Her ay bir kez
Nihan Hanım çöp torbasını göğsüne bastırmış, apartman asansörünün yanındaki duyuru panosunun önünde durmuştu. Kareli bir kâğıda, raptiyelerle tutturulmuştu ve büyük harflerle şöyle yazıyordu: Her ay bir kez bir komşuya. Altında tarih aralıkları ve soyadlar, köşesinde ise imza: Serdar, daire 34. Yanına birisi tükenmez kalemle eklemişti: Cumartesi iki kişiye ihtiyaç var, kutulara yardım. Nihan Hanım iki kez okuyup, sanki koridorda yabancı bir ses duymuş gibi hafif bir huzursuzluk hissetti.
Bu apartmanda on yıldır oturuyordu. Kural belliydi: Kapıda karşılaşıldıysa selamlaşılır, sonra herkes kendi yoluna giderdi. Ara ara Elektrikçi nerede bulabilirim? ya da Şu faturayı iletir misiniz? gibi kısa konuşmalar olurdu. Ama bu yardım çizelgesi, isimler, raptiyeler Ona eski işindeki toplantıları hatırlatıyordu: Herkes Ekibiz ya! gibi davranır, sonra her birinin köşesine çekilip kendini kurtardığını görürdü.
Çöp şutunda beşinci kattaki Valiye Hanımla karşılaştı. O her zaman iki torba taşırdı, biri yırtılırsa diğerini kurtarmak ister gibi.
Gördünüz mü? dedi Valiye Hanım, başını duyuru panosuna eğerek. Serdar düşünüp yaptı. Böyle daha kolay dedi. Tek tek koşmak yerine beraber olunca.
Beraber dedi Nihan Hanım, sesini düz tutmaya çalışarak. Ama insan istemezse beraberliği?
Valiye Hanım omuzlarını kaldırdı.
Yani zorla kimseye yaptırmıyorlar. Ama lazım olunca biri var işte
Nihan Hanım avluya çıktı. Fark etti ki, kafasında çoktan bu Serdarla konuşmaya başlamıştı. Lazım olunca ne demekti? Kim karar veriyordu kime lazıma? Neden herkesi ilgilendirsin ki?
Cumartesi sabahı apartmanda tok sesler, kısık konuşmalar duydu. Kapının ardından Dikkat et, köşe! ve Asansöre tut! lafları geliyordu. Nihan Hanım mutfakta durup, ellerinde ıslak bezle, kendini dinlememeye zorladı. Hayaliyle sadece yüzlerini tanıdığı komşuların başkasının kolisini, divanını taşırken; birinin emir verip birinin homurdanırken nasıl göründüğünü canlandırdı. Karton kutuların içinde başka birinin hayatına göz atacak olmaları hoşuna gitmedi. Ve aynı zamanda acaip bir kıskançlık hissetti: Ona çağrı gelmemişti.
Bir saat sonra her şey sakinleşti. Akşam marketten dönerken apartman girişinde boş kutuların yığıldığını ve bir bankta koli bandı gördü. Serdar, uzun boylu, yorgun yüzlü, çöp torbasını poşete dolduruyordu.
Selam, dedi, sanki çoktan tanışıyorlarmış gibi. Rahatsız etmedik değil mi?
Yok, dedi Nihan Hanım. Sadece biraz gürültü oldu.
Haklısınız. Öğlene kadar bitirelim istedik. İkinci kattaki Tanem hanım taşınıyor, çocukla tek başına. Yani elini salladı. Neyse. Bir ihtiyacınız olursa panoya yazın. Sadece taşınmak değil. Ufak tefek ne varsa.
Ufak tefek kelimesi öyle bir çıktı ki, Nihan Hanım karşılık verecek bir şey bulamadı. Ne zorluyordu, ne ikna etmeye çalışıyordu. Sadece söyledi ve poşeti düğümlemeye devam etti.
