Kiler ve gamlar
Kilere geçmişin peşinde değildim; akşam yemeği için turşu kavanozu lazımdı. Üst rafın arkasında, yılbaşı süslerinin kutusunun yanında, uzun zamandır evimde olmaması gereken bir kılıfın ucu görünüyordu. Kumaşı kararmış, fermuarı takılıyordu. Çektim; derinden gölgeli gibi uzun, ince bir kutu çıktı ortaya.
Turşu kavanozunu kapının yanındaki taburenin üstüne bıraktım, unutmayayım diye. Sonra tam kilerin önünde çömeldim, sanki karar vermemek için daha kolaydı böyle. Fermuar üçüncü denemede açıldı. İçeride bir keman duruyordu. Cilası solmuş, telleri gevşemiş, yayı ise yıllanmış bir süpürgeye benziyordu. Ama şekli hâlâ tanıdıktı; göğsümde bir şeyin tıklaması gibi, bir düğmenin açılması gibi hissettim.
Lisede kemanı o kılıfla Çankayadan Bahçelievlere taşırken utanırdım, insanlar gülecek diye. Sonra üniversite, iş, evlilik Ve bir sabah müzik kursuna gitmeyi bırakmıştım, çünkü hayat başka bir yöne akıyordu. Kemana annemler bakıyordu, sonra eşyalarla birlikte taşındı ve şimdi burada, kilerde naylonlar ve kutular arasında duruyordu. Kırgın değil, sadece unutulmuş.
Aldım kemanı, sanki elimde dağılacak. Ağacın sıcaklığı elime geçti, oysa kiler serindi. Parmaklarım hemen klavyeyi buldu; ama bir tuhaflık vardı, sanki başkasının eşyasıydı bu keman, izinsiz ödünç almış gibiydim.
Mutfakta ocağın altı yanıyordu. Kalktım, kileri kapattım, ama kemanın kutusunu yerine koymadım. Koridorda duvara yasladım, gidip ocağı söndürdüm. Salata turşusuz da olurdu, fark ettim ki şimdiden bahane arıyordum.
Akşam, her şey bittikten, masa sadece ekmek kırıntılarına kalınca, kutuyu odaya taşıdım. Eşim televizyonda kanalları karıştırıyor, pek de dikkat etmiyordu. Başını kaldırdı.
Ne buldun orada?
Keman, dedim, kendi sesime şaşırarak, ne kadar sakin çıktığına.
Aa, hâlâ çalışıyor mu? Gülümsedi, ev haliyle, kırıcı değil.
Bilmem. Göreceğim şimdi.
Divana eski bir havlu serip kutuyu açtım, içinden keman, yay, ufak reçine kutusunu çıkardım. Reçine çatlak içindeydi, yayla sürttüm, telleri zor tuttu.
Akort yapmak tam bir sınav gibiydi. Burgu dönmüyor, teller cızırtılı, biri pat diye parmağıma çarptı. Fısıltıyla sövdüm, komşular duymasın diye. Eşim mırıldandı:
Bence ustaya göster sen bunu.
Bakarız, dedim; içimden ise kendime kızıyordum, ayarlamayı bile unutmuşum.
Telefonda uygulama buldum, masaya koydum. Ekranda harfler, ibre zıplıyor. Burguyu çevir, ses alçalıyor, yükseliyor Kolum uyuştu, parmaklarım ilk defa çalışıyormuş gibi yoruldu.
Sonunda teller rüzgarda tel gibi ötmeyi bırakınca, kemanı çeneme kaldırdım. Çenelik buz gibi, boynumda sanki cilt inceldi. Tekrar duruşumu düzeltmeye çalıştım ama belim dinlemedi. Kendi halime gülümsedim.
Konser mi var? dedi eşim, ekranından göz ayırmadan.
Sana özel, dedim. Sıkı dur.
İlk ses çıktığında irkildim; ne nota, ne melodi, sadece bir yakınma gibi. Yay titrekti, elim düzgün tutamadı. Nefes alıp tekrar denedim, biraz daha düzgün oldu ama yine utanç içindeydi.
