Ah, kızım, boşuna ona gönül verdin; seninle evlenmeyecek. Varya’nın annesi hayata gözlerini yumduğunda henüz on altı yaşındaydı. Babası ise yedi yıl önce çalışmak için şehre gitmişti, o gidişin ardından ne haber var ne de para gönderdiği oldu. Köydeki neredeyse herkes cenazeye katıldı, yardım eden yardım etti. Vaftiz teyzesi Maria sık sık uğrayıp ne yapması gerektiğini hatırlatıyordu. Liseyi bitirdikten sonra ise, onu komşu köydeki postaneye işe yerleştirdiler. Varya güçlü, al yanaklı bir kızdı; köyde bu tip kızlara “kanı canı yerinde” derler. Yuvarlak, pembe yüzü, patates burunlu ama gri, ışıldayan gözlüydü. Beline kadar uzanan kalın, kumral bir örgüsü vardı. Köyün en yakışıklı delikanlısı ise hiç kuşkusuz Mikail’di. İki yıl önce askerden dönmüştü, arkasından koşan kızların haddi hesabı yoktu. Şehire giden yazlıkçı kızlar bile ona boş boş bakmadan geçmezdi. Aslında köyde şoförlük yapmak ona göre değildi; Hollywood filmlerinde oynamalıydı. Doya doya gezmeyi, eğlenmeyi seven Mikail, kendine bir gelin seçmeye hiç niyetli değildi. Bir gün Maria Teyze yanına gidip Varya’nın bahçe çitini düzeltmesine yardım etmesini istedi. Köyde erkek gücü olmadan hayat zor. Varya bahçeyle uğraşmayı başarır ama ev işlerinde zorluk çekiyordu. Uzun lafın kısası Mikail hemen razı oldu. Geldi, bakındı ve hemen emirler yağdırmaya başladı: “Şunu getir, şunu götür, bunu ver.” Varya ise ne isterse hemen getiriyordu. Yanakları daha da kızardı, örgüsü arkasında bir sağa bir sola savruluyordu. Mikail yorulunca, Varya ona güzel bir tencerede koyu bir çorba pişirir, üstüne de demli çay ikram ederdi. Sessizce onun beyaz kuvvetli dişleriyle kara ekmeği nasıl ısırdığını izlerdi. Üç gün boyunca çiti yapan Mikail, dördüncü gün sadece misafirliğe geldi. Varya ona akşam yemeği hazırladı; laf lafı açtı, Mikail o gece onda kaldı. Sonra bu alışkanlık hâlini aldı. Şafak sökmeden gitmeye başladı, kimse görmesin diye. Fakat köyde hiçbir şey gizli kalmaz. “Oy kızım, boşuna ona gönül verdin, sana varmaz. Evlenirse de çok çekeceksin; hele yaz gelsin, şehirli güzeller gelecek, ne yapacaksın? Kıskançlıktan kavrulacaksın. Sana başka biri lazım,” derdi Maria Teyze. Ama aşık bir genç, yaşlı birinin sözünü dinler mi? Sonra Varya fark etti ki hamile kalmış. Başta hastayım, yanlış bir şey yedim sandı; ama bulantı, halsizlik derken ne olduğunu anladı. Yüreği günahkarlıkla doldu, bebekten kurtulmayı düşündü, daha zamanı değil diyerek. Fakat sonra yalnız olmayacağını düşünüp fikrini değiştirdi. Annesi onu büyüttü, o da başarır diye düşündü. Babasından hayır gelmedi ki zaten, hep sarhoştu. İnsanlar konuşur konuşur, sonra susar. İlkbaharda kabanı çıkardı, köyde herkes büyüyen karnı gördü. “Kızın başına dert aldı,” diye başlarını salladılar. Mikail, tabii ki ne yapacağını öğrenmek için yanına geldi. “Başka ne yapacağım! Doğuracağım. Endişelenme, kendim büyüteceğim, sen bildiğin gibi yaşa,” dedi ve mutfakta işine koyuldu. Sadece ateşin kızıllığı yanaklarında ve gözlerinde parlıyordu. Mikail hayran hayran baktı ama gitti. Varya kendi kararını vermişti. Köyde bir şeyden kaçamazsın. Yaz geldi, şehirli güzeller geldi, Mikail’in Varya’ya ilgisi azaldı. Varya ise sakin sakin bahçede çalıştı, Maria Teyze gelip yardım etti; karnı büyüyünce eğilmek iyice zorlaştı. Kuyudan yarım kova su çekiyordu. Köy kadınları ona “güçlü biri doğacak” kehaneti yaptı. “Kimi Allah nasip ederse,” diye gülerek karşılık verirdi Varya. Eylül ortasında bir sabah ansızın şiddetli bir sancı ile uyandı, sanki karnı ortadan ikiye bölünmüş gibi. Ağrı kısa sürdü ama sonra yeniden oldu. Hemen Maria Teyze’ye koştu, o da gözlerinden anladı ne olduğunu. “Oldu mu? Otur, hemen geliyorum!” dedi ve evden fırladı. Hemen Mikail’e koştu. Onun evinin bahçesinde kamyonet duruyordu. Yazlıkçılar zaten gitti. Ama Mikail sarhoştu, bir önceki geceden. Maria Teyze Mikail’i zorla uyandırdı. O şaşkın şaşkın bakıyordu; ne olduğunu, nereye gidileceğini anlamıyor. Durumu kavrayınca bağırdı: “On kilometre hastaneye! Hem doktoru bulmak, hem gelmek, Varya çoktan doğurur. Doğrudan götüreceğim! Topla onu.” “Kamyonetle mi? Sarsıntıdan doğum yolunda olacak,” diye kadınlar feryat etti. “Beraber geleceksin, ne olur ne olmaz,” dedi Mikail. İki kilometre bozuk yolda ağır ağır