Geçmiş yıllardan bir bayram hikâyesi hatırlıyorum; hâlâ aklıma geldikçe hem gülerim hem de içimden iyi ki derim. O yıl akrabalar, bayramı bizim evde geçirmek istediler; tabii huzurlu günler bekleyen bana ve eşim Murat’a ne günler yaşatacaklarını bilmiyordum.
Nerede saklayacağım bu koca tepsi paçayı, diye söyleniyordu halam Saadet, mutfakta yavaşça benim özenle dizdiğim kapları yana iterek. Buzdolabında yer yok ki, hep şu senin… neydi adı… bruschetta mıydı, avokado mu, tüh, dilim kırıldı, diye burun kıvırıyordu. Buzdolabında nar ekşisiyle marine edilmiş kerevizler, ev yapımı zeytinyağlılar, anasonlu kekler; halam ise alıştığı etli bayram yemekleri dışında hiçbir şeye sıcak bakmıyordu.
Ben, Ocak başında tencerenin başında sıcak soğanlı sosu karıştırırken, içimden on sayıp, sabırla cevap verdim:
Halacığım, paçayı balkona koysanız? Camlar sıkı kapalı; hava da soğuk, hiç sorun olmaz. Salata malzemeleri için hazırlık yaptım, buzlukta kalınca hepsi bozulur.
Halam, bir an tereddüt edip, sonra kahramanca tepsiyi tutarak, Balkonda da şehir tozu var! Mutfakta yere koymak ayıp; neyse senin o otlu kutuları çıkarayım, kimse yemez zaten. Erkek kısmı et ister, salata neymiş, diye devam etti. Gelin, Murat sen bana yardımet, paçayı balkona beraber taşıyalım, dedim eşime gözümle işaret ederek. Murat, sessiz sedasız, ayak üstü ekmek dilimlemeyi bırakıp, halamın elinden tepsiyi aldı, koridora doğru kayboldu.
Ama halamın yeni hedefi ben olmuştum. Ay Derya, sen ne kadar solgunsun! Yine mi diyet o işler? Kemik kaldın. Bak, kızım Elife, maşallah gürbüz; sen hep kuruyorsun. Ev de hastane gibi olmuş; beyaz boya, gri döşeme Sanki hastaneye geldik. Altın yaldızlı duvar kağıtlarından alsaydı çocuklar, şimdi her yerde var. Gösterişli olurdu evin.
Halacığım, biz sadelik seviyoruz, öyle iç açıcı oluyor, dedim tabaklara bakıp. Herkesin zevki farklı.
O sırada, mutfağa kuğu gibi süzülen Elif girdii. Benden üç yaş büyüktü; ama hep sanki akıl hocalığı yapmak zorundaymış gibi davranırdı. Peşinde iki oğlunu da getirmiş; elleri çikolata içinde, sanki odaya fırtına ekibi dalıyordu.
Ablacığım, senin banyoda küvet yok mu? Çocuklar nasıl yıkanıp oynayacak? Hep duşta alışık değiliz, dedi, sitemle koltuğa oturup bacağını bacak üstüne attı.
Elif, biz kendi rahatımız için tadilat yaptık. Çocuklar da duşta yıkanır, bebek değiller ya, dedim; yavaş yavaş mide sancısı başlıyordu.
Bayram misafirliği aylar önceden konuşulmuştu; ama hep Gelmezler herhâlde, diye umut ediyordum. Saadet Hala, Elif ve iki torun, Ankaradan Bir İstanbul havası alalım, memlekette bayram geçirmek lazım, diyerek çıkıp gelmişlerdi. Misafir ağırlamak ailemizde adettendi; annemin defalarca halama boyun eğip, evden en iyi ne varsa ona vermesi kafama yer etmişti. O yüzden hayır diyemiyordum; ama önceki bayramda, eski apartman dairemizde yaşadıklarımı hâlâ unutamamıştım: Bir hafta ev temizle, sinir toparla
Bu yıl ise yeni bir evi, Marmara semtinde geniş ve ferah bir üç oda bir salon evi vardı; yeni biten tadilat, kutudan çıkmış gibi, her ayrıntısına titizlikle dokunulmuştu. Özellikle yatak odası; o bizim huzur mabedimizdi. Koyu mavi duvarlar, kalın karartma perdeler, mis gibi lavanta kokan nevresimler ve kuş tüyü bir yatak Muratla baştan anlaşmıştık: Kim gelirse gelsin, yatak odamız kapalı; misafirler için salonun büyük açılır kanepesi, ve gerektiğinde Muratın çalışma odasında bir yatak.
