Bir zamanlar, geçmişte, sevgili bir arkadaşımın yaşadığı bir olay bana bambaşka bir bakış açısı kazandırmıştı. Kocam da ben de insanlara karşı daha mesafeli olmanın gerektiğini anladık. Eskisi gibi özelimizi dostlarımızla paylaşmamaya başladık. Güvenimizi hepten kaybetmedik, hâlâ samimi olduğumuz dostlarımız var; ama kimseyi iç dünyamıza sokmamaya özen gösteriyoruz. Aslında her şey, arkadaşım ve eşinin başına gelen tatsız bir olay yüzünden oldu.
Arkadaşımın Sevda isminde çok yakın bir dostu vardı. Yıllardır görüşürler, dertleşirlerdi. Eşleri ise aynı iş yerinde çalışıyordu. Sevda ve arkadaşım da üniversiteden beri arkadaştılar. Sonra Sevda evlendi, bir sene içinde de bir oğulları oldu. Hatta Sevda, arkadaşını da kocasının iş arkadaşlarından biriyle tanıştırmış, onlar da zamanla sevgili olmuşlardı.
Yıllar geçtikçe, Sevda’nın eşi işinden ayrıldı, daha iyi maaşlı bir yerde işe başladı. Sevda da güzel bir maaşlı iş buldu. Zamanla aralarındaki görüşmeler seyrekleşti. Arkadaşım ise bir çocuk derken ardı ardına çocukları oldu, sık sık rapor almak zorunda kaldı. Patronlar bu duruma pek sıcak bakmadı ve bir bahaneyle işten çıkardı.
Eşi ise dört çocuklarına ve eşine iyi bir yaşam sağlamak için canla başla çalıştı. Dertleri oluyordu tabii, ama aslında fena da geçinmiyorlardı. Büyükçe bir ev aldılar, ellerinden geldiğince evlerini geçindirdiler. Gelirleri zamanla eşitlendi ama hiç zengin sayılamazlardı.
Sevda ve eşi ise çocuk yapmayı düşünmüyordu, ikisi de kariyerlerine odaklanmıştı. İstedikleri gibi gezip tozuyor, yaz tatillerine çıkıyordu.
Bir gün, Sevda ve eşi, yakın arkadaşlarını hafta sonu köydeki yazlıklarına davet etmeye karar verdiler. İstanbulun karmaşasından uzaklaşıp doğanın tadını çıkaracaklarını düşündüler. Hem mangal yapar, hem dereye girer, ormanda yürüyüşe çıkarız diye hayal ettiler. Hava da çok güzeldi o günlerde. Sevda, arkadaşını arayıp davetini iletti. Arkadaşı çok sevindi ancak önce eşine danışacağını, sonra haber vereceğini söyledi. O sırada Sevda telefonu masaya bırakıp, kapatmayı unuttu. Tam o esnada Sevda’nın kendi eşine ve annesine bizimkiler hakkında söylediklerini duyan arkadaşım, kulağına inanamadı.
Meğerse Sevda ve eşi onları; hayatı bilmez, akılsız, zavallı insanlar sanıyorlarmış. Dört çocukları olduğu için ay sonunu zor getirdiklerini düşünüyorlarmış. Aldıkları evi de harabe diye küçümsüyor, “İnsan oraya konuk mu çağırır?” diye dalga geçiyorlarmış. Çocuklarını şımarık buluyor, “O kadar çocuğun yarısını yuvaya verseler daha iyi” diyorlarmış. Arkadaşımı ise sürekli çocuklarından başka bir şey konuşmayan, sıkıcı biri olmakla suçluyorlarmış.
Arkadaşının eşi de tam bir kaba saba, konuşmaya değmez bir adammış onlara göre. Bir süre sonra telefon kapandı. Bütün bunları duyan aile ise donup kaldı; şok oldular, içlerinden hemen gidip yüzlerine söylemek geldi. Ama tam o anda telefon çaldı. Sevda’nın eşi arayıp, “Biz bu hafta sonu size geliyoruz.” dedi. Eşi de kibarca onaylayıp telefonu kapadı.
Eve geleceklerini bildikleri için, arkadaşım eşiyle konuşup, nasıl davranacaklarını düşündüler. Nihayetinde, Sevda ve eşi ellerinde ucuz reçeller ve çocuklara sıradan şekerlemelerle geldiler. Hemen ardından Sevda’nın eşi büyük bir rahatlıkla şöyle dedi:
Maaşınız o kadar mı küçük ki adam gibi bir şey alamamışsınız? Neyse, masamız zengindir, güzel güzel yeriz. Karnınızı doyurun, sonra da bize yardım edersiniz, işimiz çok!
Arkadaşım neye uğradığını şaşırdı. Ardından Sevda başladı:
Siz neden hâlâ çocuk yapmadınız?
Henüz düşünmedik, zamanı gelince olur, dediler.
Biliyorum ne olduğunu, dedi Sevda. “Çocuk sahibi olmak sadece cahillerin işi. Akıllı insan önce kendi hayatını yaşar.”
Bunu duyunca arkadaşım ve eşi bir süre konuşamadı. Belli ki her şeyi biliyorlardı ama nereden bildiklerini kestiremiyorlardı. Onlar da hemen bir bahane bulup, misafirlerini erkenden gönderdiler.
Siz olsanız ne yapardınız? Sizce aile doğru mu davrandı? Yoksa daha hoş görülü mü olmalıydı, ya da daha açık sözlü mü? Ben olsam ne yapardım, bilmiyorum. Hayatta bazı dostlar az konuşulmalı, çok sevilmeli. Herkesi hayatımıza sokmak gerekmiyor…




