Boşandıktan sonra bir daha kimseye güvenemeyeceğimi sanmıştım, Erdem parmaklarının arasındaki boş Türk kahvesi fincanını çeviriyor, sesi öyle samimi ve titreyerek çıkıyordu ki, Zeynep istemsizce öne eğildi. Biliyor musun, insan ihanete uğrayınca sanki kendinden bir parça kopar gibi oluyor. Bana öyle bir yara açtı ki, asla düzelmem sandım. Kurtulamayacağımı düşündüm…
Erdem ağır ağır iç geçirerek anlatıyordu. Değerini bilmeyen eski eşinden, geçmeyen acıdan, yeniden başlama korkusundan… Her cümlesi Zeynepin yüreğine sıcak taş gibi oturuyordu; içinden, ona aşkı yeniden gösterecek kadın olacağını düşünüyordu. Birlikte onu iyileştireceklerini, o zaman Erdemin asıl mutluluğun aslında kendisiyle mümkün olduğunu anlayacağını hayal etti.
Kaandan Erdem ikinci buluşmada, tatlının ardından çay sipariş ederken bahsetti…
Bu arada, bir oğlum var. Yedi yaşında. Annesiyle yaşıyor ama her hafta sonu benimle zaman geçiriyor. Mahkeme öyle karar verdi.
Ne güzel, Zeynepin yüzünde koca bir gülümseme. Çocuklar gerçekten büyük mutluluk.
Aklında hemen görüntüler canlandı: Üç kişilik cumartesi kahvaltıları, parka gidişler, pijama ile televizyonun başında geçirilen akşamlar. Çocuğun bir kadın şefkatine ihtiyacı vardı, sıcak bir anne ilgisine. Zeynep de ona gerçek annesinin yerini doldurmayacak olsa da, ikinci annesi gibi olup hayatına dokunacaktı
Gerçekten rahatsız olmaz mısın? Erdem ona tuhaf bir tebessümle bakıyordu, Zeynep o an buna güvensizlik dedi içinden. Çoğu kadın çocuk lafını duyunca arkasına bile bakmadan kaçıyor.
Ben çoğu kadın değilim, diye karşılık verdi gururla.
…İlk hafta sonları tam bir şenliğe dönüşmüştü. Zeynep, Erdemin uyarısı üzerine, Kaanın en sevdiği yaban mersinli pankeklerden yaptı. Matematik ödevlerinde saatlerce başında bekledi, sabırla örnekleri açıkladı. Dinozorlu tişörtünü yıkayıp ütüledi, okul kıyafetini hazırladı, gece dokuzda yatağına girmesini sağladı.
Dinlen biraz, dedi bir ara Erdeme, onun uzanıp elinde kumandayla oturduğunu görünce. Ben hallederim buraları.
Erdem başıyla onayladı Zeynep o anda bunu minnet sandı. Şimdi ise bunun, evin patronuna yakışır bir doğal hak onayı olduğunu anlamıştı.
Aylar yıllara karıştı. Zeynep bir lojistik firmasında yönetici olarak çalışıyordu, sabah sekizde evden çıkıyor, akşam yedide dönüyordu. Aslında iyi bir maaşı vardı tabii İstanbul için iyi. İki kişiye rahat yetiyordu. Ama evde üçlerdi.
Şantiyede yine iş aksadı, Erdem sanki ülkede sel olmuş gibi anlatıyordu. Müşteri ayıp etti bu sefer. Ama yakında büyük bir iş alacağım, söz veriyorum.
O büyük iş neredeyse bir buçuk yıldır gelmek üzereydi. Arada bir yaklaşır gibi olurdu, sonra yine uzaklaşır ama asla gerçekleşmezdi. Fakat faturalar şaşmazdı: Kira, elektrik, internet, market alışverişi, Kaanın annesi Semaya nafaka, yeni spor ayakkabıları, okul katkı payı…
Zeynep hepsini sessizce ödüyordu. Öğle yemeğine para harcamaktan vazgeçmiş, evden makarna kutuyla taşıyordu. Yağmur da yağsa taksiye binmiyordu. Manikür mü? Geçen sene kendi kendine törpülemediği bir gün olmamıştı; eskiden gittiği güzellik salonlarını düşünmemeye çalışıyordu.
Üç yılda Erdemden sadece üç defa çiçek gelmişti. Zeynep hepsini net hatırlıyordu metro çıkışındaki o kışa yaz, cam önü tezgahından alınan solgun güller; dikenleri kırık, belli ki indirimde…
İlki Erdemin Kaanın yanında ona sinir krizi geçiriyorsun dediği günün ertesi, özür mahiyetinde. İkincisi kız arkadaşı Neşe birden ziyarete geldi diye kavga ettiklerinde. Üçüncü ise doğum gününde gelmeyip arkadaşlarında unutulunca. Yani kusura bakma yerine…
Erdem, bana pahalı hediyeler gerekmiyor, diye konuştu bir gün, kelimeleri özenle seçiyordu. Ama bazen insan düşünülmek ister. En azından küçücük bir kart bile yeterli…
Erdemin yüzü anında değişti.
Senin derdin hep para, değil mi? Hediyeler! Hiç sevgi düşünmüyorsun. Ben nelerle boğuştum, umurunda mı?
Ben onu kastetmedim…
Sen hak etmedin! Erdem iki kelimeyi suratına pis bir laf gibi çaktı. Senin için neler yapıyorum, hâlâ hakkımda şikayet ediyorsun!