Anneee, su istiyoruum! diye Elifin küçük oğlu inledi annesine.
Derya, bir bardak meyve suyu verir misin? Yol yordu bunları, dedi Elif. Buzdolabından elma suyu çıkarıp doldurdum; Aman dikkat edin, yere dökmeyin, gerçek ahşap parke burası, dedim nazikçe.
Abartma şu parkeyi; eşya insana değil, insan eşyaya hâkim olacak. Çocuk bunlar, ne olacak dökülse, silersin. İstanbul büyümüş sende, gerginsin, dedi halam.
Murat ise hemen toparladı: Hadi masaya oturalım, bayram yemeği başlasın; akşam ezanı yakın, saadetle bayramı karşılayalım.
Yemek faslı kaotik geçti: Çocuklar ortalarda cırlarken, Elif telefonda arkadaşıyla eve gidişi anlatıyor, halam ise her yemeğime laf söylüyordu.
Karidesli salata mı bu? Nedir ki? Eskiden hamsi turşusu olurdu sofrada; şimdi bunlar, ıvır zıvır Derya, bari patates haşlasaydın, nane ile. Bu trüf yağlı püre, kokusu garip, bozulmuş gibi.
Canım, bu lüks bir garnitür, deyip telefonu bırakıyordu Elif. Ama ben de sade yemek severim. Derya, mantarı uzat; kendi mi kuruttun, yoksa marketten mi?
Marketten aldım, çiftlikten, dedim kısaca.
Tabii, uğraşmak zor. Ben kendi ellerimle getirdim, şimdi açarız, bakın asıl mantar nasıl olurmuş, diye özendi halam.
Murat, elimin altından gizlice elimi tuttu. Gözleriyle Dayan, üç gün! diyordu.
Akşam sekiz gibi, bir şişe şampanya bitince, çocuklar tabletlere gömülünce, yatak konusu açıldı.
Off, sırtım ayrılıyor, dedi halam. Bütün yolun yorgunluğu geçti kemiklerime. Uzansam, ayaklarım açılsa da rahatlasam
Anne, sana güzel bir yatak ayarladılar mı? diye atıldı Elif. O an beklenen soru gelmişti.
Salonu hazırladık; kanepe açılır, iki yetişkin rahat yatar. Elif ile çocuklara çalışma odasında açılır yatak. Gerekirse şişme yatak da eklerim, tam rahat olur, dedim hazırlıkla.
Bir anda sessizlik; halam durdu, Elif bir kaşını kaldırdı.
Kanepe mi? Şaka mı yapıyorsun Derya? Benim belim rahatsız; divanlarda uyuyamam, sabah kalkamam. Normal yatak lazım bana, dedi halam.
Halacığım, kanepe ortopedik; misafirler için özel aldık, rahat, diye anlatmaya başladım.
Divan, divandır! Genç-kuş uyur onlar, ben yaşlandım, hastayım. Asıl yatak odasını verecektiniz bize, hani o ortopedik yatak var ya! dedi.
Murat kaşlarını çatıp müdahale etti: Saadet Hanım, o oda bizim; gece orada uyuyoruz.
Eee ne olmuş? Siz gençsiniz, iki gece koltukta yatarsınız, ölmezsiniz; biz yaşlıya, çocukluya özel olunur. Hem çocuklar gece uyanır, kapısı olan odada rahat eder de, diye Elif araya girdi.
Siz söyleyin, biz yatak odanızdan çıkıp, salonda mı uyuyacağız yani? dedim.
Derya, ne abarttın! Kimse malınızı talan etmez ki! İki gün, iki gece, bayram vakti. Bizde misafire en iyi verilir; annem böyle yetiştirdi, gelenek böyle, dedi halam.
Halacığım, misafire sofra kurarız, ikram sunarız; şahsi yatak hijyen meselesi. Eşimle orada uyumak isteriz; kusura bakmayın, oda veremem, dedim kararlı.
O an Elif, su bardağını masaya sertçe bıraktı.
Derya, ciddi misin? Halana, yeğenlerine bir yatak kıydın yani? Yol geldik, hediyeler getirdik; şimdi salon mu? Muamelen köpek gibi!