Sonraki haftalarda duyuru panosu kendi kendine yaşamaya başladı. Nihan Hanım her geçişte yeni notlar görüyordu: 19daki Petroviche ilaç lazım, ameliyattan çıktı, eczaneye kim gidebilir?; 27ye raf monte edilecek, matkap var; Daire başı 200 TL kapı ziline, gerekirse sonra verirsiniz. El yazıları farklıydı; kimi düzenli, kimi gergin, bastırarak yazmıştı.
Kendini listelere yazdırmadı. Doğru olanın bu olduğuna inanıyordu: Dahil olmamak. Ama hep izliyordu.
Bir akşam işten dönüyorken, asansörün yanında komşu binadan bir genç kız ağlıyordu, kolunu sımsıkı tutmuştu. Yanında Valiye Hanım vardı, omzuna elini koymuş fısıldıyordu:
Ağlama canım, şimdi bulacağız. Serdarda var dedi.
Ne oldu? dedi Nihan Hanım, aslında geçip gidebilirdi.
Valiye Hanım ona baktı, sanki zaten biliyormuş gibi: Nihan Hanım gülmez, ilgisiz bakmaz.
Babaanneleri fenalaşmış, tansiyonu düştü. Hapları bitmiş, eczane de kapalı. Serdar şimdi kendi ilaçlarını getirecek, sabaha kadar idare ederiz.
Nihan Hanım başını salladı. Eve dönünce bir süre paltoyu çıkaramadı. Şimdi buluruz cümlesinin nasıl kolayca çıktığını düşündü. Ambulans çağırsınlar, Bize ne demek yoktu, sadece buluruz vardı. Ve Serdar kendi ilaçlarını verecek, geri gelip gelmeyeceğini bile sormadan.
Birkaç gün sonra apartmanda küçük bir tartışma koptu. Kapı zile katkısının altına biri yazmıştı: Yine para topluyorlar! İhtiyacı olan yaptırsın. İmzası eğri, isimsizdi. Asansör önünde iki kadın çekinmeden tartışıyordu.
Bu üçüncü daireden, yazısı tanıyorum! diyordu biri hışımla.
Sen nereden biliyorsun? diyordu öteki. Emekliler var, siz hep 200, hep 200!
Nihan Hanım sessizce yanlarından geçerken içindeki eski duygu yükseldi: İşte, birlikte olmanın bedeli! Şimdi alacak verecek dökülür, kim vermez, kim fazla kullanır konuşulur. Keşke bitse de, duyuru panosu yine tesisatçı ilanına dönse.
Ama akşam Serdarı panoda gördü. Kötü yazılmış kağıdı dikkatlice çıkardı, katlayıp cebine koydu. Temiz bir yaprak astı, üstüne yazdı: Kapı zili. Verebilen verir. Veya vermez. Önemli olan çalışması. Serdar. Ve başka bir şey yoktu.
Nihan Hanım, Serdarın ve başka bir şey yok cümlesine saygı duymaktan kendini alamadı. Ne öğüt var, ne tehdit; sadece net bir sınır çizmişti.
Kendi hayatı ise bu sırada apartman merdiven kapısı gibi gıcırdamaya başlamıştı. Önce küçük şeyler: Banyoda musluk bağlantısı akıtmaya başladı. Bir leğen koydu, somunu sıktı, yerleri sildi. Sonra iş yerinde prim geç yattı, müdür gözlerinin içine bakmadan Şimdilik böyle, biraz idare edin dedi. Nihan Hanım idare etti. Hep idare edebilirdi.
Ay başında belinde ağrı başladı. Acil denecek kadar değil ama sabahları yataktan kalkmak için bir dakika tutunması gerekiyordu. Krem aldı, atkıyla ısıttı, kimseye söylemedi. Ona göre, insan dert anlatınca hep konu dallanır, sohbetler acıma duygusuyla biterdi.
Akşam eve dönerken koridorda garip bir ses duydu; biri bir şeyler sürtüyordu gibi. Meğerse kendi kapısıymış: Kilit takılmıyordu, anahtar dönmek istemiyordu. Biraz zorladı, kilit açıldı, ama çatırdayarak. Kalbi huzursuzca sarsıldı.