Bu utanç tuhaf, yeni bir şeydi çocukluk utancı gibi değil. Herkes değil, sadece duvarlar, eşim ve ellerim izliyordu; ellerim, sanki başkasına aitmiş gibi.
Açık telleri çaldım, eskisi gibi, hep içimden sayarak. Sonra re majör gamına geçtim ama sol parmaklar karıştı. Hangisi ikinci, hangisi üçüncü, bilemedim. Parmaklar kalınlaşmış, yastıkları tam bulamıyor. Eskinin acısı yok, sadece bildiğin ama başaramadığın tuhaf bir hissizlik.
Olur, dedi eşim birden. Hemen olmaz tabii.
Başımı salladım, ama olur kim için? Ben mi, o mu, keman mı?
Ertesi gün metro yakınındaki bir atölyeye gittim. Cam kapı, tezgâh, duvarda gitarlar, kemanlar; vernik ve toz kokusu. Usta genç, küpeli bir adam, enstrümanı sanki marangoz aleti gibi elinde çevirip baktı.
Teller kesin değişmeli, dedi. Burguya yağ, eşeği ayarla. Yayı yenilemek gerek, ama pahalı.
Pahalı deyince ister istemez gerildim; aklıma doğal gaz faturası, ilaçlar, toruna doğum günü hediyesi geldi. Neredeyse Bırak gerek yok diyecektim; ama bunun yerine:
Şimdilik sadece tel ve eşek değişse olur mu?
Olur. Çalar.
Kemanı bıraktım, bir fiş aldım, cüzdanıma koydum. Sokakta yürürken, yenilenmesi gereken bir parçamı tamire bırakmış gibiydim; sadece eşya değil, kendim de yenileniyordum sanki.
Evde bilgisayarı açıp yetişkinler için keman dersi diye arattım. Başlığı görünce kendime güldüm. Yetişkinler; sanki yeni bir türmüşiz, ağırdan anlatılması gerekirmiş gibi.
Birkaç ilan çıktı. Biri bir ayda müzik yapın yazıyor, diğeri kişiye özel ders. Sözler huzursuz etti, kapattım. Sonra vazgeçip yine açtım; yan mahalledeki kadın eğitmene mesaj yazdım. Kısa: Merhaba, 52 yaşındayım. Eski becerilerimi tazelemek istiyorum. Mümkün müdür?
Gönderince pişman oldum. Sanki zayıflık itirafı. Silmek isterdim, ama mesaj çoktan gitmişti.
Akşam oğlum geldi. Mutfakta yanaklarımdan öptü, iş nasıl diye sordu. Çay koydum, kurabiye çıkardım. Odaya takılmış kutuya baktı.
Bu keman mı? dedi, gözlerinde şaşkınlık.
Evet. Buldum. Deneyeceğim.
Anne, gerçekten mi? Gülümsedi, küçümsemeden; sanki garip buluyordu. Ama sen uzun zaman oldu çalmayalı.
Uzun zaman, dedim. O yüzden yeniden istiyorum.
Oturup elindeki kurabiyeyi çevirdi.
Niye uğraşıyorsun? Zaten yorulmuyor musun?
İçimde alışık savunma, açıklama, hak ispatı yükseldi; ama açıklamalar hep aciz gelir insana.
Bilmem, dedim içtenlikle. Sadece istiyorum.
Oğlum öyle bir baktı ki sanki ilk defa sadece annesini değil, bir şey isteyen bir kadını görüyor.
Peki, dedi. Ama yorulma çok. Bir de komşular
Güldüm.
Komşular alışır. Gündüz çalarım.
O giderken içim hafiflemişti; izin verdiği için değil, savunma gereği duymadığım için.
İki gün sonra kemanı ustadan teslim aldım. Teller pırıl pırıl, eşek tam yerinde. Usta usulce nasıl takılır, nasıl saklanır anlattı.
Kaloriferin dibine bırakmayın, dedi. Kutuda tutun.
Başımı salladım tam bir öğrenci gibi. Evde sandalyeye koyup uzun uzun izledim, sanki dokununca yine mahvetmekten korkuyordum.