Köpek gibi olur mu? dedi Murat araya. Kanepe on bin lira, çok rahat; bazen ben de orada uyurum.
Bana para anlatma! İş sevgi, saygı! Allah rahmet eylesin annen, görseydi utanırdı; bencillik seninle olmayacak! diye kükredi halam.
Annemin adı anılmıştı, en zayıf yerim. Ömrü boyunca halama boyun eğmiş annem, evde ne varsa vermiş, tavuğun en iyi butunu bile ona ayırmış; annemin ardından, ben de aynı örnek olamam.
Annemi konu etmeyin, dedim tehditkâr bir sessizlikle. Annem melekti, hepinizin yükünü çekti. Ama ben annem değilim; odanın kapısı kapalı. Kabul etmeyen varsa, yakındaki otelden oda ayarlayabilirim.
Otel mi?! Ay, bizi dışarı mı atıyorsun? Paramızla rezil mi edeceksin?! dedi Elif, şok olmuş şekilde.
Duyuyorum yavrum, duyuyorum, dedi halam; ellerini göğsüne bastırıp Ay tansiyonum çıktı, su getirin, diye numara yaptı.
Elif hemen su, ilaç yetiştirdi; çocuklar korku ile bakıyordu.
Şimdi karar ver, dedi Elif. Ya yatak odası, ya hemen çıkıyoruz. Bütün aileye anlatırım; İstanbulda kibirli Derya derler, seçimini yap.
Muratla göz göze geldim; yüzünde kararlılık ve yorgunluk vardı. Ne tuhaf bir seçim, dedim ayağa kalkıp. Ben size yiyecek, yatacak yer sunuyorum. Siz, yatak odamızı zorla istiyorsunuz. Size gerçek bir misafirperverlik vaat ediyorum ama sınırı geçmeyin. İlle yatakta yatmak fıtratınızsa, yolunuz açık olsun.
Ee, öyle mi?! dedi halam kalkarken, radikulitini unutarak. Toplan, Elif! Çocukları giydir! Bu evde kalacak yok; istasyon daha iyi! Zekiye Teyzeye gideriz, o on metrekare evinde bile gönlünü açar. Siz trüf yağıyla boğulun!
Elif, tripli bir şekilde eşyaları tıktı çantalara. Halam, ağız dolusu dertler, eski bayramlardan Hep böylesin, kimse sana su vermez, tehditleri.
Hediyelerimizi de geri verin! dedi halam. Peştemal getirdim, keten; layık değilsiniz. Zekiyeye veririm!
Sessizce o sert peştemali verdim; mantar konservesini de unutmadım.
Onu da alırız! Çocukların şekerini de alırız! diye Elif bir poşet kaptı.
Murat kapı köşesinde utanarak izliyordu, yetişkinler çocuk gibi davranınca insan mahcup oluyor.
On beş dakika sürdü bu hengâme; halam gitti, Elif gitmeden tüm aileyi aradı, yedi sekiz eski sitem saydı.
Taksi mi çağırdınız? diye Murat sordu nazikçe.
Lütfunuza ihtiyacımız yok! Kendi uygulamamızdan çağırırız! dedi Elif; Anne, hadi inelim, beş dakika sonra araç geliyor!
Koridorda öyle bir kapı çarptılar ki, boyalar döküldü. Evde bir anda tam anlamıyla sessizlik hissedildi; sadece buzdolabı uğulduyor, saatin tik takı duyuluyor. Ortada karidesli salata, açılmış peçeteler, dökülen meyve suyu Ben sandalyeye çöküp yüzümü ellerime kapattım; omuzlarım titriyordu.
Murat yaklaşıp başımı okşadı. Tamam Derya, geçti artık. Gittiler.
Başımı kaldırdım; gözümden yaş akmadı, kahkaha attım. O bir sinirli, bir rahatlatıcı gülüş;
Murat, duydun mu? İstasyonda yatarız, sizde yatmayız! Ne mutluluk ya!
Ne güzel bir bayram, dedi Murat tebessümle. Ama paçayı unutmuşlar! Tepsi balkonda kaldı!
Gülmekten kendimi alamadım.
Asıl hazinelerini unuttular! Zekiye Teyzeye gittiklerinde bakalım neler olacak; on kişi, bir küçük oda; tam bayram eğlencesi!