gittiler. Bir çukuru geçince başka bir çukura düştüler. Maria Teyze bagajda bir çuvalın üstünde oturuyordu. Asfalta varınca hızlanabildiler. Varya yan koltukta sancıdan kıvranıyordu, ağlamamak için dudağını ısırıyor, elleriyle karnını tutuyordu. Mikail birden ayıldı. Bazen bir göz atıyor, çenesinin kemikleri titriyor, parmakları direksiyonda bembeyaz. Kendi kendine düşünüyordu. Yetiştiler. Varya’yı hastaneye bıraktılar, geri köye döndüler. Maria Teyze yolda Mikail’e kızıyordu: “Kızın hayatını mahvettin! Hem yetim, hem yalnız, daha çocuk; ona bir de sıkıntı yükledin. Nasıl tek başına çocukla yaşayacak?” Daha köye varmadan Varya, sağlıklı, güçlü bir oğlan doğurdu. Ertesi sabah getirip emzirmesi için verdiler. Nasıl kucağına alacağını, nasıl emzireceğini bilmiyordu. Korku içinde bakıyordu oğlunun buruşuk, kırmızı suratına. Dudağını tekrar ısırdı, verilen talimatları uyguladı. Ama yüreğindeki sevinçten elinde titreseler de, onu dikkatle inceledi, alnındaki ince tüyleri üfledi, sevindi, acemi acemi. “Gelip seni alacaklar mı?” diye sordu yaşlı, sert bir doktor taburcu olmadan. Varya omuzlarını silkti, başını salladı: “Sanmam.” Doktor derin bir nefes aldı, gitti. Hemşire bebeği hastane battaniyesine sardı, eve kadar ancak böyle taşınılır dedi. Sonra geri getirmesini tembih etti. “Feyyaz seni hastane arabasıyla köye bırakır. Bebekle otobüse mi bineceksin?” diyerek sertçe ekledi. Varya teşekkür etti. Hastanede başı eğik, utançtan kıpkırmızı yürüyordu. Varya arabada sarmış halde bebeğini kucaklıyor, bundan sonraki hayatlarını düşünerek kaygılanıyordu. Doğum parası çok az, neredeyse yok gibi. Hem kendine acıyor, hem de masum oğluna. Uyuyan bebeğin buruşuk yüzüne baktı, sevgiyle içini aydınlattı, karanlık düşünceleri kovdu. Birden araba durdu. Varya telaşla, ellili yaşlarda kısa boylu Feyyaz’a baktı. “Ne oldu?” “İki gündür yağmur yağıyor. Şu gölcüklere bak, geçsek de kalırız. Bu yolu ancak kamyonla ya da traktörle geçersin.” “Affedersin. Az kaldı, iki kilometre filan. Yürüyebilir misin?” – dedi Feyyaz ve sonsuz bir göl gibi yayılmış devasa bir su birikintisini gösterdi. Çocuk kucağında uyuyor. Otururken bile onu taşımaktan yoruldu. Bir kelimeyle; ‘yiğit bir oğlan’. Peki, nasıl gidecek o yolla? Varya dikkatlice indi, oğlunu daha iyi kavradı ve koca gölcüğün kenarından yürümeye başladı. Ayakları balçıkta bilekten gömülüyor, her an düşecek gibi. Eski ayakkabıları çırpınıyor. Keşke hastaneye lastik çizmelerle gitseydi. Bir ayakkabı balçıkta kaldı. Varya durdu, ne yapsam diye düşündü. Kucağında çocukla çıkaramazdı. Bir ayakkabıyla yürümeye devam etti. Köye vardığında hava kararmıştı, ayakları soğuktan hissizleşmişti. Evde lambalar yanıyordu, bunu görecek hali yoktu. Kuru, pürüzsüz basamaklara çıktı. Ayakları dondu, ama sinirden terledi. Kapıyı açtı, içeri girdi, dondu kaldı. Duvar dibinde bir beşik, yanında bir pusette tertemiz çocuk kıyafetleri vardı. Mikail masanın başında elini başına koymuş, uyuyordu. Bir şey mi duydu, yoksa sezdi mi, başını kaldırdı. Varya kapıda ayakta zor duruyordu, saçları dağılmış, kıpkırmızı, çamur içinde bir ayakkabısı eksik, çocuk kucağında. Bunu görünce Mikail koştu, çocuğu alıp beşiğe koydu, sonra ocaktan sıcak su tenceresi getirdi. Varya’yı oturttu, soyunmasına, ayaklarını temizlemesine yardım etti. Kız mutfakta üstünü değiştirirken, masaya haşlanmış patates ve bir sürahi süt koymuştu bile. O anda bebek ağladı. Varya ona koştu, kucağına aldı, masaya oturdu ve utanmadan emzirmeye başladı. “Adını ne koydun?” diye sordu Mikail, boğuk sesiyle. “Serdar. İtirazın yoksa?“ – dedi berrak gözlerini ona kaldırarak. O bakışta öyle bir hüzün ve sevgi vardı ki, Mikail’in yüreği sızladı. “Güzel isim. Yarın gidip hem onu nüfusa yazdıracağız, hem de nikahı kıyacağız.” “Gerek yok…” dedi Varya, bebeğini emzirirken. “Senin oğluna bir baba lazım. Doya doya yaşadım. Nasıl bir koca olurum bilmiyorum ama, oğlumu terk etmeyeceğim.” Varya başını eğip onayladı. İki yıl sonra bir de kızları oldu. Adını, Varvara’nın annesi gibi, Nadya koydular. Hayatının başında hangi hataları yaparsan yap, önemli olan onları her zaman düzeltebilmek… İşte böyle bir hayat hikayesi oldu. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Yorum yazmayı ve beğenmeyi unutmayın!

