Yine o yemek takımını mı çıkardın? Hani annemin yıldönümümüzde hediye ettiği, altın yaldızlı olanı istemiştim. O daha asil görünüyor, Vedat yüzünü buruşturarak, Azize’nin bembeyaz örtüye koyduğu tabağı süzdü.
Azize, bir an elinde maydanoz demetiyle donakaldı. Sert bir şeyler söylemek, o altın yaldızlı takımı bulaşık makinesinde yıkayamayacağını ve gecenin bir yarısı misafirler gittikten sonra lavaboda bulaşıklarla uğraşacak sabrı kalmadığını anlatmak istedi. Fakat içine attı. Bugün Vedat’ın ellinci yaşı, kutlama gecesi; daha akşamdan huzursuzluk çıkarmak istemiyordu.
Vedat, o yemek takımı on iki kişilik, bugün ise sadece dördümüz var. Hem bu tabaklar daha derin, fırından çıkacak et için ideal, dedi sakin bir sesle, hazırladığı soğuk yemekleri maydanozla süslemeye devam ederek. Sen en iyisi buzluğa bak, rakı iyice soğudu mu? Engin’le Sema her an kapıda.
Vedat homurdandı, buzdolabına yöneldi. Azize omuzlarını indirdi, derin bir ah çekti. Son bir haftadır “her şeye yetişmeliyim” modundaydı. Muhasebecilik yorgunluğu, çeyrek sonu, kapanış raporları… bir de kutlama hazırlıkları. Vedat, kesinlikle restoranda doğum günü kutlamaya karşı çıkmıştı. “Senin yaptığın yemekleri kimse yapamaz Azize, hem gereksiz yere para ödemeye ne gerek var,” demişti.
Tabii ki, kocasının yemeklerini övmesi hoştu ama bu övgünün altında alışıldık cimriliği ve menüdeki fiyatları görmeye tahammülü olmaması yatıyordu. Sonunda Azize, üç akşam üst üste mesaiden sonra ete marinasyon yapmış, sebzeleri haşlamış, “Napolyon” pastası için kat kat hamur açmış, Vedat’ın favorisi patlıcan rulolarını hazırlamıştı. Ayaklarının altı zonkluyor, beli ağrıyor; maniküre de zamanı yetmeyince sadece şeffaf oje sürmek zorunda kalmıştı.
Kapı ziliyle irkildi.
Gidiyorum! diye bağırdı Vedat, bir anda suratına samimi ev sahibi tebessümü oturmuştu.
Girişe zarifçe Sema süzüldü. Süzülmek başka nasıl anlatılır ki; Engin’in eşi, Vedat’ın en yakın dostunun eşi, her daim sanki dergiden fırlamış gibi dururdu. İncecik, bakımlı, üzerindeki bej elbisenin vücuda tam oturuşunda bir zerafet vardı. Elinde pahalı bir butikten mini bir paket. Arkasından Engin, kolunda hediyeler ve içkiyle zorla adım atıyordu.
Azizem! Sema yanağına öpücük kondurdu, pahalı parfüm bulutu yayıldı. Ne güzel kokular! Gene mutfakta destan yazdın. Ben beceremem vallahi. Engine baştan söyledim: kutlama isterse beni restorana götürecek, ben mutfağın yolunu bilmem, tırnaklarım yeni.
Azize ellerini sırtına gizledi.
Birinin evin sıcaklığını sağlaması şart, gülümseyerek Semanın kabanını aldı. Buyurun, her şey hazır.
Masa başı klasik şekilde başladı. Vedatın sağlığınına kadeh kaldırıldı, hediyeler konuşuldu (Engin, Vedatın yarım yıldır hayalini kurduğu son model bir olta hediye etti), şakalar, kahkahalar… Azize mutfakla salon arasında koşturuyor, tabak değişiyor, mezeler ekliyor, herkesin kadehi dolu kalıyor. Kendi sadece bir kaşık rus salatası ve bir parça peynir yiyebildi.