Bizim derdimiz değil artık, dedi Murat felsefeyle, bir kadeh şampanya koyarken. Baştan tatsızdı, ama annene dil uzatınca Sen harikasın; gerçekten cesur oldun.
Sadece yatak odamı ve seni çok seviyorum. Ve huzurumu Bence en güzel bayram bu olacak. İki kişi, bir tabak dolusu yemek ve hiç kimse salatan yanlış demeyecek.
Beraber masayı topladık, pis tabaklar bulaşık makinesine gitti. Evdeki hava, bir anda temizlenmiş gibiydi; o ağır kıskançlık ve eleştiri bulutu erimişti.
Camdan dışarı baktım; kar bembeyaz yağıyordu, taksinin izi örtülüyordu. Şehir ışığıyla parlıyordu. Bir yerlerde, yolda akrabalar, öfkelerini, şikâyetlerini taşıyorlardı. Bir anda içim acıdı; belki böyle bir yükle yaşamak, divanda yatmaktan daha zordur.
Murat, dedim; müzik açalım mı? Birkaç mum yakalım; bayramı kutlayalım.
Elbette, dedi Murat mutfaktan. Birazdan ana yemek hazır; ördek, tadına bakamadılar ya!
Bir saat sonra yeniden masa kuruldu; mumlar yandı, hafiften caz ezgisi çalmaya başladı. Elmalı ördek nefis olmuş: dışı çıtır, içi yumuşacık
Bizim evimize, dedi Murat kadehini kaldırarak. Hep saygı görenlere yer olsun.
Ve sınırlarımıza, dedim, kadeh tokuştururken.
Gece, yatak odamızın huzurlu kokusunda, tartışılan o yatakta yatarken; lavanta ve taze çarşaf arasında, sonsuz bir rahatlık hissettim. Sessizliğin içinde huzurla, eski bayramlardaki annemin Her şeyin iyisi misafirin dediği hatırası geldi, ama içimde hiç vicdan azabı yoktu.
Bir gerçeği anladım: Herkesi mutlu etmek mümkün değil, hele kendinden vazgeçerek asla Huzurun bedeli, kırgın akraba ise gayet ödenebilir bir bedeldi.
Ertesi sabah telefonum susmadı; akraba dedikoduları, O hasta halayı sokağa, çocukları kapıya, zalim Derya Hiç cevap vermedim, sessize aldım, yatağın tadını çıkardım; yeni güne gülümsedim.
Paça tepsisini ise Muratla mahalle sokak köpeklerine verdik. Onlar çok mutlu oldular; ne sarımsak saydılar, ne salça eleştirdiler. İnsanlar kadar, hayvanlar iyilikten anlar. Meğer huzurun sırrı, geceleyin kendi yatağında mışıl mışıl uyumakta imişKapı çalınca irkildim; Murat mutfağa bakarken, ben kapıya koştum. Yan binadan Zekiye Teyze, elinde küçük bir tabakla, gülümseyerek duruyordu.
Derya kızım, bayramınız kutlu olsun. Tatlı pişirdim; akşam misafirlerim vardı, kalanını getirdim. Gece Elifler uğradı, bir telaşla anlattılar ama siz bilirsiniz, insanın evi huzurlu olmalı. Sakın üzülme; herkes kendi bayramını kurar. Gel, bir çay içelim.
Bir an, mahalle huzurunun, mutlak aile sınırlarından daha gerçek olduğunu hissettim. Zekiye Teyzenin sıcak gülüşü, elimdeki tatlı tabağı ve evin içindeki lavanta kokusu Bayram yalnızca sofralarda değil, kalpte kurulurmuş.
Muratla göz göze geldik; içeriden caz müziği dalga dalga yayıldı. Ben çayı doldurdum, Zekiye Teyzeye bir dilim elmalı ördek verdim. Üçümüz, akşamın huzurunda, sade tabakta tatlıyı paylaştık.
Dışarıda bayram telaşı, içimde tamamlanmış bir sessizlik.
Ve o an anladım: Kendi kurduğum evde, kendi bayramımdayım. İster misafir olur, ister yalnız; huzur bir yatak odası kapısında değil, kalbin kapısında başlıyor.
Bayram böylece bitmedi; yeni bir mutluluğun, sıradan bir günün tâ kendisiyle devam etti. Huzur, kimseden izin almazmış meğer.