Ah kızım, boşuna ona umut bağlıyorsun, o seninle evlenmez.

Gülsüm henüz on altı yaşını yeni doldurmuştu, annesi ansızın vefat ettiğinde. Babası yedi yıl önce İstanbula çalışmaya gitmişti, o gidiş o gidiş. Ne haber geldi ondan, ne de para.

Köydeki herkes cenazeye koştu, elinden gelen yardımı yaptı. Gülsümün vaftiz teyzesi Zehra sık sık uğrardı yanına, neyi nasıl yapacağını hatırlatırdı. Bir şekilde liseyi bitirdi Gülsüm, komşu köydeki PTT şubesine iş buldular ona.

Gülsüm, köyde sağlıklı, dayanıklı diye anlatılan genç kızlardandı. Yuvarlak, al al yanaklı yüzü, patates burnu, ama ışıl ışıl gri gözleri vardı. Kalın sarı saçları beline uzanıyordu.

Köyün en yakışıklı delikanlısı ise Mehmetti. Askere gidip döneli iki yıl olmuştu, peşinden kız eksik olmuyordu. Hatta yazın köye gelen şehirli kızlar bile ona göz koyuyordu.

Mehmet, sanki köyde şoförlük edeceğine, filmlerde başrol oynamalıydı. Daha evlilik ne, aile nedir düşünmüyordu, keyfine düşkündü.