Vedat, ilk dubleyle ısınmıştı. Arkasına yaslanıp hayranlık dolu gözlerle Semaya, zarifçe balıktan bir lokma alan kadına bakıyordu.
Sema, yine harikasın, dedi yüksek sesle. Sana bakınca insan şaşırıyor; büyü müsün ne? Yiyorsun da kilon sabit. Elbise desen şahane. Belli ki hep kendine özen gösteriyorsun.
Sema saçında bir tutamı düzeltti.
Aa Vedat, neler söylüyorsun. Disiplin önemli. Haftada üç kere spor salonu, akşam altıdan sonra karbonhidrat yok. Bir de tabii bakım. Yeni bir yüz kremi buldum, mucize gibi.
Bak işte! Vedat parmağını kaldırdı, sanki bilgece bir şey yakalamış gibi. Disiplin! Duydun mu, Azize? Sema da çalışıyor ama nasıl parlıyor.
Azize, tam büyük bir tabakta fırında dana etini masaya bırakırken durdu. Büyük bir şirkette başmuhasebeciydi, ev işleri, yazlık işleri, çocuklar getirdiğinde torunların derslerine yardım… Sema ise güzellik merkezinde yöneticiydi, iki gün çalışıyor, iki gün tatil; hiç çocuk yoktu.
Vedat, insanları karşılaştırmasak… dedi yumuşakça, konukların önünde kıyamet çıkmasın diye uğraşarak. Herkesin ritmi ayrı. Fırın etine bak, yeni tarif; erik ile yaptım.
Ama Vedat hızını alamıyordu. Alkol dili gevşetmişti, eski kırgınlıklar ya da erkekçe böbürlenmeler bir bir dökülüyordu.
Ne eti! dedi önemsemeyerek, kocaman bir parça aldı. Yemek yemektir. Mühim olan estetiktir… Engin, sana şanslı diyorum. Eve gelirsin, aşçılıktan çok perilik var evde. Neşeleniyorsun. Bizde ne var? Sürekli tencereler, sürekli soğan kokusu. Azizeye diyorum: git bir spor salonuna yazıl. Sırtım ağrıyor, tansiyonum var diyor. Hep bir bahanesi var, tembellikten.
Engin ortamı yumuşatmaya çalıştı:
Vedat, abartma. Azize müthiş bir ev hanımı. Böyle et her yerde yok! Benim Semam mutfağın yolunu bilmez, genelde paket yemekle idare ediyoruz.
Ben de öyle! Sema gülümsedi; barıştıralım derken konu daha da çetrefilleşti. Mutfak bana göre değil, yalan yok. Ama kendime bolca vaktim var. Erkek gözüyle de sevilmeli, değil mi Vedat?
Vedat, kaymak gibi gözlerle Semaya sırıttı.
Altın laf! Gözle sevilmek! Dön bir bak… Azize’nin karşısına oturdu, nasırlı elleri dizlerinde. Azize, elbiseyi giydin, saçını yaptın ama… bitkin duruyorsun. Teyze gibi! Sema hayat dolu, gözleri ışıldıyor. Senin gözünde hep market fiyat etiketi var.
Masa başı buz kesti. Engin tabağına gömüldü, Sema peçeteyi buruşturdu. Azize, suratına tokat yemiş gibi hissetti. Dün gece Vedatın ütüsüne diktiği mavi gömlek, aldıkları pahalı olta… kozmetikten kısmıştı sırf ona o hediyeyi ekleyebilmek için.
Vedat, yeter! dedi Azize, sesi titremedi. Fazla kaçırdın.
Kaçırmadım! bağırdı Vedat. Gerçekleri söylüyorum! Dost insan zor zamanda belli olur, kadın ise kıyasla! İşte kıyaslıyorum, Azize. Ve sen kaybediyorsun. Engin eşiyle gururla dolaşıyor ama ben utanıyorum. Kendi halini gördün mü? Şiştin, kırıştın… Aynı yaşta değil misiniz?
