Boş Bankın Hikâyesi: Okul Bahçesinde Dostluk ve Bekleyişin Sessizliği

Boş Bank

Termosumu dizlerime koyup kapağını bir daha kontrol ettim sızdırıyor mu diye. Aslında kapağı sağlamdı, ama yıllardır edindiğim alışkanlık bana daha çok güven veriyordu. Okulun girişindeki uzak köşedeki banka oturdum; orası ne velilerin birbirine çarptığı ne de çantaların takıldığı bir yerdi. Ceketimin cebinde güvercinler için bir avuç kuru ekmek kırıntısı, diğer cebimde ise torunumun ders programı: ne zaman etütü var, ne zaman müziğe gidiyor. Çoğunu ezbere bilsem de kâğıt elimde olunca içim daha rahat.

Yanımda, her zamanki gibi, zaten oturmuş olan Mehmet Amca vardı. Küçücük bir poşette ay çekirdeği vardı elinde; onları tek tek avucuna döküyordu, sanki sayıyormuş gibi. Kendisi yemiyordu, sadece avuçlayıp tekrar poşete koyuyordu sessizce. Ben bankın köşesine yaklaşınca başıyla selam verdi, biraz yana kayıp yer bıraktı. Aramızda yüksek sesle merhabalaşmak yoktu, sanki okulun düzenini bozacak diye çekiniyorduk.

Bugün çocukların matematik sınavı var, dedi Mehmet Amca, ikinci kattaki pencereye bakarak.

Bizimkilerde okuma sınavı, dedim, ağzımdan çıkan bizimkilerde lafına kendim de şaşırdım.

Mehmet Amcanın buna güldürmemesine hep hoşuma gidiyordu.

Tanışmamız öyle büyük bir olay değildi. Önce sadece aynı zamanlara denk geldik. Sonra ceketlerimizden, yürüyüşümüzden, ellerimizi tutuş biçimimizden birbirimizi anlamaya başladık. Mehmet Amca hep zilden on dakika önce gelir, aynı bankta oturur, ilk iş olarak kapıya bakardı, sanki kilitli mi diye kontrol ediyordu. Ben önce uzaktan bakardım, sonra bir gün yorulup yanına oturdum. O günden sonra orası bizim bank oldu.

Okul bahçesi yıl boyunca değişmezdi ve bu sabitlik insanı rahatlatıyordu. Kulübedeki güvenlikçi ya sigara içmeye çıkar, ya da başını telefondan kaldırmadan geri dönerdi. Birinci sınıf öğretmeni, elinde dosyayla hızlı adımlarla gelip telefonda Evet evet, ders bitince! derdi birine. Veliler durmadan kursları tartışır, ödevden yakınırdı. Çocuklar teneffüste pencereden aşağıya el sallardı. Ben sadece torunumu değil, aynı zamanda bu alışılmış tekrarları da bekler olmuştum.

Bir gün Mehmet Amca ikinci bir plastik bardak getirdi, termosumun yanına koydu.

Ben içmiyorum, dedi utangaç bir tavırla. Tansiyon.

Bana serbest, dedim, biraz duraksayıp iki parmak çay doldurdum. İçmezseniz de en azından kokusunu sevin.

Yarı gülerek başını salladı.

Kokusunu severim.

O günden sonra bir ritüelimiz oldu: Ben çay koyarım, Mehmet Amca bardağı tutar, sonra bardağı bana boş olarak geri verir. Bazen bisküvi paylaşırdık, bazen sadece susardık. Yanında susmak insanı sıkmıyordu; bir sohbetin mola anı gibiydi, konuşma yine bir şekilde devam edecekti.

Torunlarını konuşurken hep temkinliydik, sanki hava durumundan bahseder gibi. Mehmet Amca kendi torunu Emirin beden eğitimi dersini sevmediğini, hep sınıfta kalacak bir bahane bulduğunu anlatırdı. Ben gülüp, kızım Elifin tam tersine öğretmenin Dolaşma! demesine rağmen sınıfta koşmaya doyamadığını söylerdim. Sonra sohbetler uzadı. Mehmet Amca eşini kaybettikten sonra aylarca evden çıkamadığını, sadece torunu için okula gelmesinin kendisini ayakta tuttuğunu itiraf etti. Ben hemen bir karşılık vermedim, ama akşam bulaşık yıkarken anlatma isteğim içimde büyüdü.

