. — Ama bir yıldır tek başıma yaşıyorum. — Anladım. Boşanmayı düşünüyor musunuz? — Evet, yakında başvuracağım. Başka soru sormadı, kişisel hayatıma karışmadı. Sadece olduğum gibi kabul etti. Ankara’da kış soğuk geçti ama ben üşümedim. Sanki buzlarımdan kurtuluyordum. İngilizce kursuna gittim, yogayla ilgilendim, ilk defa yalnız tiyatroya gittim — keyif aldım. Ev sahibem Nevin Hanım şöyle dedi bir gün: — Elifciğim, bir yıl içinde bambaşka oldunuz. Yorgun, çekingen biriydiniz, artık bambaşka, güzel ve güçlü bir kadınsınız. Aynada kendime baktım, haklıydı. Gerçekten değişmiştim. Yıllarca sıkı topuz yaptığım saçımı artık açık bırakıyordum. Renkli elbiseler giyip makyaj yapıyordum. Asıl değişen ise bakışımdı: Hayat dolu bir ifade vardı artık. Bir buçuk yıl sonra, adımı bilmeyen bir kadın aradı: — Elif Hanım? Sizi Gönül Hanım tavsiye etti. Evinin tasarımını yaptınız. — Evet, dinliyorum. — Büyük bir işim var. İki katlı evimin tüm içini yenilemek istiyorum. Görüşebilir miyiz? Gerçekten büyük bir proje oldu; bütçesi de özgürlüğü de tamdı. Aylarca çalıştım, sonuç beklenenin üstünde oldu — fotoğraflar bir dergide yayınlandı. — Elif Hanım, artık kendi işinizi yönetmeye hazırsınız, — dedi Mustafa Bey, dergiyi göstererek. — Ankara’da adınız duyuldu. Kendi stüdyonuzu açma zamanı gelmedi mi? Korku ve heyecan iç içeydi. Cesaretimi topladım; biriktirdiğim parayla şehir merkezinde küçük bir ofis kiralayıp, “Elif Yılmaz İç Mimarlık Stüdyosu” diye tabela taktım. Basit ama benim için en güzel sözlerdi. İlk aylar zordu; müşteri az, para bitiyor. Pes etmedim. On altı saat çalıştım, dijital pazarlama öğrendim, site açtım, sosyal medya hesaplarını aktif ettim. Zamanla işler açıldı. Müşteriler tavsiye etti, sekiz ayda bir asistan aldım, iki yılda ikinci iç mimar ekibe katıldı. Bir sabah mail kutumda İsmail’den mesaj: Kalbim duracak gibi oldu, yıllardır sesini duymamıştım. “Elif, internetlerde stüdyonla ilgili makaleni gördüm. Başardığına inanamıyorum. Konuşmak istiyorum. Seni çok düşündüm, affet beni.” Defalarca okudum. Üç yıl önce bu sözler için her şeyi bırakır koşardım. Şimdi sadece hafif bir hüzün; gençliğime, saflıktan doğan aşkıma ve yitirilen yıllarıma. Kısa bir cevap yazdım: “İsmail, teşekkür ederim. Yeni hayatımda mutluyum. Umarım sen de kendi mutluluğunu bulursun.” Aynı gün boşanma başvurumu yaptım. Yazın, o günden tam üç yıl sonra, stüdyoma prestijli bir rezidansın penthouse tasarımı geldi. Müşteri eski patronum Mustafa Bey’di. — Başarınız için tebrikler! — dedi elimi sıkarak. — Hep inanmıştım size. — Destekleriniz olmasaydı başaramazdım. — O sizin başarınız. Şimdi sizi yemeğe davet etmek istiyorum, projeyi konuşalım. Gerçekten proje konuştuk, ama sonunda sohbet özel hayata döndü. — Elif Hanım, uzun süredir sormak istiyorum… — Mustafa Bey dikkatle bakıyordu. — Hayatınızda biri var mı? — Hayır, — dedim dürüstçe. — Henüz ilişkiye