– O, resmen kocamı parmağında oynatıyor! – diye öfkelendi İnna

O, resmen kocamı parmağında oynatıyor! dedi Ayşen, hiddetle.

Ayşen elindeki telefonu sıkınca tanıdık o sinirin için için yükseldiğini hissetti.

Barış bu akşam üçüncü kez arıyordu.

Ayşencim, ne olur kusura bakma, dedi, iyice yorgun, suçlu ve o tanıdık ses tonuyla. Biliyorum, tiyatroya gidecektik. Ama işte… Yani Elif dedi ki, Mertin ateşi kırk dereceyi bulmuş. Tek başına başa çıkamıyor. Sen anlarsın ya…

Ayşen anlıyordu.

Hem de fazlasıyla…

Barış, biletleri çoktan aldık, dedi, sesi kısık ama içine her şeyini gömmüştü. Bir buçuk aydır o oyunu bekliyoruz.

Biliyorum, canım benim. Telafi edeceğim, söz veriyorum. Ama bu çocuk işte, bırakıp gidemem…

Telefonu kapattıktan sonra Ayşen hemen arkadaşını aradı.

Zeynep, hayal et! diye, odanın içinde yürüdü el kol hareketleriyle. Yine! Bu ay üçüncü defa! Ya çocuğu hastalandı, ya eski karısının arabası bozuldu, ya da başka bir saçmalık!

Ayşen, belki de gerçekten çocuk hastadır? dedi Zeynep, temkinle.

Biliyorum ben! deyip koltuğa attı kendini Ayşen. Elbette hastadır. Çocuk bunlar, her zaman bir şeyleri olur. Ama garip olan şu: Kadın neden sürekli onu arıyor? Hiç mi ailesi, dostu, arkadaşı yok?

Yani…

Yani deme! fırladı birden Ayşen. Resmen aklıyla oynuyor Barışın! Barış çok iyi kalplidir, göremez bunları. O eski karısı biliyor ki Barış ne yaparsa yapsın, bütün işini gücünü bırakır, yardıma koşar. Ve bundan faydalanıyor!

Zeynep derin bir nefes aldı.

Ya sence problem Barışta mı peki, Elifte mi?

Kimde olacak ki?! diye, donakaldı Ayşen.

Bilmiyorum. Sadece bir düşün. Bir kadın eski kocasını arıyor, adam da her seferinde her şeyi bırakıp yanına koşuyorsa… Sence hangisi kullanıyor hangisini?

Ayşenin sesi soluğu kesildi. İçinde bir şey titredi.

Zeynep, saçmalama. Barış sadece sorumluluk sahibi bir baba. Oğlunu bırakamaz!

Peki, peki… deyip geri çekildi Zeynep. Sadece laf olsun diye söyledim.

Ama o laf olsun diye kısmı, Ayşenin içini cız ettirdi. Küçük, batıcı bir kıymık gibi yer etti.

Barış geç geldi o gece. Yorgun, sarkık omuzları, suçlu bir yüz ifadesiyle.

Affet beni, akılsızım işte, dedi, arkasından sarılıp boynuna gömülerek, Söz, sana yeni biletler alacağım. En iyi yerlerden. Söz veriyorum.

Ayşen dilsizdi. Camdan bakmaya devam etti. Kaç kez duymuştu bu sözleri? Beş? On? Yirmi?

Hep aynı cümle: Sen anlarsın ya…

Anlıyorum, diye düşündü. Ama tam olarak neyi anladığımı bilmiyorum.

Ve sonra… Küçük şeyler birikmeye başladı.

İlk başta belli belirsiz. Toz gibi birikiyor ama elini sürmeden fark edilmiyor. Parmağını dokundurunca görünür oluyor.