Kızım, torunum Elifle birlikte şehrin kenar mahallelerinden iki odalı bir evde yaşıyordum. Kızım muhasebede çalışıyor, yorgun dönüp kısa cümlelerle konuşuyordu. Elif hareketlidir, ama hareketi çocuklardan gelen, neşe doluydu. Ben elimden geldiğince evde yardımcı olmaya, kimseye yük olmamaya çalışıyordum; bazen varlığım fazla bir sandalye gibi geliyor: köşede, kimseyi engellemeyen, ama tahtanın üzerine sıkışıklık katan.

Bankta ilk kez, orada bir anlamım olduğunu hissettim. Mehmet Amca Tansiyonun iyi mi? veya Doktora gittin mi? diye sorardı, samimiydi, nezaket olsun diye değil. Ben de dürüstçe cevaplar veriyordum.

Bir gün Mehmet Amca elinde minik bir kuş yemi poşetiyle geldi.

Güvercinler alıştı bak, hemen yaklaşıyorlar, dedi.

Ben poşetten bir avuç alıp asfalt üzerine serpiştirdim. Güvercinler sanki işaret bekliyorlarmış gibi hızla kırıntılara toplandı. Kanat sesleri kumda hışırdadı, ben garip bir ferahlık hissettim: basit bir davranışla birisine iyi gelmek huzur verici.

O buluşmaları artık kendi günüm olarak görüyordum. Artık Elifin dersi bitene kadar ya da zamanım varken diye değil, günümün koparılamaz bir parçası gibi geliyordu. Hatta son anda gitmeyi bıraktım, erkenden çıkıp bankta yerimi almaya, Mehmet Amcanın eldivenlerini çıkarışını ve pencerelere bakışını izlemeye başladım.

Bir Pazartesi günü her zamanki gibi geldim, bank bomboştu. Bir an yanlış yere geldim sandım. Bank yaş gece yağmurundan ıslanmıştı, üzerinde sarı bir palamut yaprağı yapışmış duruyordu. Mendilimi çıkarıp kenarını sildim, oturdum. Termosu yanımda, kırıntı poşetini dizim üstüne aldım. Güvenlik kulübesine baktım; güvenlikçi telefonuna gömülmüş, hiç ilgilenmiyordu.

Geç kaldı, diye düşündüm. Mehmet Amca bazen eczanedeki kuyruk uzayınca gecikir. Kendime çay koyup bir yudum aldım ve bekledim. Zil çaldı, ama Mehmet Amca gelmedi.

Ertesi gün banka yine kimse gelmemişti. Artık kenarı silme gereği duymadım, kuru yerine gazete serip oturdum. Kapıda her gelen yaşlı adamın siluetini izliyor, içimden o mu diyordum. Kimse gelmedi.

Üçüncü gün bir kızgınlık hissettim. Mehmet Amcaya değil, açıklama yapılmadan, sessizce bırakılmaya. Neyse, demek ki çok da ihtiyaç yokmuş, dedim, ama hemen ardından utandım. Benim hakkım yok, ama yine de içten içe istiyordum.

Mehmet Amcanın tuşlu telefonu vardı. Bazı günler numara ararken uzun uzun ekrana bakardı. Bir gün torunu Emirin yarışmasına taksi ayarlarken, Mehmet Amca bana kendi numarasını yazdırmıştı. Akşam evde defterime göz attım, aradım. Uzun uzun çaldı, sonra kısa bir sinyal, bir sessizlik. Birkaç defa denedim, hep aynı.

Dördüncü gün güvenlikçiye yanaştım:

Affedersiniz, Mehmet Amca… Emirin dedesi, burada hep otururdu. Gördünüz mü hiç?

Güvenlikçi başını kaldırdı, sanki ona bir şifre soruyormuşum gibi baktı.

Burada çok dede var, dedi. Hepsini hatırlayamam.

Uzun boylu, bıyıklı, Ben cevabımın ne kadar küçük düştüğünü fark ettim.

Bilmem, dedi ve yine telefonuna döndü.

Kapı önünde öğretmenlere ödev yüzünden kızan hanıma sordum.

Mehmet Amcayı biliyor musunuz?

Kimseyi tanımam, dedi kestirip attı. Kendi çocuğuma yetişemiyorum zaten.

