Her Salı
Selcan elinde boş bir naylon poşeti sımsıkı tutarak metronun içine doğru aceleyle ilerliyordu. Bu poşet bugünün başarısızlığının sembolüydüiki saat boyunca alışveriş merkezlerinde amaçsızca gezinmişti ama can yoldaşının kızı olan yeğeni Elif için hiçbir uygun hediye fikri bulamamıştı. Artık on yaşına gelen Elif, midilli atlardan vazgeçmiş, gökyüzüne ve yıldızlara merak sarmıştı. Ama halihazırda makul bir bütçeyle güzel bir teleskop bulmanın zorluğu, sanki yıldızlara ulaşmak kadar imkânsız görünüyordu.
Akşam çökmeye başlamıştı. Yeraltının serin karanlığında, gün sonuna dair bitkin ama garip bir telaş yankılanıyordu. Selcan, kalabalıktan sıyrılıp yürüyen merdivene ilerledi. O anda, ortamın gürültüsü arasında kulakları, belirgin, duygulu bir cümleye takıldı.
…vallahi, bir daha göreceğimi hiç düşünmemiştim, dedi arkasındaki genç, ince ve biraz titrek bir ses. Ama şimdi her salı onu kreşten almaya geliyor. Kendi arabasıyla geliyor, sonra o meşhur lunaparklı parka gidiyorlar…
Selcan, aşağıya inen merdivende hareketsiz kaldı bir an. Ardına döndü. Konuşanın parlak kırmızı bir mantosu, heyecanla parlayan gözleri vardı. Yanındaki arkadaşı ise dikkatle dinliyor, başını sallıyordu.
Her Salı.
Onun da bir zamanlar böyle bir günü vardı. Üç yıl önceydi. Pazartesinin zorlu temposu, Cumanın hafta sonu heyecanı değil. Tam olarak Salı. Etrafında tüm hayatının döndüğü o gün.
Her Salı, tam beşte Selcan öğretmenlik yaptığı devlet okulundan koşar adım çıkar, şehrin öbür ucundaki konservatuvaratarihi bir yalıda, gıcırdayan parke döşemeler üzerindeadeta koşardı. Yiğenini, Ardayı alırdı. Yedi yaşında, yaşından fazla ciddiliğiyle keman kutusu kendisine denk bir çocuktu bu. Selcanın çocuğu değildiabisi Boranın oğluydu. Bora, üç yıl önce korkunç bir trafik kazasında hayatını kaybetmişti.
O acılı ilk aylarda bu Salılar yaşama tutunma ritüeliydi. Arda için, konuşmayı bırakacak kadar içine kapanan, sessizliğe gömülen minik çocuk için. Ardanın annesi Nihan için, yataktan kalkmaya mecali kalmamış bir kadın için. Ve elbette Selcanın kendisi içinhayatın dağılmış parçalarını bir arada tutmaya çalışan, yaslı evin en güçlü direği olmak zorunda kalan Selcan için.
Her ayrıntı hâlâ zihinindeydi. Sınıftan başı önünde çıkan Ardanın hali, ağır kemanı elinden alırkenki sessizliği… Metroya kadar yürürlerken Selcanın ona, komik bir imla hatasından, kantinden aç bir karganın bir öğrencinin poğaçasını çalmasından anlatışı…
Bir gün, kasvetli bir Kasım akşamında Yenge, babam da yağmuru hiç sevmez miydi? diye sormuştu birden. Sancı gibi bir acı ve narin bir sevgiyle Nefret ederdi, demişti Selcan. Hemen bir saçak bulmaya çalışırdı. O an, Arda onun elini sımsıkı tutmuştu. Yetişkin gibi, bir şeyleri kaybetmemek istercesine. Selcanın parmaklarını sıkarken, hiç kaybolmayacak bir babanın hayaline sığınıyordu. Gerçekten de, babası bir zamanlar vardı; yağmurlardan kaçardı, sırılsıklam olmaktan hoşlanmazdı. Sadece anılar ya da anneannesinin iç çekişlerinde değil, bu ıslak Kasım havasında, İstanbul caddelerinde, hâlâ burada idi.
Üç yıl boyunca hayatı önce ve sonra diye ikiye ayrılmıştı. O eşsiz, ağır, gerçek gün ise tam olarak Salıydı. Haftanın diğer günleri ise yalnızca fondu, bir bekleyişti. Selcan Salıya hazırlanırdı: Ardanın sevdiği elma suyunu alır, metroda sıkılırlarsa açıp izleyebileceği komik çizgi filmi indirir, sohbete uygun konular düşünürdü.