Ayşen fark etti ki Barış artık telefonunu hep yanında taşıyor. Eskiden bırakırdı oraya buraya masada, koltukta, banyoda… Şimdi ise nereye gitse telefon yanında. Su almaya mutfağa gitse bile…

Barış, niye telefonu her yere yanında götürüyorsun? dedi bir akşam, hafif almaya çalışarak konuyu.

Ha? bir an irkildi. Alışkanlık. İş yerinde sürekli ararlar ya.

Pekâlâ…

Sonra Ayşen bir gün Barış’ın telefonunda ajandasını gördü. Tiyatro için tarih belirleyecekti. Birden gözü kaydı:

16:00 Merti kreşten al, Elife araba evraklarını götür, Aşı için Elifi ara.

Elif…

Barış, dedi, akşam çayını karıştırırken, şeker çoktan erimişti, Benim tez savunmamın ne zaman olduğunu biliyor musun?

Başını kaldırdı Barış.

Tez mi? Ee, mayısta değil miydi?

Martta. İki hafta sonra.

Haa. Haklısın. Affet, aklım dağınık bu aralar.

Aklı dağınık… Ama Elifin ajandasını saniye saniye hatırlıyor.

Bir de paralar vardı.

Bir gün masanın üstünde kalan banka dökümünü gördü Ayşen. Üç havale yirmişer bin lira. Alıcı: E. Demir.

Barış, dedi uzatıp kağıdı, Bu ne?

Barış hiç utanmadı, sadece iç geçirdi.

Elife yardım ettim. Annesi hastaydı, ilaçlar için para lazımdı. Sonra Mertin kursları çıktı. Yani sen de bilirsin, kadın yalnız başına çocuk büyütüyor.

Üç ayda altmış bin lira Barış.

Ee, oğlum sonuçta! Oğlum perişan olacakken bakamam!

Ayşen kağıdı usulca masaya koydu.

Tabii, öyle… Sadece, bana söylemen gerekirdi, diye düşündüm.

Unutmadım, sadece yine olay çıkaracaksın diye…

O yine olay çıkaracaksın cümlesi Ayşen’in yüreğine bir bıçak gibi saplandı. Gerçekten de huysuz, suçlu, kıskanç, abartılı biri miydi?

Sonra o araba olayı…

Arabanın ön koltuğuna otururken arka koltukta bir çocuk resmi gördü. Bir ev, çiçekler, güneş ve üç kişi. Baba. Anne. Mert.

Kendisi yoktu.

Ayşen resmi aldı, çevirdi elinde. Arkasında yamuk çocuk yazısıyla: Babama, Mertten. Bizim ailemiz.

Barış, dedi sessizce.

Ne oldu?

Bu resim neyin nesi?

Barış göz ucuyla baktı.

Aa, Mert çizmişti. Fena mı, bak ne yetenekli çocuk!

Ayşen resme, sonra Barışa, sonra yine resme baktı.

Burada bizim ailemiz yazıyor Barış.

Ee, çocuk işte… O böyle görüyor. Onun için aile: ben, Elif ve kendisi… Çocuk psikolojisi…

Ayşen resmi yerine bıraktı, dik oturdu, kemerini taktı ve yol boyunca tek kelime etmedi.

Sonra… Elif de, kişisel olarak daha sık görünmeye başladı.

İlk başta bir defa Mertin Barışta kalan eşyalarını almaya geldim. Sonra yaz tatili için konuşmaya geldim. Sonra nedeni olmadan Yoldan geçiyordum, uğrayayım dedim.

Elif hep sakin, kibar, güler yüzlüydü.

Ayşen merhaba! dediğinde, sanki yıllardır tanışıyorlarmış gibi. Rahatsız etmiyorum umarım? Barış evde mi?

Her defasında Barış huysuzlaşıyor, dalıp gidiyor, kısa kısa cevaplar veriyordu.

Neye canın sıkkın? sorardı Ayşen.

Yorgunum, derdi Barış krataca.

Ayşen üçüncü kişi gibi hissetmeye başlattı kendini. Fazlalık gibi.