Bazen gülümseyen bebekli bir anneye sordum:

Emiri tanıyor musunuz? 3-B sınıfından.

Emir mi? Evet, sessiz bir çocuk, sanırım. Bir şey mi oldu?

Dedesi… gelmiyor artık.

Omuzlarını kaldırdı.

Hastalanmış olabilir. Herkesin hastalık zamanı.

Bankta oturup boğazıma yüksek bir endişe tırmanırken kendimi teselli etmeye çalıştım. Ama bankın boş yanı bana her bakışımda bir şeyleri yarım bırakmışım gibi geldi.

Evde, kızım salata doğrarken anlattım.

Baba, kim bilir, dedi başını kaldırmadan. Belki akrabalarına gitmiştir.

Söylerdi, dedim.

Nereden bileceksin, kızım iç çekti. Takma kafana. Tansiyonun da var zaten.

Elif, ödev defteriyle sofrada oturuyordu.

Dede Mehmet mi? dedi. Komik biri. Bana, Sen benden hızlı okuyorsun, demişti geçen.

Gülümsedim ama bu gülümseme içimi acıttı.

Bak, dedi Elif. Belki… işi vardır.

Başımı salladım, ama gece uyanıp uzun süre yatakta döndüm, kızım diğer odada telefonda sessizce konuşurken dinledim. Yeniden aramak istedim, ama belki bir başkasının sesi gelecek diye korktum.

Ertesi gün, torunumu beklerken Emiri gördüm. Okuldan en son çıkan çocuktu sırt çantası ona büyük geliyordu. Yanında kır saçlı, ciddi bir kadın vardı. Annesi olduğunu anladım.

Hemen gitmedim, onlara birkaç adım verdim, sonra arkadan yaklaştım.

Affedersiniz, Emirin annesi misiniz?

Kadın uzaktan dikkatlice baktı.

Evet, siz kimsiniz?

Ben… babanızla… yani Mehmet Amca ile hep çocukları beraber beklerdik. Benim adım Hikmet Bey. Gelmiyor, endişelendim.

Kadın bir süre bakıp karar vermeye çalışıyordu.

Hastanede yatıyor, dedi sonunda. Felç geçirdi. Çok kötü değil… yani öyle işte. Şehir hastanesinde. Telefonunu aldılar, kaybolmasın diye.

Bacaklarım titredi, çantamın kemerine tutundum.

Nerede tam olarak? dedim.

Bayrampaşa şehir hastanesinde, dedi. Ama herkes içeri giremez. Anlıyor musunuz?

Anlıyorum, dedim, ama birinin yalnız kalması nasıl yasaklanır anlamıyordum.

Sormanız güzel, dedi kadın daha yumuşakça. Bilmesi hoşuna gider.

Kadın Emirin elini tutup durağa doğru yürüdü. Ben bahçe kapısında kaldım. Bir yandan Mehmet Amcanın yokluğunun sebebini öğrenip rahatlamıştım, bir yandan, bu sebebin ağırlığıyla boğuluyordum.

Eve dönüp tekrar anlattım. Kızım kaşlarını çattı.

Baba, hastaneye gitmek yok, dedi. Sonra güvenlikte seni zapt edecekler. Hem kim o senin için, kim?

Kızımın sözlerinde kızgınlıktan çok kaygı vardı. Yeniden birine bağlanmamdan, dengenin bozulmasından korkuyordu.

Hiç kimse, dedim. Ama yine de.

Sonraki gün, kendim kan tahlili yaptırdığım polikliniğe gittim. Orada sosyal hizmet görevlisi olduğunu biliyordum; ilanını görmüştüm. Koridorda çamaşır suyu ve ıslak terlik kokusu vardı, insanlar ellerinde dosya bekliyordu, bazıları kayıt bölümüne söyleniyordu. Sıramı aldım, çağrılınca içeri girdim.

Masa başındaki kadın sessizce dinledi, yüzü yorgun görünüyordu.

Yakınınız mı? dedi.

Hayır, dedim dürüstçe.

O zaman bilgi veremem, dedi. Kişisel bilgiler.

Teşhis istemiyorum, sesim yükseldi. Sadece bir not bırakmak istiyorum. O yalnız orada. Her gün beraber oturuyoruz.

Kadın bir parça yumuşadı.

Bir yakınınıza iletebilirsiniz, ya da hastanenin yataklı bölümüne verirlerse. Ama aile onayı olmadan olmuyor.