Bir gün Zehra teyze Mehmete uğrayıp, Gülsümün yıkılmak üzere olan bahçe çitinin tamiri için yardım istedi. Köyde erkek gücü olmadan yaşamak zordu. Gülsüm tarlada idare ediyordu ama ev işlerini tek başına halledemezdi.

Mehmet lafı uzatmadan yardımı kabul etti. Geldi, baktı, sonra emirler sıralamaya başladı: şunu getir, şuraya koş, bana bunu ver. Gülsüm de ne dese getirdi, ne istese sundu.

Gülsümün yanakları daha bir kızardı, belindeki saç örgüsü oradan oraya savruluyordu. Mehmet yorulduğunda ona bol ekşili çorbasını ikram etti, yanına da demli çay koydu. Gülsüm bir süre göz ucuyla izledi onu, ekmek koparışına daldı.

Mehmet üç gün çiti tamir etti, dördüncü gün ise hiçbir iş olmadan ziyarete geldi. Gülsüm yine yemeğini hazırladı, sohbet uzadı, sonunda Mehmet o gece orada kaldı. Sonra bu, bir alışkanlık halini aldı. Gün doğmadan, kimselere görünmeden evden çıkıyordu. Ama köyde sır gizli kalmaz.

Ah kızım, boşuna değer veriyorsun ona, evlenmez. Evlenirse de seni yoracak. Yaz gelsin bakalım, şehirli güzeller köye akın edecek, ne yapacaksın? Kıskançlıktan yanacaksın. Sana daha başka bir delikanlı lazım, dedi Zehra teyze Gülsüme.

Ama genç ve aşık olanlar, yaşlıların öğüdünü hiç dinler mi?

Bir süre sonra Gülsüm hamile olduğunu fark etti. Önce hastalandığını ya da bir şeyler yediğini sandı, halsizlik ve bulantı bastırınca anladı gerçeği: O yakışıklı Mehmetten bir bebeği olacaktı.

Günah diye düşündü, kurtulmak istedi önce. Ama sonra, hiç olmazsa yalnız kalmam dedi. Annesi büyüttü, o da başarır. Zaten babasının pek bir faydası olmamıştı, topuklarını ortada bulamazdın. Köylü konuşur konuşur, sonra susar.

İlkbaharda üstünden hırkasını çıkarınca köyde herkes karnını gördü, konuşmalar başladı. Ah, bu kızın başı belada diyerek başını sallar oldular. Mehmet de geldi, Gülsüme Ne yapacaksın? diye sordu.

Ne olabilir; doğurup bakacağım. Dert etme sen, çocuğu da ben büyütürüm. Hayatına devam et, dedi ve ocağın başında oyalanmaya koyuldu. Ateşin kızıllığı yanaklarında oynuyordu.

Mehmet Gülsüme hayran oldu ama yine de gitti. Gülsüm kararını vermişti, ona su dokunmaz. Yaz geldi, şehirli kızlar köye akın etti. Mehmetin ilgisi başka yerlere kaydı.

Gülsüm ise bahçesine işine devam ediyor, Zehra teyze ise otları ayıklamada yardımcı oluyor. Karnı büyüdü, köy kadınları ona Güçlü bir evlat geliyor diye yorum yaptı.

Allah ne verirse, diye gülüyordu Gülsüm.

Bir Eylül sabahı, sancıyla uyandı, adeta karnı ikiye bölünüyordu. Ağrı geçti gitti, sonra yine başladı. Zehra teyzeye koştu. Yaşlı kadın gözlerinden hemen ne olduğunu anladı.

Hadi bakalım! Bekle, hemen geliyorum. deyip evden fırladı.

Mehmetin evine vardı. Kapının önünde kamyon duruyordu, ama o gece Mehmet biraz fazla içmişti.

Zehra teyze onu dürttü, Mehmet şaşkın şaşkın baktı, ne oluyor diye anlamaya çalıştı. Sonra dank etti:

On kilometre köyden hastaneye! Doktor gelene kadar, geri dönene kadar, kız bebeği doğurur. Hemen götüreceğim! Hazırlayın onu.

Kamyonla mı? Yolda kadını sarsar, daha bebeği yolda tutamazsın, diye itiraz etti Zehra teyze.

O zaman beraber geliyorsun, ne olur ne olmaz, dedi Mehmet.