hazır değilim, insanlara güvenmeyi uzun zaman sonra öğreniyorum. — Anlıyorum. O zaman sadece dostça vakit geçirelim, huzurlu olsun. İki yetişkin, birbirinden keyif alan iki dost gibi. Düşündüm, kabul ettim. Mustafa Bey iyi bir insandı, anlayışlı, saygılı. Yanında güvende ve huzurlu hissediyordum. İlişkimiz yavaş ve doğal gelişti. Tiyatroya gittik, birlikte Ankara’yı gezdik, her şeyden konuştuk. O hiçbir zaman acele etmedi, aşk yeminleri istemedi, hayatımı kontrol etmeye kalkmadı. — Bilir misiniz, — dedim bir gün, — ilk defa birinin yanında kendimi eşit hissediyorum. Hizmetçi, süs eşyası, yük değilim artık. Gerçekten bir eşim var. — Tabii ki, — şaşırdı. — Siz olağanüstü bir kadınsınız. Güçlü, yetenekli, özgürsünüz. Dört yıl sonra stüdyom Ankara’nın en tanınanlarından biri oldu; sekiz kişilik ekip, Kızılay’da manzaralı ofisim, güzel bir evim vardı. Ve en önemlisi: Beni ben yapan bir hayatım vardı. Başka kimsenin masasındaki kırıntılara razı olmayan, kendi masasında oturan bir kadın oldum. Bir akşam, koltukta çay içerken dört yıl önceki o günü hatırladım: Altın örtülü masa, çöp kutusunda kalan beyaz güller, aşağılanma, acı, umutsuzluk. Şükrettim içimden Nermin Hanım’a. Çünkü o gün bana masa başında yer bulmadığı için hayatım değişti. Eğer o gün mutfakta bir tabureye razı olsaydım, belki de yaşamım o mutfakta, başkalarının merhametine bağımlı bir hizmetçi gibi geçecekti. Ama artık kendi masamda, kendi hayatımın ev sahibi olarak oturuyorum. Telefonum çaldı, düşüncelerim bölündü. — Elif? Ben Mustafa. Evinin önündeyim. Önemli bir şey konuşmak istiyorum, çıkabilir miyim? — Tabii, bekliyorum. Kapıyı açtım, elinde bir buket beyaz gülle karşımdaydı. Tıpkı dört yıl önceki gibi. — Tesadüf mü? — diye sordum. — Hayır, — gülümsedi. — O günü anlatmıştınız bana. Artık beyaz güllerin size güzel anı çağrıştırmasını istedim. Buket uzattı, bir kutu çıkardı cebinden. — Elif, çabuk karar vermeni istemem ama seninle hayatı paylaşmaya hazırım. Senin işini, hayallerini, özgürlüğünü — seni dönüştürmeden, olduğu gibi — yanında olmak… Kutuyu açtım: İçinde sade, zarif bir yüzük. Tam benim tarzım. — Düşün, — dedi. — Acelemiz yok. Yüzüne, güllere, yüzüğe baktım. O uzun yolu hatırladım: Korkak ev kadını iken, şimdi güçlü ve mutlu bir kadına dönüşmüştüm. — Mustafa Bey, — dedim, — siz gerçekten inatçı bir kadınla evlenmeye hazır mısınız? Bundan sonra hayatımda sessiz kalmam, kimseye hizmetçi olmayacağım, kimsenin ikinci sınıf insanı yerine koymasına izin vermeyeceğim. — Ben zaten böyle bir kadın sevdim, — dedi. — Güçlü, bağımsız, kendine güvenen birini. Yüzüğü parmağıma taktım. Tam oldu. — O zaman evet, — dedim. — Ama düğün planını birlikte yapacağız, ve masamızda herkes için yer olacak. Sarıldık, o anda Ankara rüzgarı pencereden içeri doldu, perdeleri savurdu, odaya taptaze bir nefes ve ışık kattı. Yeni hayatımın simgesi gibi, işte tam o anda başladı.