Koridorda bir bankta oturdum; bir dilenci gibi hissettim. İşte bu kadar, diye düşündüm. Geçip giden komik bir yaşlıyım. Eve gidip odaya kapanmak, okula bir daha uğramamak istedim.

Ama sonra aklımda Mehmet Amcanın çay bardağını tutuşu canlandı; her çay taşmasın diye kendisi tutardı. Kuş yemini paylaşırken, ben unuttuğumda cebinden bana uzatışını hatırladım. O küçük hareketler günü kolaylaştırıyordu. Artık sıra bendeydi bir şey yapmakta.

Emirin annesinin numarasını almak için ertesi gün okulda yanına gittim, rica ettim. İlk önce karşı çıktı, ısrar edince yumuşadı, numarasını yazdırdı.

Lütfen gereksiz şey yapma, dedi. Orada kurallar sıkı.

Akşam aradım.

Hikmet Bey ben. Mehmet Amcaya bir şey iletmek istiyorum. Mümkün mü?

Sessizlik oldu.

Kendini zor ifade ediyor, dedi kadın. Ama duyuyor. Yarın gideceğim. Ne söyleyeyim?

Defterime yazdığım birkaç cümle vardı ama şimdi onlara yabancı hissettim.

Bank yerinde, deyin, dedim yavaşça. Ben bekliyorum. Ve çayı, izin verilince getiririm deyin.

Tamam, dedi kadın. İletirim.

Uzun süre mutfakta oturdum. Kızım bulaşık yıkıyor, gizlice dinleniyordu. Sonra tabakları yerleştirip, Baba, izin verirlerse ben de seninle gelirim, dedi.

Başımı salladım. Onun seninle gelirim demesi önemliydi; niye gidiyorsun demedi.

Bir hafta sonra Emirin annesi okulda yanıma yaklaşarak:

Bankı anlattığımda gülümsedi, dedi. Elini uzattı, sanki çağırıyor gibi. Doktor rehabilitasyonun uzun süreceğini söylüyor. Sonra yanımıza alacağız, tek kalamaz.

İçimde bir boşluk hissettim. Eskisi gibi her gün buluşamayacak olduğumuzu anladım, sanki askıdan paltoyu indirmiş gibiydim.

Bir mektup bırakabilir miyim? dedim.

Kısa olsun, dinleyince yoruluyor, dedi kadın.

Akşam yeni bir sayfa aldım. Büyük harflerle, kolay okunsun diye yazdım: Mehmet Amca, buradayım. Çay ve çekirdek için teşekkür ederim. Sizi bekliyorum. Hikmet Bey. Sonra Emir çok iyi çocuk, diye ekledim. Mektubu okumadan zarfa koyup, bir gün faturada soyadını gördüğüm için zarfı ona göre yazdım.

Ertesi gün okula götürüp Emirin annesine verdim. Zarf kuru ve temizdi; sanki kırılacak kadar narin bir şey olmuştu.

Zil çalınca çocuklar bahçeye koştu, ben yerimden kalktım. Elif yanıma gelip belimden tuttu, hemen ders anlatmaya başladı. Dinlerken gözüm bankta kaldı. Bank boştu, ama bu boşluk artık beni kızdırmıyordu. Orası, şu anda olmasa da, önemli bir şeyin yeri olmuştu.

Gitmeden önce cebimdeki kırıntı poşetini açıp asfalta döktüm. Güvercinler hemen yaklaşıp sanki ders saatinden haberdarlarmış gibi toplandı. Onlara bakarken şunu fark ettim: Buraya sadece beklemek, birini kollamak için değil, kendimi kapatmamak için de gelebilirim.

Dede, neye daldın? dedi Elif.

Hiç, dedim, elini tuttum. Hadi gidelim. Yarın yine geliriz.

Bunu başka birine söz vermek için değil, kendi içimde karar olarak söyledim. Bundan adımlarım daha sağlam atıldı.

Hayat bir bankın kenarında insanın anlamını bulabildiği bir yer olabilir. Paylaşmak, beklemek ve incelikli dostluklar, insanı iyileştirir, boşluğu doldurur. Bunu burada öğrendim.

Rate article
Lifequest
Boş Bankın Hikâyesi: Okul Bahçesinde Dostluk ve Bekleyişin Sessizliği