Yaşıt değiliz Vedat, Azize donuk sesle düzeltti. Sema otuz sekiz yaşında, ben kırk sekizim. Sema alışveriş torbalarını beşinci kata taşımıyor, asansör bozulduğunda sen koltukta yayılırken.
Ah başladı! Vedat gözlerini devirdi. Ben çalışıyorum, eve para getiriyorum! Bir evin standartı eşine bağlı. Sen ise… tavuk annesi gibi. En fazla salata doğrarsın. Hah, mesela salata! Hamsili patates salatasını işaret etti. Bunu bile adam gibi yapamıyorsun. Sema’nın yılbaşındakini denedim, puf gibi hafifti. Senininki ise mayonezli lapa. Tıpkı senin gibi.
Bu son damlaydı. Azizenin ruhunda bir ip kopmuştu, yıllarca sabırla yürüyen evlilikte su alan tekne nihayet dibe vurdu; öfkesi soğuk, yıkıcıydı.
Yavaşça kalktı. Vedat’da hiçbir şey değişmemiş, o konuşmaya devam ediyordu Engine bakarak:
Doğru değil mi Engin? Kadın ilham vermeli! Eve geliyorsun, sıkıntı başlıyor. Bornoz, terlik, çorba… Ömrüm çekilmez…
Azize masadaki büyük, derin hamsili patates salatasını eline aldı. Taze yapılmış, bol mayonezli, mor pancarla süslenmiş, bir buçuk kilo var en az.
Dolandı masanın etrafından, Vedat’ın yanına dikildi. Vedat bir an sustu, Azizeye baktı.
Ne oldu, niye kalktın? Tuz mu eksik? Mayonez mi az?
Hayır Vedat, dedi Azize, sesi sabit. Her şey tam. Sen haklısın, en iyi salata doğrayan benim. Sana o özlediğin estetiği ve hafifliği, belki en çok bu salata verir.
Ve tabağı baş aşağı çevirdi.
O an zaman durdu. Engin sessiz bir çığlık atıyordu. Sema eliyle ağzını kapadı. Pembe, yoğun, kat kat salata Vedatın yeni, kutlama için aldığı açık renk pantolonunun tam dizinin üstüne yayıldı.
*Şlap.*
Ses, yağlı ve tokuydu. Mayonezli nehirler paçalardan akıp gitti, pancar suyu pahalı kumaşa hızla bulaşıyor, hamsi parçaları fermuarı süslüyordu.
Bir anlık mezarlık sessizliği. Vedat dizlerine bakıyor, ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Pancar lekesi hemen yayılıyor, o pahalı pantolonu deliye çevirmişti. Sanki deli bir ressamın tablosu…
Ne yaptın Azize! diye yerinden fırladı Vedat. Salata her yana, halıya, ayakkabılarına döküldü. Deli misin sen? Bunlar yeni pantolondu! Kör müsün?
Azize boş tabağı usulca masaya bıraktı.
En azından lezzetli, Vedat. Doyurucu ve tamamen doğal. Katkısız, el emeği.
Senin var ya… Vedat saldıracak gibi oldu ama Engin, kendine gelerek Vedatı tuttu.
Vedat, sakin ol! Sen sebep oldun!
Ben mi sebep oldum! Vedat kirli pantolonu sallayarak bağırıyordu. Gerçeği söyledim, o da salatayı üstüme boca etti! Hemen temizle! Temizle şunu!
Sema solgun, sandalyeye sinmişti. Gece hüzne dönmüştü.
Azize Vedat’a, bir böcek görmüş gibi iğrenerek baktı.
Temizlemeyi sen üstlen, dedi. Ya da temizlik personeli çağırırsın. Madem statün yüksek, para kazanıyorsun. Ben gidiyorum. Artık kendimle ilgileneceğim. Ne demiştin? İlham alacağım.
Dönüp salondan çıktı. Koridorda sakin, ağır adımla pardösüsünü giyip çantasını aldı. Salondan Vedatın bağırışları, Enginin yatıştırıcı sözleri geliyordu.