Ayakkabısını çıkardı, torbayı tabureye koydu, çekmeceden tornavida aldı, kilidi sökmeye çalıştı. Yorgunluktan elleri titriyor, beli zonkluyordu. Evin içi bomboş ve sessizdi, o sessizlik sanki üstüne bastı.
Ertesi gün akşam kilit tam anlamıyla kilitlenip kaldı. Nihan Hanım elinde çantasına ve klasörüne döndü, kapısını açamadı. Merdiven boşluğunda başını soğuk kapıya yasladı, endişe etmemeye çalıştı. Kafasından geçenler: Çilingir. Anahtarlar. Para. Gece. Acili aradı, İki saat sonra usta gelir dediler.
İki saat – o basamaklarda insanları utandırmazdı, kendindeki çaresizliği utandırırdı. Bir basamağa oturdu, çantasını kenara koydu, çatlamış, deterjan yüzünden kurumuş ellerine bakmaya başladı. O eller her işin altından kalkan ellerdi.
Asansör kapısı açıldı, Serdar çıktı. Hemen fark etti onu.
Nihan Hanım? dedi, emin olmak istercesine.
Başını kaldırdı, utançla yanaklarının kızardığını hissetti.
Kilit, dedi kısa. Usta bekliyorum.
Çok mu sürer?
İki saat dediler.
Serdar kapıya, sonra çantasına baktı.
Benim alet çantam var. Deneyebiliriz, beklerken. Olmazsa ne var ne yok görürüz. Rahatsız olur musunuz?
Rahatsız olur musunuz kelimesi mühimdi. Ben yaparım da demedi, Niye oturuyorsunuz burada da demedi. Sordu sadece.
Nihan Hanım Teşekkürler, gerek yok demek istedi. Her zamanki gibi güvende hissetmek isterdi. Fakat beli o kadar ağrıyordu ki, telefonda şarj da azalınca iki saati o basamakta beklemek dayanılmaz geldi.
Buyurun deneyin, dedi, kendi sesinin sabit çıktığına şaşırarak.
Serdar eve gidip küçük bir alet çantasıyla döndü. Zemine serdiği gazetenin üzerine aletleri dizdi. Nihan Hanım hemen fark etti: Fayansa iz kalmasın diye. İzler, düzen, başkasının yerine saygı.
Ben çilingir değilim, dedi önceden. Ama kilitlerle ilgilendim.
Kılavuzları, vidaları bir kutu kapağına düzgünce koydu. Nihan Hanım basamakta oturup çantasını tuttu, kendi hayatının aniden koridor olmuş gibi hissettiğini fark etti; belki de kötü değil.
Göbek eskimiş, dedi Serdar. Geçiçi olarak yağlarız ama yenisi lazım. Yedek anahtar var mı?
Yok, dedi Nihan Hanım. Hiç düşünmedim.
Serdar başını salladı, yorum yapmadı.
On dakika sonra kapı açıldı. Birkaç deneme ile, ama açıldı. Nihan Hanım içeri girip antrede ışığı yaktı, gerginliği adım adım çözüldü. Dönüp baktı.
Teşekkürler, dedi. Sonra ekledi ki sohbet bitmesin: Sadece tüm apartman bilmesin isterim.
Serdar gözlerini kaldırdı.
Anlıyorum. Kimseye bir şey söylemem. Ama kilidi yine de değiştirmek gerek. İsterseniz yarın iyi bir ustanın numarasını yollarım, lafı uzatmaz.
Nihan Hanım başını salladı. Bütün binaya apartman seferberliği önerisi yoktu, tam ihtiyacına uygun ve sessiz bir çözüm öneriyordu.
Serdar gidince kapıyı sürgüledi, bir süre antrede durup evde buzdolabının sesini dinledi. Yardımın acımadan uzak oluşuna hem ağlamak, hem gülmek istiyordu. Onun yardım şekli, elleri dolu olana uzatılan bir alet gibiydi.