İki kilometre taşlı yolda çok dikkatlice sürdü Mehmet. Bir hendeği atlatınca hemen ötekine çarpıyordu. Zehra teyze kasada bir çuvalın üstüne oturdu. Asfalt yolda hızlandılar.

Gülsüm yan koltukta sancıdan kıvranıyordu, dişini sıktı, karnını elleriyle tuttu, Mehmet birden ayıldı.

Arada bir bakıyordu Gülsüme, Mehmetin parmak kemikleri direksiyonda beyazlamıştı. Kendi hayatı gözlerinden geçiyordu.

Yetiştirdiler. Gülsüm hastaneye bırakıldı, Zehra teyze Mehmeti bir güzel azarladı.

Niye bu kızın hayatını mahvettin?! Kimse yok yanında, kendi başına çocuk doğuracak. Sen ona dertten başka ne verdin?

Daha köye varmamışlardı ki, Gülsüm güçlü, sağlıklı bir oğlan doğurdu. Ertesi sabah bebeği kucağına verdiler. Ne nasıl tutulur, emzirilir bilemedi.

Küçük, buruşuk suratına korkuyla bakıyordu. Dudaklarını ısırdı, ne denirse yaptı.

Ama içi sevinçten kıpır kıpırdı. Bebeğin alnındaki ince saçlara üfledi, mutlu oldu, acemice.

Seni almaya gelecekler mi? dedi yaşlı bir doktor taburcu olurken.

Gülsüm omuz silkti, başını salladı:

Sanmam.

Doktor iç çekip gitti. Hemşire, bebeği hastane battaniyesine sardı, Evine varana kadar geri verirsin, dedi.

Fikret seni hastane arabasıyla köye bırakır. Kundakta bebekle otobüs yolculuğu mu olur? dedi hemşire, azarlayarak.

Gülsüm teşekkür etti. Kafasını eğmiş, kırmızı yanaklarıyla koridorda yürüdü.

Arabada Gülsüm oğlunu göğsüne bastırdı, Şimdi nasıl yaşayacağız? diye düşünüyordu.

Doğum parası az, kedinin ağlayacağı kadar. Hem kendisine üzüldü, hem masum oğluna. Uykuda olan bebeğe bakıp, kalbini sevgi kapladı, zorlu düşünceleri kovdu.

Birden araba durdu. Fikrete kaygıyla baktı ellili yaşlarda, kısa boylu bir adam.

Ne oldu?

Yağmurlar iki gündür yağıyor. Bak ne kadar gölet olmuş, ne geçilir, ne kenardan dolaşılır. Burası çamur, bir kamyon veya traktör geçer.

Özür, az kaldı. İki kilometre falan. Koşarsın, dedi, yolun ucuna başıyla işaret etti. Ucu bucağı olmayan bir su birikintisi uzanıyordu.

Bebek kucağında uyuyordu, otururken bile onu taşımaktan yorulmuştu. Bırak ağırlığı, yoldan nasıl geçer?

Yavaşça arabadan indi Gülsüm, oğlunu daha iyi kavradı, büyük göletin kenarından yürüdü. Ayakları balçığa gömüldü, her an kayacak gibi.

Eskimiş ayakkabıları suyun içinde şapırdıyordu. Keşke yağmur botuyla hastaneye gitseydi. Bir ayakkabısı çamura saplandı, evlat kucağında olduğu için çıkaramadı. Tek ayakkabıyla yürümeye devam etti.

Köye vardığında hava kararmıştı, ayaklarının donduğunu hissetmiyordu. Gücü kalmamıştı, pencere ışıkları yanıyordu, buna bile şaşıracak hali yoktu.

Kuru basamaklara adım attı, ayakları buz gibiydi ama başı ter içindeydi. Eve girdi, birden donakaldı.

Duvara karşı bebek yatağı, çocuk arabası, içinde bebeğe güzel elbiseler dizili. Masadaki Mehmet başını kollarına yaslamış, uyuyordu.

Bir şeyler hissetmiş gibiydi, kafasını kaldırdı. Gülsüm kapıda, yüzü kızarmış, saçları dağılmış, bebeği kucağında zar zor ayakta. Elbisesinin altı sırılsıklam, ayakları dizine kadar çamur olmuş.

Mehmet onun tek ayakkabıyla durduğunu görünce yanına koştu, bebeği aldı, yatağa yatırdı. Kendisi ocağa gitti, sıcak su dolu bakırı çıkardı.