Azize, nereye? Sema, panikle koridora koştu. Yapma Azize, Vedat sarhoş, bilmeden söylüyor…
Biliyor Sema, Azize rakibine bakıp öfke yerine acıma hissetti. Hep böyle düşündü, sadece ayıkken susuyordu. Sayende gözüm açıldı.
Azize serin sonbahar akşamında binadan çıktı. Gidecek yer yoktu ama o evde kalamayacak kadar bitmişti. Apartmanın oturma bankına oturdu, telefonundan taksi çağırdı. “Annemin evine” dedi. Annesi iki yıl önce vefat etmişti, ama ev boş duruyordu. Şimdi işine yarayacaktı.
O gece Vedat yirmi kere aradı. Önce bağırmak için, sonra ayılınca, özür dilemek için. Azize açmadı. Yol üstü bir marketten şarap ve çikolata aldı, annesinin evine gitti, toz ve eski kitap kokulu evde yıllar sonra ilk defa aklında bulaşık, yemek, ütü olmadan divana uzandı.
Sonraki iki hafta Vedat için bir cehenneme döndü.
Azize ertesi gün dönmedi. Birkaç gün sonra da dönmedi. Annelerinde kaldı, işine gitti, akşamları… Masaja yazıldı; üç yıldır kendine ayırmakta kıyıp harcamadığı parayla.
Vedat evde tek başına kaldı ve fark etti ki buzdolabı kendi kendine dolmuyor, çoraplar çamaşır makinesine zıplayıp temiz haliyle çekmeceye girmiyordu.
İlk üç gün kasıldı. Hazır mantı ile idare etti, pantolon çıkmadığından hep kot giydi (salata lekesi çıkmamış, kuru temizleme garanti vermemişti). Engine telefonda Azize’yi suçladı.
Nasıl olsa döner, diye caka sattı. Kırk sekizinden sonra nereye gider ki? Sinirini alıp döner. Belki barıştırsam mı?
Dördüncü gün temiz gömlek kalmadı. Vedat ütüden nefret ederdi. Beşinci gün market mantısından midesi bozuldu. Altıncı gün tuvalet kâğıdı bitmiş, almayı unutmuştu.
Ev pisliğe gömülmeye başladı. Lekeyi halıdan kendince silmişti ama o leş gibi mayonez kokmaya başlamıştı. Vedatın yıllarca alıştığı o sıcak yuva hissi yerle bir olmuştu.
Ya Azize? Azize açılmıştı. Ağır torba taşımıyordu artık, tek kişi için alışveriş yetiyordu. Uykusunu alıyordu, iş arkadaşları değişikliği fark etti.
Azize Hanım, aşık mısınız? Gözünüz parlıyor, diye takıldılar.
Aşığım kızlar, dedi, gülerek. Kendime. Nihayet, sadece kendime.
İki hafta sonra Vedat işten yakaladı Azize’yi. Üzerinde kırışık bir gömlek, yüzü sönük, sanki yumruk yemiş gibi, elinde üç karanfillik ucuz bir buket.
Azize… dedi, ayakları birbirine dolandı.
Azize sakin, serinkanlı baktı.
Ne istiyorsun Vedat?
Yeter, tamam artık. Şaka bir yere kadar. Eve dön, orkideleri sulamak gerek. Kedi de özledi seni.
Kedileri yoktu.
Dönmeyeceğim Vedat, dedi sade bir ifadeyle. Boşanma davası açtım. Mahkemeden bildirim gelecek.
Vedat dona kaldı.
Boşanma mı! Deli misin? Salata yüzünden mi? Birkaç laf için mi? Yirmi beş yıl evliyiz!
