RUHUMDAKİ YARANIN ACI TADI
Yatılı okula çoktan gitmen gerekirdi! Hadi, defol git ailemizden! diye sesimin titremesine aldırmadan bütün öfkemle bağırdım.
Kızgınlığımın hedefinde kuzenim Baran vardı.
Allahım, küçükken Baranı ne kadar çok severdim! Buğday sarısı saçları, masmavi gözleri, her daim neşeli hali Tam bir Baran işte.
Ailemizin sık sık bir araya geldiği kalabalık sofralar hep olurdu. Bütün kuzenlerim arasında ben en çok Baranı severdim. Lafı kıvrakça çevirirdi, tıpkı bir ustanın işi gibi. Bir de resim yeteneği vardı. Akşamları, hızlıca beş altı karakalem çiziverirdi. Seyreder, güzelliğine hayran kalırdım. Kimselere göstermeden çizimleri toparlar, masama saklardım. Kuzenimin sanatını öylesine itinayla korurdum ki.
Baran benden iki yaş büyüktü.
Bir gün hiç beklemediğimiz bir anda Baranın annesi, yani halam vefat etti. Sabah uyanamadı bir daha
Baranın ne olacağı konuşulmaya başlandı. Önce öz babasına başvuruldu. Fakat bulmak pek kolay olmadı; annesiyle babası yıllar önce boşanmıştı. Babasının yeni bir ailesi vardı ve ailemizin huzurunu bozamam diyerek reddetti.
Geride kalan tüm akrabalar da teker teker omuz silkti: Hepimizin kendi hayatı, derdi var. Sözde yakın akrabalar, gündüz meydanda, akşam olunca ortada yoktu.
Sonuçta, iki çocukları olmasına rağmen annemle babam Baranın vasiliğini üstlendi. Çünkü vefat eden Baranın annesi, babamın öz kardeşiydi.
Başta Baranın artık bizde kalacak olmasına sevinmiştim. Fakat…
Daha ilk gün, Baranın tavırları tuhaf gelmişti. Annem, zavallı çocuğu biraz olsun mutlu etmek için sordu:
Bir isteğin var mı Barancığım, çekinme söyle.
Baran hemen atıldı:
Oyuncak tren istiyorum.
O dönemde, böyle bir oyuncak servet değerindeydi. En yakınını kaybettin, anneni, ama hâlâ aklın oyuncakta mı? diye için için kızmıştım.
Ama annemle babam anında Baranın isteğini yerine getirdi. Sonra ardı arkası kesilmedi: Bana teyp alın, kot pantolon istiyorum, markalı mont! Seksenli yıllardı, bunların her biri hem pahalıydı hem de bulmak zordu. Kendi çocuklarından feragat ederek Baranın bütün dertlerine koştu ailem. Ben ve öz abim durumun farkındaydık ama içimize attık.
Baran on altı yaşına geldiğinde kızlar peşine düştü. Meğerse kuzenim ne kadar çapkınmış. Hatta bana, öz kuzenine bile sarkıntılık yaptı. Ama ben lisanslı sporcuydum, niyeti bozduğunu hissettikçe sert tepki verirdim. Kavga bile ederdik. Çok ağladığım günler olurdu.
Ailem bunlardan hiç haberdar olmadı. Onlara anlatmak istemedim, her çocuk gibi mahrem konuları kendime sakladım.
Benden umduğunu bulamayan Baran anında arkadaşlarıma yöneldi. Onlar da güya Baranın peşinden yarışa girerdi.
Bunun dışında Baran resmen hırsızlık yapardı, utanmadan, sıkılmadan. Hatırlıyorum, bir kumbara biriktirirdim, okul harçlıklarımı biriktirip annemle babama hediye alacaktım. Bir gün baktım, kumbara bomboş! Baran kesinlikle inkar etti: Ben almadım, istersen sorgula! Yüzü bile kızarmadı, zerre utanç duymadı. Ruhum parça parça olmuştu. Nasıl olur da aynı evde yaşarken hırsızlık yapabilirdi? Baran, aile düzenimizi hiçe sayıyordu. Küçük bir fare gibi içerlemiş, surat asıyordum. O ise neden üzüldüğümü bir türlü anlamıyordu. Herkesi kendisine borçlu sayıyordu. O zaman, bütün gücümle bağırdım:
Bizim aileden git!
Barana tüm hıncımla öyle laflar ettim ki, içimi boşalttım resmen…
Annem zor bela beni sakinleştirdi. O günden sonra Baran benim için yoktu. Görmezden geldim, yüzüne bakmadım. Sonradan öğrendim ki, akrabalar zaten Baranın nasıl biri olduğunu bilirmiş. Hepsi aynı mahallede yaşıyorlardı ve her şeyi gözleriyle görmüşlerdi. Biz uzakta olduğumuzdan habersizmişiz.
Baranın eski öğretmenleri de ailemi uyarmıştı: Kendinize dert alıyorsunuz, Baran sizin çocukları da yoldan çıkarır.
Yeni okulunda Baranı, adı sadece Türkiyede bulunan Tuğçe adlı bir kız sevmişti. Lise bitince onunla hemen evlendiler. Bir kızları oldu. Tuğçe, kocasının bütün yalanlarına, sürekli aldatmalarına boyun eğdi. Dedikleri gibi, evlenene kadar derdin var, evlenince iki katı olur.
Baran, askere gidip hizmetini Kazakistanda yaptı. Orada da başka bir aile kurdu, nasıl olduysa… Meğer izinlerde fırsat bulmuş. Terhis olunca da Kazakistanda kaldı; orda bir oğlu olmuştu.
Tuğçe düşünmeden Kazakistana gidip, türlü yollarla Baranı geri, ailesinin yanına getirdi.
Annemle babam ise Barandan bir teşekkür beklemediler ama o yine de tek kelime etmedi. Zaten isteyerek ilgilenmemişlerdi ki.
Şimdi Baran altmış yaşında. Cami cemaati, Tuğçeyle beş torunları var.
Her şey iyi gibi görünse de, Baranla yaşadıklarımın içimde bıraktığı acı asla gitmiyor…
Bal gibi zehrini hâlâ hissediyorum.