Oturttu Gülsümü, üstünü çıkarmasına, ayaklarını yıkamasına yardım etti. Gülsüm sobanın yanında soyunduğu sırada masada patates haşlanmış, sürahide süt hazırdı.

Bebek ağlamaya başladı. Gülsüm ona koştu, kucağına alıp masanın başına oturdu, çekinmeden bebeğini beslemeye koyuldu.

Adını ne koydun? Mehmet boğuk bir sesle sordu.

Emir. Bir mahsuru yoksa dedi Gülsüm, o parlak bakışlarını kaldırdı.

Mehmetin yüreği burkuldu. O bakışlarda sevgiyle keder birleşmişti.

Güzel isim. Yarın gidelim, çocuğu kayıt ettirelim, nikahı da hemen kıyarız.

Gerek yok, dedi Gülsüm, bebeğini izlerken.

Benim oğlumun babası olmalı. Ben de keyfimi yaşadım, artık bitti. Nasıl bir adam olurum bilmiyorum ama çocuğu yalnız bırakmam.

Gülsüm başını eğerek onayladı.

İki yıl sonra bir de kızları oldu, Gülsümün merhum annesinin adı verildi, Şehnaz.

Hayatın başında hangi hatayı yaparsan yap, önemli olan onları telafi edebilmektir

İşte böyle bir ömür hikayesi yaşandı. Siz ne düşünüyorsunuz, yorumlarınızı yazın, beğenmeyi unutmayın.