Sonra… Sonra Nihan yavaş yavaş toparlandı. İş buldu. Ardından yeni bir sevgiye yelken açtı. Yeni bir kente taşınmaya karar verdiler, hatıralardan uzak olmak için. Eşyalarını toplamada yardım eden Selcan, Ardanın kemanını titizlikle yumuşak kılıfa koydu, gardaki vedada ona sıkıca sarıldı. Ardacım, bana mutlaka yaz, ara, dedi gözyaşlarını zor tutarak. Hep buradayım.
Önceleri Arda her Salı tam altıda arıyordu. Kısa on beş dakikada her şeyi sorup yetiştirmesi gerekiyordu: Okul, keman, yeni arkadaşlar… Sesi, yüzlerce kilometrelik mesafede kurulmuş incecik bir hat gibi.
Sonra, iki haftada bire döndü aramaları. Artık büyüyordu; başka kurslar, ödevler, arkadaşlarla bilgisayar oyunları derken… Yenge, geçen Salı yazamadım, sınavımız vardı, diye mesaj attığında Selcan, Önemli değil canım. Nasıl geçti sınav? diye cevap verirdi. Şimdi telefonun ucunda değil, haber beklerken buluyordu Salıyı. Gelmese de darılmıyordu; arada kendi yazıyordu ona.
Daha sonra, yalnızca doğum günü ve bayramlarda telefon çaldı. Sesi artık güvenli, kısa cümlelerle: İyi, Her şey yolunda, Çalışıyoruz. Ardanın yeni üvey babası, Mehmet Bey, sakin ve iyi bir adamdı; babası olmaya çalışmadan ancak yanında olarak. Bu, en büyük huzurdu.
Geçenlerde küçük bir kız kardeşleri oldu: Ela. Sosyal medyada Arda, nazikçe ve biraz acemi şekilde Elayı kucağında tutuyordu. Hayat, hem acımasız hem de cömert; yavaşça yeni bir düzen örüyordu: bebek bakımı, okul telaşı, yeni umutlar… Bu yeni hayatta, Selcana kalan, geçmişteki yenge için daralan bir köşeydi.
Ve şimdi, yeraltının boğuk uğultusunda, her Salı sözü Selcana bir sitem olarak değil, geçmişten ince bir yankı gibi dokundu. Sanki üç yıl boyunca içindeki aşkı, sorumluluğu, açık bir yara gibi hissetmiş, bu duygunun bir armağan olduğunu bilen başka bir Selcandan gelen selam gibi. O eski Selcan, yerini, önemini biliyordu; bir dayanak, bir ışık, pek çok küçük insanın hayatının vazgeçilmeziydi. Gerekliydi.
Kırmızı mantolu kadının kendine has bir hikâyesi, geçmiş ile bugünün arasında zorlu bir denge oyunu vardı belki. Ama bu ritim, bu demir disiplinher Salıevrensel bir dildendi. Şu an: Buradayım. Bana güvenebilirsin. Tam bugünün, tam bu saatin insanısın benim için. Bu, bir zamanlar Selcanın ana diliydken şimdi neredeyse unutmuş gibiydi.
Tren hareket etti. Selcan sırtını dikleştirip, karanlık tüneldeki camda yansımasına baktı.
İstasyonunda indi. Artık biliyordu; ertesi gün aynı model iki teleskop sipariş edecektiuygun fiyatlı ama güzel. Biri Elif için. Biri Ardaya, adresine teslim. Teleskop eve ulaşınca şöyle yazacaktı: Ardacığım, bu sayede farklı şehirlerde bile olsak aynı göğe bakabileceğiz. Ne dersin, gelecek Salı, saat altıda, hava açıksa birlikte Büyük Ayı Takımyıldızını izleyelim mi? Saatlerimizi ayarlayalım. Öpüyorum, Yenge Selcan.
Merdivenlerden akşam şehrine doğru çıktı. Serin, taze bir hava vardı. Yaklaşan Salı artık bomboş değildi. Yeniden planlanmıştı. Bir yük değil, hafif ve sıcak bir randevu. İki insanın, hafızaların ve o ince akrabalık hattının güzel bir mutabakatıydı bu.
Hayat sürüyordu. Ve hâlâ bazı günler vardı ki, sadece yaşanmak için değil, özene özene belirlenmek için vardıaynı gökyüzüne, yüzlerce kilometre uzaktan, birlikte bakmanın küçük mucizesi için. Acıtmayan ama ısıtan bir anı için. Mesafelerin dilinde konuşmayı öğrenmiş bir sevginin, sessiz, derin ve güçlü hatırlaması için.