O günlerden birinde, yanlışlıkla bir telefon konuşmasına şahit oldu.

Barış banyodaydı, kapının iyice kapandığını sandı. Ama kapı aralanmıştı ve Ayşen duydu:

Elif, ağlama… Yanındayım, sana yardım edeceğim… Her zamanki gibi. Bunu biliyorsun.

Ses pısık, şefkatli, neredeyse aşk dolu…

Ayşen kapıdan uzaklaşıp koltuğa oturdu. Sonra bir anda anladı:

Barışı kimse kullanmıyor.

Barış bunu kendisi, isteyerek yapıyor.

Ona böyle rahat geliyor çünkü.

Ayşen üç gün boyunca içinde tuttu her şeyi.

Hiç kavga çıkarmadı. Sadece gözlemledi, araştırmacı gibi. Soğukkanlı, uzak.

Gördükleri şuydu:

Barış, Elifin ajandasını kendi karısınınkinden iyi biliyordu. Mertin kreşi, kurs saatleri, Elifin doktor takvimlerine kadar… Hepsi telefonunda kayıtlıydı. Ama Ayşenin tez savunmasını unutmuştu.

Barış sürekli biriyle mesajlaşıyordu. Telefon titreştikçe hızla kontrol ediyor, hemen cevap yazıyor ve yüzünde yumuşak, neredeyse suçlu bir ifade beliriyordu.

Bir akşam, Barış duştayken telefon çaldı. Ekranda Elif yazdı.

Ayşenin eli otomatik olarak uzandı ve cevap verdi.

Barış? Elifin sesi ağlamaklıydı. Barışcığım, gelebilir misin? Çok kötü hissediyorum. Başka kimsem yok…

Ayşen sustu.

Barış? Duyuyor musun? Yalnız başıma başaramıyorum artık… Lütfen. Hep yanımda oldun sen.

Ayşen kapattı telefonu. Yavaşça yerine koydu, koltuğa oturup aniden gülümsedi.

Allahım… Ne safmış, ne körmüş meğer!

Barış banyodan, saçları ıslak, havlu belinde çıktı.

Elif aradı, dedi Ayşen sakince.

Barış dondu kaldı.

Sen mi açtın telefonu?!

Evet açtım. Ayşen ayağa kalktı, gözlerinin içine baktı. Ağlıyordu. Kötü olduğunu söyledi. Senin her zaman yanında olduğunu…

Barış kelime aradı, cümle kurdu, seçenekleri tarttı yüzüne bakınca hepsini görebiliyordu Ayşen.

Bak Ayşen, Elif şu sıra çok zor günler geçiriyor. Tek başına, kimsesi yok. Sadece ben varım. Bırakamam onu!

Bırakamazsın? gülümsedi alayla Ayşen. Barış, ondan dört yıl önce boşandınız. Artık senin eşin değil. O eski karın. Çoktan bıraktın aslında.

Ama ortak çocuğumuz var!

Yani? Ayşen biraz yaklaştı. Yani her aradığında koşmak zorunda mısın? Gizli saklı para göndermek zorunda mısın? Ajandasının tamamına hâkim olmak zorunda mısın?

Abartıyorsun…

Ben mi?

Ayşenin içinde bir şey koptu. Çantasını aldı, eşyalarını toplamaya başladı.

Biliyor musun Barış, ben aylar boyunca kendimi kandırdım. Sıkıntı Elifte, dedim. Manipüle ediyor, dedim. Çocuğu kullanıyor, dedim. Ayrılamıyor, dedim.

Arkasına döndü.

Ama problem Elifte değil, sende Barış. Sen buna izin veriyorsun. Dahası, buna ihtiyacın var. Çünkü sana iki hayat fırsatı sunuyor. Biri, yardıma muhtaç eski karın. Diğeri, susup katlanan yenin. Seçim yapmıyorsun. Çünkü böyle rahatına geliyor.

Gitme, Ayşen.