Rate article
Lifequest
Ah, kızım, boşuna ona gönül verdin; seninle evlenmeyecek. Varya’nın annesi hayata gözlerini yumduğunda henüz on altı yaşındaydı. Babası ise yedi yıl önce çalışmak için şehre gitmişti, o gidişin ardından ne haber var ne de para gönderdiği oldu. Köydeki neredeyse herkes cenazeye katıldı, yardım eden yardım etti. Vaftiz teyzesi Maria sık sık uğrayıp ne yapması gerektiğini hatırlatıyordu. Liseyi bitirdikten sonra ise, onu komşu köydeki postaneye işe yerleştirdiler. Varya güçlü, al yanaklı bir kızdı; köyde bu tip kızlara “kanı canı yerinde” derler. Yuvarlak, pembe yüzü, patates burunlu ama gri, ışıldayan gözlüydü. Beline kadar uzanan kalın, kumral bir örgüsü vardı. Köyün en yakışıklı delikanlısı ise hiç kuşkusuz Mikail’di. İki yıl önce askerden dönmüştü, arkasından koşan kızların haddi hesabı yoktu. Şehire giden yazlıkçı kızlar bile ona boş boş bakmadan geçmezdi. Aslında köyde şoförlük yapmak ona göre değildi; Hollywood filmlerinde oynamalıydı. Doya doya gezmeyi, eğlenmeyi seven Mikail, kendine bir gelin seçmeye hiç niyetli değildi. Bir gün Maria Teyze yanına gidip Varya’nın bahçe çitini düzeltmesine yardım etmesini istedi. Köyde erkek gücü olmadan hayat zor. Varya bahçeyle uğraşmayı başarır ama ev işlerinde zorluk çekiyordu. Uzun lafın kısası Mikail hemen razı oldu. Geldi, bakındı ve hemen emirler yağdırmaya başladı: “Şunu getir, şunu götür, bunu ver.” Varya ise ne isterse hemen getiriyordu. Yanakları daha da kızardı, örgüsü arkasında bir sağa bir sola savruluyordu. Mikail yorulunca, Varya ona güzel bir tencerede koyu bir çorba pişirir, üstüne de demli çay ikram ederdi. Sessizce onun beyaz kuvvetli dişleriyle kara ekmeği nasıl ısırdığını izlerdi. Üç gün boyunca çiti yapan Mikail, dördüncü gün sadece misafirliğe geldi. Varya ona akşam yemeği hazırladı; laf lafı açtı, Mikail o gece onda kaldı. Sonra bu alışkanlık hâlini aldı. Şafak sökmeden gitmeye başladı, kimse görmesin diye. Fakat köyde hiçbir şey gizli kalmaz. “Oy kızım, boşuna ona gönül verdin, sana varmaz. Evlenirse de çok çekeceksin; hele yaz gelsin, şehirli güzeller gelecek, ne yapacaksın? Kıskançlıktan kavrulacaksın. Sana başka biri lazım,” derdi Maria Teyze. Ama aşık bir genç, yaşlı birinin sözünü dinler mi? Sonra Varya fark etti ki hamile kalmış. Başta hastayım, yanlış bir şey yedim sandı; ama bulantı, halsizlik derken ne olduğunu anladı. Yüreği günahkarlıkla doldu, bebekten kurtulmayı düşündü, daha zamanı değil diyerek. Fakat sonra yalnız olmayacağını düşünüp fikrini değiştirdi. Annesi onu büyüttü, o da başarır diye düşündü. Babasından hayır gelmedi ki zaten, hep sarhoştu. İnsanlar konuşur konuşur, sonra susar. İlkbaharda kabanı çıkardı, köyde herkes büyüyen karnı gördü. “Kızın başına dert aldı,” diye başlarını salladılar. Mikail, tabii ki ne yapacağını öğrenmek için yanına geldi. “Başka ne yapacağım! Doğuracağım. Endişelenme, kendim büyüteceğim, sen bildiğin gibi yaşa,” dedi ve mutfakta işine koyuldu. Sadece ateşin kızıllığı yanaklarında ve gözlerinde parlıyordu. Mikail hayran hayran baktı ama gitti. Varya kendi kararını vermişti. Köyde bir şeyden kaçamazsın. Yaz geldi, şehirli güzeller geldi, Mikail’in Varya’ya ilgisi azaldı. Varya ise sakin sakin bahçede çalıştı, Maria Teyze gelip yardım etti; karnı büyüyünce eğilmek iyice zorlaştı. Kuyudan yarım kova su çekiyordu. Köy kadınları ona “güçlü biri doğacak” kehaneti yaptı. “Kimi Allah nasip ederse,” diye gülerek karşılık verirdi Varya. Eylül ortasında bir sabah ansızın şiddetli bir sancı ile uyandı, sanki karnı ortadan ikiye bölünmüş gibi. Ağrı kısa sürdü ama sonra yeniden oldu. Hemen Maria Teyze’ye koştu, o da gözlerinden anladı ne olduğunu. “Oldu mu? Otur, hemen geliyorum!” dedi ve evden fırladı. Hemen Mikail’e koştu. Onun evinin bahçesinde kamyonet duruyordu. Yazlıkçılar zaten gitti. Ama Mikail sarhoştu, bir önceki geceden. Maria Teyze Mikail’i zorla uyandırdı. O şaşkın şaşkın bakıyordu; ne olduğunu, nereye gidileceğini anlamıyor. Durumu kavrayınca bağırdı: “On kilometre hastaneye! Hem doktoru bulmak, hem gelmek, Varya çoktan doğurur. Doğrudan götüreceğim! Topla onu.” “Kamyonetle mi? Sarsıntıdan doğum yolunda olacak,” diye kadınlar feryat etti. “Beraber geleceksin, ne olur ne olmaz,” dedi Mikail. İki kilometre bozuk yolda