Ertesi gün Serdarın önerdiği ustayı aradı. Akşam geldi, eski kilidi çıkardı, aşınan parçayı gösterdi, yeni kilidi taktı. Nihan Hanım ücret ödedi, iki anahtar teslim aldı, birini kutuya koydu, üstünü yedek diye yazdı. Kendine bir itiraf olarak: Evet, insan her zaman başaramayabilir.
Bir hafta sonra panoda yeni bir not belirdi: Cumartesi günü 19daki Petroviche market ve ilaç taşımada yardım, hastaneden döndü, zorlanıyor. İki kişi lazım, saat 11-12 arası. Nihan Hanım bu kez okuduğunda yapabilirim diye düşündü.
Cumartesi günü erken çıktı evden. Çantasında iki paket bisküvi ve bir çay vardı. Sadece hibe olarak değil, kapıda boş durmasın diye bir vesile olsun istiyordu. Mutfakta Serdar onu bekliyordu.
Siz de mi? dedi Serdar, sesi şaşkın değil, sadece soruyordu.
Evet, dedi Nihan Hanım. Ama şöyle: Ben hafif olanı taşırım. Sağlık muhabbeti olmasın, olur mu?
Kendi cümlesinin ne kadar net çıktığını duydu. Özür değil, rica değil, şarttı.
Tamamdır, dedi Serdar.
Katı çıkıp Petrovichin dairesinin kapısını çaldılar. Yaşlı bir adam, solgun, ev ceketiyle açtı. Gülümsemeye çalıştı.
Vay, komisyon gelmiş! mırıldandı.
Komisyon değil, dedi Nihan Hanım, paketi uzatırken. Kumanyanızı getirdik. Çay, bisküvi de var, isterseniz.
Petrovich iki elle tutup, düşürmekten korkar gibi aldı.
Sağ olun. Kendim taşırdım ama ayaklarım
Taşırdım demeyin, dedi Serdar sakince. Nereye koyayım?
Mutfakta paketi masaya koydular, reçete listesini ve boş ilaç kutularını gördüler. Hiç soru sormadı. Sadece:
Çöpü de alayım mı?
Eğer zahmet olmazsa, dedi Petrovich, biraz mahcup.
Nihan Hanım ufak poşeti bağladı, merdivene çıkardı. Geri dönünce belinin acısı azalmıştı. Aslında ağrısı bitmemişti ama içi daha sakindi.
Çıkarken Petrovich, Serdara para uzatmak istedi.
Gerek yok, dedi Serdar.
Bari Petrovich, Nihan Hanıma döndü. Bir ihtiyacım olursa buyurunuz, çekinmeyin.
Nihan Hanım başını salladı.
Olursa uğrarız. Ama siz de kahramanlık yapmayın. Panoya ne lazımsa yazın.
Bunu söylerken fark etti; göğsünde sükunet vardı: Artık o da Serdar gibi konuşabilir. Ne yukarıdan, ne aşağıdan; yan yana.
Akşam duyuru panosunda durdu. Yanında bir paket raptiye ve küçük bir not defteri unutulmuştu. Elini çantasından çıkardı, düzgün ve kısa yazdı: Daire 46, Nihan Hanım. İhtiyacı olana: Hafta içi 19dan sonra eczaneye ya da kargoya uğrayabilirim. Ağır taşıyamam. Kağıdı raptiyeledi, sağlam durduğundan emin oldu, kalemi çantasına koydu.
Evde ise kettleı çalıştırdı, dolaptan yedek anahtarı çıkarıp küçük bir zarf içine koydu. Zarfın üstüne Serdarın telefonunu yazdı; antrede çekmeceye bıraktı. Bir bağımlılık işareti olarak değil, kendine izin verdiği bir teminat olarak.
Apartmanda bir kapı çarpıp ayak sesleri duyulunca, Nihan Hanım irkilmedi. Sadece ocaktan aldığını doldurdu, çayını demledi; Her ay bir kez artık kalabalık anlamına gelmiyordu. Artık bir yükü tek başına taşımak zorunda olmadığını, yakında başkalarının da var olabileceğini düşündü.