Gitmiyorum, dedi kısık sesle. Çıkıyorum. Bu üç boyutlu ilişkiden çekiliyorum. Üçüncü kişi olmak istemiyorum artık. Senin eski karınla savaşmıyorum. Sadece oyununuzdan ayrılıyorum.

Barış, odanın ortasında, ıslak, perişan, hüzünlü bir halde kaldı.

Bekle Ayşen. Konuşalım.

Konuşacak bir şey yok. Ayşen montunu giydi. Sen çoktan seçimini yaptın. Ben göremedim sadece, kendimi kandırdım. Ama artık görüyorum. Hem de apaçık.

Kapıyı açtı.

Hoşça kal Barış. Elife de selam söyle. Artık istediği zaman seni arayabilir.

Kapı usulca kapandı.

Bir ay sonra, Ayşen, Zeyneple bir kafede oturuyordu.

Nasılsın? diye sordu Zeynep endişeyle.

İyiyim, diye gülümsedi Ayşen. Gerçekten iyiyim.

Gerçekten. İlk hafta çok zor olmuştu göğsü sızlamış, Barışı aramak için can atmıştı. Ama tutmuştu kendini. Ufak bir stüdyo daire tutmuş, ek işe başlamış, tezini başarıyla savunmuştu.

Barış aradı, defalarca mesaj attı uzun, karışık, tutkulu özürler ve vaatlerle dolu.

Ayşen, beni affet. Her şeyi anladım. Haklıydın. Yeniden başlayalım.

Ayşen hiç cevap vermedi. Çünkü biliyordu yeniden başlamak anlamsızdı. Sorun Elifte değildi. Sorun Barıştaydı. Ve Barış bunu anlamadıkça hiçbir şey değişmezdi.

Barış nasıl peki? dedi Zeynep.

Kim?

Barış, başka kim olsun.

Bilmiyorum, dedim ya. Hiç görüşmüyoruz.

Zeynep sessizce durdu.

Hiç mi pişman değilsin?

Ayşen düşündü. Pişman mıydı? Hayır. Garip ama hayır. Tam aksine hafiflemiş hissediyordu. Sırtından yıllardır taşıdığı ağır bir yük kalkmış gibiydi.

Bir seçim yaptım. Kahvesini bitirdi. Hem onun için, hem kendim için.

Zeynep gülümsedi.

Helal olsun.

Abartma… Sadece olgunlaştım, o kadar.

Barış yalnız kaldı.

Elif, ilginçtir, eski kadar sık aramamaya başladı. Meğer Ayşen olmadan o oyunun keyfi kalmıyormuş. Evvelsi gibi yakın olmaya çalışınca Eliften soğuk bir cevap aldı.

O zaman kendin seçmiştin ya, dedi Elif sakince. Öyle yaşamaya devam et. Ben kendi yolumu çizdim. Artık yardımını da istemiyorum.

Barış, Ayşeni geri kazanmak için uğraştı. Evinin önüne gitti, iş yerine geldi, uzun mesajlar yazdı. Ama Ayşen kararlıydı.

Barış, bırak artık, dedi son defa. Kendini de bırak. Biz birbirimize göre değiliz. Sen iki hayat yaşamak istiyorsun. Ben bir tane istiyorum. Gerçekten bir tane…

Ayşen, akşam vakti İstanbul caddelerinde dolaşırken düşündü: Ne tuhaf… Yıllarca yalnız kalmaktan korkmuştu. Barışı kaybetmekten çekinmişti. Kaybedince anladı ki aslında hiçbir şey kaybetmemiş.

Çünkü seçemeyen, gerçek olamaz.

Oysa o, yalnızca hakiki olanı hak ediyordu.

Ne dersin, bari şimdi ilk karısına dönsün mü? Madem Ayşenle olmadı…

Rate article
Lifequest
– O, resmen kocamı parmağında oynatıyor! – diye öfkelendi İnna