ağır ağır gittiler. Bir çukuru geçince başka bir çukura düştüler. Maria Teyze bagajda bir çuvalın üstünde oturuyordu. Asfalta varınca hızlanabildiler. Varya yan koltukta sancıdan kıvranıyordu, ağlamamak için dudağını ısırıyor, elleriyle karnını tutuyordu. Mikail birden ayıldı. Bazen bir göz atıyor, çenesinin kemikleri titriyor, parmakları direksiyonda bembeyaz. Kendi kendine düşünüyordu. Yetiştiler. Varya’yı hastaneye bıraktılar, geri köye döndüler. Maria Teyze yolda Mikail’e kızıyordu: “Kızın hayatını mahvettin! Hem yetim, hem yalnız, daha çocuk; ona bir de sıkıntı yükledin. Nasıl tek başına çocukla yaşayacak?” Daha köye varmadan Varya, sağlıklı, güçlü bir oğlan doğurdu. Ertesi sabah getirip emzirmesi için verdiler. Nasıl kucağına alacağını, nasıl emzireceğini bilmiyordu. Korku içinde bakıyordu oğlunun buruşuk, kırmızı suratına. Dudağını tekrar ısırdı, verilen talimatları uyguladı. Ama yüreğindeki sevinçten elinde titreseler de, onu dikkatle inceledi, alnındaki ince tüyleri üfledi, sevindi, acemi acemi. “Gelip seni alacaklar mı?” diye sordu yaşlı, sert bir doktor taburcu olmadan. Varya omuzlarını silkti, başını salladı: “Sanmam.” Doktor derin bir nefes aldı, gitti. Hemşire bebeği hastane battaniyesine sardı, eve kadar ancak böyle taşınılır dedi. Sonra geri getirmesini tembih etti. “Feyyaz seni hastane arabasıyla köye bırakır. Bebekle otobüse mi bineceksin?” diyerek sertçe ekledi. Varya teşekkür etti. Hastanede başı eğik, utançtan kıpkırmızı yürüyordu. Varya arabada sarmış halde bebeğini kucaklıyor, bundan sonraki hayatlarını düşünerek kaygılanıyordu. Doğum parası çok az, neredeyse yok gibi. Hem kendine acıyor, hem de masum oğluna. Uyuyan bebeğin buruşuk yüzüne baktı, sevgiyle içini aydınlattı, karanlık düşünceleri kovdu. Birden araba durdu. Varya telaşla, ellili yaşlarda kısa boylu Feyyaz’a baktı. “Ne oldu?” “İki gündür yağmur yağıyor. Şu gölcüklere bak, geçsek de kalırız. Bu yolu ancak kamyonla ya da traktörle geçersin.” “Affedersin. Az kaldı, iki kilometre filan. Yürüyebilir misin?” – dedi Feyyaz ve sonsuz bir göl gibi yayılmış devasa bir su birikintisini gösterdi. Çocuk kucağında uyuyor. Otururken bile onu taşımaktan yoruldu. Bir kelimeyle; ‘yiğit bir oğlan’. Peki, nasıl gidecek o yolla? Varya dikkatlice indi, oğlunu daha iyi kavradı ve koca gölcüğün kenarından yürümeye başladı. Ayakları balçıkta bilekten gömülüyor, her an düşecek gibi. Eski ayakkabıları çırpınıyor. Keşke hastaneye lastik çizmelerle gitseydi. Bir ayakkabı balçıkta kaldı. Varya durdu, ne yapsam diye düşündü. Kucağında çocukla çıkaramazdı. Bir ayakkabıyla yürümeye devam etti. Köye vardığında hava kararmıştı, ayakları soğuktan hissizleşmişti. Evde lambalar yanıyordu, bunu görecek hali yoktu. Kuru, pürüzsüz basamaklara çıktı. Ayakları dondu, ama sinirden terledi. Kapıyı açtı, içeri girdi, dondu kaldı. Duvar dibinde bir beşik, yanında bir pusette tertemiz çocuk kıyafetleri vardı. Mikail masanın başında elini başına koymuş, uyuyordu. Bir şey mi duydu, yoksa sezdi mi, başını kaldırdı. Varya kapıda ayakta zor duruyordu, saçları dağılmış, kıpkırmızı, çamur içinde bir ayakkabısı eksik, çocuk kucağında. Bunu görünce Mikail koştu, çocuğu alıp beşiğe koydu, sonra ocaktan sıcak su tenceresi getirdi. Varya’yı oturttu, soyunmasına, ayaklarını temizlemesine yardım etti. Kız mutfakta üstünü değiştirirken, masaya haşlanmış patates ve bir sürahi süt koymuştu bile. O anda bebek ağladı. Varya ona koştu, kucağına aldı, masaya oturdu ve utanmadan emzirmeye başladı. “Adını ne koydun?” diye sordu Mikail, boğuk sesiyle. “Serdar. İtirazın yoksa?“ – dedi berrak gözlerini ona kaldırarak. O bakışta öyle bir hüzün ve sevgi vardı ki, Mikail’in yüreği sızladı. “Güzel isim. Yarın gidip hem onu nüfusa yazdıracağız, hem de nikahı kıyacağız.” “Gerek yok…” dedi Varya, bebeğini emzirirken. “Senin oğluna bir baba lazım. Doya doya yaşadım. Nasıl bir koca olurum bilmiyorum ama, oğlumu terk etmeyeceğim.” Varya başını eğip onayladı. İki yıl sonra bir de kızları oldu. Adını, Varvara’nın annesi gibi, Nadya koydular. Hayatının başında hangi hataları yaparsan yap, önemli olan onları her zaman düzeltebilmek… İşte böyle bir hayat hikayesi oldu. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Yorum yazmayı ve beğenmeyi unutmayın!