Tam da bu yüzden. Yirmi beş yıl boyunca bana hizmetçi, aşçı, çamaşırcı muamelesi yaptın. İnsan yerine koymadın. Peri olsun dedin Vedat, bul. Sema mesela. Gerçi Engin seni gebertir. Bul birini pırıl pırıl, parfüm gibi, hiçbir şey yapmaz. Ama bil ki periler tuvalet yıkamaz, mantı açmaz.
Affet, Azize! dedi, insanlar dönüyordu, Vedat Azize’nin koluna sarıldı. Aptallık ettim. Şimdi mantıklı ol, sana kürk alırım. Spor salonu üyelik kartı, onu da alırım.
Azize gülümsedi hem acı, hem neşeli.
Spor salonu mu? Sema’nın kopyası olmak, yanında utanmayasın diye mi? Yok Vedat. Ben kendim için gidiyorum artık. Kürkü istersem kendim alırım. Meğerse maaşım yetiyormuş birçok şeye, senin oltalarına ve arkadaşların için aldığım pahalı yiyeceklere harcamayınca.
Ama ben ne olacağım? dedi, şaşkın. Makineyi bile başlatamıyorum ki, düğme çok…
İnternette videosu var. Ya da temizlikçi tutarsın. Yoruldum. Karı görevinden istifa ediyorum. Tazminat da yok.
Kolunu Vedat’ın tutmasından kurtarıp metroya yöneldi. Omuzları dik, adımları hafifti.
Vedat kaldırımda, solmuş karanfilleri avucunda sıkarken, o akşamı, pekmezli etin tadını, lambanın huzurunu ve salatanın aşağıya ağır ağır süzülüşünü düşündü.
Aptal, diye fısıldadı, ama sesi cılızdı. Nasıl aptal…
Yine de, eve dönüp dağ gibi bulaşık ve kabuklu lekeyle fezayı görünce, asıl aptalın kendisi olduğunu anladı. Engini aradı.
Engin, sende kalabilirim mi biraz? Ev yemeği hasret kaldım…
Kardeşim, Enginin sesi gergindi. Sema ile fena kavga ettik. Ona bir kez mantı yap dedim, mutfakçı diye bağırdı. “Bak Vedatın Azizesi yapıyor, sonunda ne oldu? Salata giydi adam. Ben yokum.” Ben de hazır çorba ile idare ediyorum.
Vedat telefonu kapatıp halıdaki lekeye baktı. Şekli kalp gibiydi; kırık, kirli, pancarlı bir kalp.
Altı ay geçti.
Azize ve Vedat sessizce boşandı. Çocuklar önce barışmalarını istediler ama güneş gibi anneleri ve mızmız babalarını görünce anne tarafı tuttular.
Vedat mutfağa hiç hakim olamadı. Zayıfladı, surat çöktü, gömlekleri ütücüde bastırdı, pahalı ama zaruretten. Kadınlarla buluşmaya çalıştı birinin kotlet pişirmeyi beceremediğini, diğerinin her gün restoran istediğini, üçüncüsünün ise ilk iş maaşını sorup burun kıvırdığını gördü.
Azize ise kırk dokuz yaşını samimi bir kafede dostlarıyla kutladı. Üzerinde yeni elbise, yepyeni saç modeli…
Azize, hiç mi pişmanlık yok? dedi arkadaşı. Kaç yıl birlikte yaşadınız.
Azize kahvesini karıştırdı, gülümsedi.
Var tabii, dedi dürüstçe. O salatayı on yıl önce başına dökmediğim için pişmanım. O kadar yıl uğraştım onun için mükemmel olmaya, hiç kıymet bilmedi.
Cama baktı. Dışarıda ilkbahar; sokakta çiftler. Mutlu ya da sıradan. Ama Azize biliyordu: onun mutluluğu artık ne kadar ince salam doğradığına, kimin karısına daha fazla övgü geldiğine bağlı değil. Onun mutluluğu kendi ellerinde. O eller artık soğan kokmuyor. Özgür ve pahalı krem gibi kokuyor.
Salata mı?.. Şimdi canı çekerse pastaneden azıcık alıyor. Sadece kendisi için.




