Bugün bile bazen gece yarısı uyanıp kendi kendime sorarım: Babam, acaba ne zaman bizden her şeyi aldı?
Her şey olduğunda on beş yaşındaydım. İstanbulda, küçük ama bakımlı bir evde yaşıyorduk mobilyalarımız özenliydi, alışveriş zamanlarında buzdolabı dolu olurdu, faturalarımız hep zamanında ödenirdi. Onuncu sınıfta okuyordum ve tek derdim matematikten geçip çok istediğim bir spor ayakkabıyı almak için biraz para biriktirmekti.
Zamanla değişiklikler oldu. Babam eve hep daha geç gelmeye başladı. Selamsız girer, anahtarlarını masaya atar, telefonuyla birlikte hemen odasına kapanırdı. Annem bazen ona:
Yine mi geç geldin? Sence bu ev kendiliğinden dönüyor mu, diye sorardı.
Babam ise kısa kesip:
Beni rahat bırak, yorgunum, derdi.
Ben kendi odamda kulaklığı takıp her şeyi duymamazlıktan gelirdim. Bir akşam onu bahçede telefonla konuşurken gördüm. Sessizce gülüyordu, “neredeyse bitti” ve “merak etme, ben hallederim” gibi şeyler söylüyordu. Beni görünce konuşmayı anında kesti. İçimde bir gariplik hissettim ama hiçbir şey söylemedim.
Gidiş günü cuma günüydü. Okuldan geldim, odasında açık bir bavul gördüm. Annem, gözleri kıpkırmızı, yatak odasının kapısında duruyordu. Sordum:
Nereye gidiyor?
Babam bana hiç bakmadan:
Bir süre yokum, dedi.
Annem ise dayanamayıp:
Bir süre kiminle? Söyle artık gerçeği!, diye bağırdı.
Babama bir öfke geldi, şöyle dedi:
Ben, başka bir kadınla gidiyorum. Bu hayattan bıktım!
Ağlamaya başladım:
Ya ben? Ya okulum, evimiz?
Babam yalnızca:
Siz başınızın çaresine bakarsınız, dedi.
Çekmeceden belgelerini, cüzdanını aldı bavulunu kapatıp sessizce çıktı. Ardından bile bakmadı.
O akşam annem bankamatikten para çekmek istedi, kartı bloke oldu. Ertesi gün bankaya gitti, hesapta para yok. Bütün birikimi çekip gitmiş. Ayrıca iki ay faturayı ödememiş, üstüne annemi kefil yapıp gizlice kredi çekmiş.
Annem eski bir hesap makinesiyle oturmuş, kağıtlarla uğraşıyor, gözyaşı dökerek:
Hiçbir şeye yetmiyor Hiçbir şeye yetmiyor, diye söyleniyordu.
Faturaları toplamaya çalışıyordum ama olup bitenin yarısını bile anlamıyordum.
Bir hafta sonra internetimizi kestiler, ardından elektriği de neredeyse keseceklerdi. Annem temizlik işleri aramaya başladı, evlere gidip temizlik yapıyordu. Ben ise okulda şeker satmaya başladım. Teneffüste çikolata çantasını taşırken çok utanıyordum ama evde bir şeyler alabilmek için yapmam gerekiyordu.
Bir gün buzdolabı açtım; yalnızca bir sürahi su ve yarım domates vardı. Mutfakta oturup kendi kendime ağladım. O gece sadece sade pilav yedik. Annem sürekli özür diliyor, eskisi gibi bana bir şey alamadığı için üzülüyordu.
Aylar sonra Facebookta babamın o kadınla restoranda kadeh kaldırdıkları bir fotoğrafını gördüm. Ellerim titriyordu. Ona şunu yazdım:
Baba, okul materyallerine ihtiyacım var.
Bana şöyle cevap verdi:
İki aileye bakacak halim yok.
Bu bizim son konuşmamızdı.
Bir daha aramadı. Sormadı: Mezun oldun mu, hastalandın mı, bir şeye ihtiyacın var mı? Hiçbir şekilde ilgilenmedi, kayboldu gitti.
Bugün çalışıyorum, faturalarımı kendim ödüyorum ve anneme de destek oluyorum. Ama o yara hâlâ içimde. Sadece paradan değil, terk edilmişlikten, o soğukluktan Bizi dibe bırakıp, kendi hayatına sahip çıkmasından kalan acı.
Ve hâlâ, birçok gece göğsümde aynı soruyla uyanıyorum:
Bir baba, bütün güvenceni alıp seni kendi ayakların üzerinde durmaya zorladığında ve sen hâlâ çocukken… Nasıl iyileşirsin?
Bu yaşadıklarım bana bir şey öğretti: İnsan bazen kalbi kırıkken bile ayakta durmak, hayata karşı direnmek zorunda kalıyor. Ama bunu yapabildiğimi gördüğümde, kendime yeniden inanmayı öğrendim.