Zeynep sustu. Her zaman susardı böylesi daha kolaydı. Yaşamak, nefes almak, sanki her şey yolundaymış gibi davranmak…
Ama arkadaşlarla buluşmaya para mı? Onda sınır yoktu. Barlar, pazartesi akşamı halı saha, perşembe menemenci. Eve keyifli, terli ve sigara kokulu döner, Zeynepin hâlâ uyumadığını görmezden gelirdi.
Zeynep kendini kandırmaya devam etti: Gerçek aşk fedakarlıktır. Sabırdır. Değişecek Yeter ki biraz daha emek harcasın, yeter ki biraz daha çok sevsin neler atlattı adamcağız…
…Evlenme konuşmaları ise, tam anlamıyla mayın tarlasına dönüşmüştü.
Biz zaten mutluyuz, ne gereği var imza atmanın? Erdem konuyu sinek kovar gibi geçiştirirdi. Sema ile yaşadıklarımdan sonra zaman lazım bana.
Üç yıl Erdem, üç yıl! Az mı?
Daima üzerime geliyorsun! Hep baskı! Sinirle kalkıp başka odaya yürür, konu yine öylece sessiz biterdi.
Zeynep kendi çocuğunu istiyordu. Kendi kanından, canından. Yirmi sekiz yaşındaydı, biyolojik saatinin tik tak sesi gitgide yükseliyordu. Ama Erdem bir kere baba olmuştu; bir daha çocuk istemiyordu. Oğlum var işte, yetmez mi?
O cumartesi sadece bir ricada bulundu. Sadece bir gün
Kızlar çağırıyor. Görüşmeyeli çok oldu. Akşam dönerim.
Erdem bir uzaya taşınacakmış gibi bakıyordu.
Kaan ne olacak?
O senin oğlun. Sadece bir gün birlikte vakit geçirirsiniz.
Yani bizi bırakıp gidiyorsun? Hem de cumartesi? Ben dinlenecektim, ne güzel!
Zeynep iki kere göz kırptı, inanamadı. Üç yılda bir kez bile onları yalnız bırakmamıştı. Bir gün olsun dinlenmek istememişti. Onca zaman yemek, bulaşık, ödev, temizlik, ütü hem de tam zamanlı işin yanında.
Sadece arkadaşlarımı göreceğim. Birkaç saat… Ayrıca o senin oğlun, Erdem. Bir gün onsuz kalamaz mısın?
Benim çocuğumu da kendi evladın gibi sevmek zorundasın! Erdem birden bağırmaya başladı. Benim evimde yaşıyorsun, yediğini ben alıyorum, şimdi de gözde büyüyorsun ha?!
Onun evi, onun yemeği… Kiranın tamamını Zeynep ödüyordu. Yemeği Zeynepin maaşıyla yapılıyordu. Üç senedir çalışıp didinen, adam geçindiren Zeynepti; hem de Erdem tarafından azar işiterek.
Erdemin öfkeli suratına, şakakta atar damarına, sıktığı yumruğa bakarken onu ilk defa gerçek haliyle gördü: Ne mağdurdu, ne de kurtarılmaya muhtaç bir zavallı Başkalarının iyiliğini kullanmayı iyice öğrenmiş, koca koca bir yetişkin!
Zeynep onun için sevgili falan değildi. Geleceğin eşi ise hiç. Banka ve bedava temizlikçi. Başka bir şey yoktu.
Erdem Kaanı annesi Semaya bırakmaya gidince Zeynep çıkartma valizini aldı. Ellerinin titremediğini, içinin huzur dolu olduğunu fark etti. Belgeler, telefon, şarj aleti, birkaç tişört, bir kot. Gerisi önemli değildi, zaten gerekirse alınırdı.
Not bırakmadı. Ne diyecekti ki? Kendisine değer vermeyen birine açıklama yapmak için fazla geçti artık.
Kapı arkasında sessizce, dram olmadan kapanıverdi…
Bir saat sonra aramalar başladı. Önce bir, sonra bir daha, sonra ardı arkası kesilmedi telefon titremekten yeri sallanıyordu.
Zeynep, neredesin?! Neler oluyor?! Eve geldim, kimse yok! Sen kafayı mı yedin?! Akşam yemeği nerede? Aç mı kalacağım?! Böyle şey olur mu!
Adamın sesi… öyle öfkeli, öyle buyurgan, öyle haksızca kızgın ki. Zeynep şaşıyordu: Hâlâ, gitmişken bile Erdemin tek derdi kendi rahatlığı. Kim yemek yapacak? Akşam ne yiyecek? Bir üzgünüm, bir neden gittin yok. Sadece sen kimsin?
Zeynep bir tıkla onu aramalardan engelledi. Sonra WhatsAppda engelledi. Sonra sosyal medyalarını da… Her yerden ona ulaşamayacağı duvar ördü.
Üç yıl… Üç yıl boyunca kendisini sevmeyen birini sevmişti. İyiliğini harcayan, kendini ona feda etmenin aşk olduğuna Zeynepi inandıran birini.
Halbuki aşk böyle değildi. Aşk, insanı aşağılamaz. Aşk, sevdiğini hizmetliye çevirmez.
Zeynep İstanbulun akşamında yürüyor, uzun zaman sonra ilk kez rahat nefes alıyordu. Kendine söz verdi: Bir daha asla fedakarlıkla sevgiyi karıştırmayacak. Bir daha asla acındıranların kurbanı olmayacak.
Ve daima önce kendisini seçecek. Sadece kendisini.