İlk çalışma en basit başlandı: Uzun yayla açık teller. Çocukken eziyet olurdu; şimdi kurtuluş gibi. Melodi yok, değerlendirme yok; sadece ses ve düzgün tutmaya çalışmak.
On dakika geçince omzum ağrıdı. On beşinci dakika boynum uyuştu. Durdum, kemanı kutuya yerleştirdim, fermuarı çektim. İçimde bir öfke: bedene, yaşa, neden her şey daha zor diye.
Mutfakta su aldım, pencereye bakıp oturdum. Parkta gençler akrobat gibi scooter sürüyordu, kahkahalarla. Onlara imreniyorum; yaşlarına değil, cesaretlerine. Düşüyorlar, kalkıyorlar, kimse dengeyi öğrenmek için geç kalındı demiyor.
Odaya dönüp kutuyu tekrar açtım. Zorunluluktan değil, öfkeden kapanmasın diye.
Öğretmenden akşam cevap geldi: Merhaba. Tabii ki mümkün. Gelin, temel duruş ve kolay egzersizden başlarız. Yaş önemsiz, ama sabır gerek. İki kere okudum. Sabır kelimesi gerçekti ve huzur verdi.
İlk derse kutuyu sıkı sıkı tutarak gittim. Metroda insanlar baktı, bazıları gülümsedi. Ben de, izin verir gibi düşündüm; bırak bakılsın.
Eğitmen kırklı yaşlarında kısa saçlı, dikkatli bakışlı bir kadındı. Odada piyano, rafta notalar, sandalyede çocuk kemanı vardı.
Bakalım, dedi, enstrümanı elime almamı istedi.
Elime alır almaz yanlış tuttuğum belli oldu. Omuz kalkıyor, çene sıkıyor, sol elden hantal bir hareket var.
Hiç sorun değil, dedi öğretmen. Yıllardır çalmadınız. Şimdi sadece tutun, korkmayın, keman dostunuz.
Gülümsedim, azıcık utandım; elli iki yaşında keman tutmayı yeni öğrenmek Ama bir yandan da özgürleştiriciydi. Kimse iyi olmamı istemiyor, sadece orada olmamı bekliyordu.
Dersten sonra ellerim titriyordu, fiziksel eğitim gibi. Öğretmen on dakikalık açık tel çalışması ve gam verdi: Az olsun, ama sürekli, dedi.
Evde eşim sordu:
Nasıl geçti?
Zordu, dedim. Ama güzeldi.
Memnun musun?
Düşündüm. Memnun değil; karışık bir huzur, heyecan, utanç ve bir parça aydınlık vardı.
Evet, dedim. Sanki yeniden bir şey yapıyorum; sadece çalışmak, ev işi değil.
Bir hafta sonra çocuklukta öğrendiğim kısa bir ezgiyi denemeye cesaret ettim. Notalarını internetten bulup, işte bastırıp, evrakların içine sakladım; işyerinde sorulmasın diye. Evde kitapla kutudan pültre hazırlayıp notaları yerleştirdim.
Ses hâlâ bozuk, yay bazen yan tele çarpıyor, parmaklar şaşırıyor. Durup baştan başladım. Eşim odaya usulca geldi.
Bence güzel, dedi, ürkekçe.
Dalga geçme, dedim.
Geçmiyorum. Tanıdık geliyor.
Gülümsedim. Tanıdık demek neredeyse iltifattı bana.
Hafta sonu altı yaşındaki torunum geldi. Hemen kutuyu gördü.
Babaanne, bu ne?
Keman.
Çalabiliyor musun?
Eskiden demek istedim. Ama onun için sadece şimdi vardı.
Öğreniyorum, dedim.
Torun divanda dizlerini birleştirip oturdu; minik bir seyirci gibi.
Çal hadi!
İçim daraldı; çocuğun önünde çalmak daha zor. Çocuk samimi dinler.
Tamam, deyip kemanı aldım.
Bütün hafta uğraştığım ezgiyi çaldım. Üçüncü ölçüde yay kaydı, ses cırdı. Torunum yüzünü ekşitmedi, sadece başını eğdi.
Niye cırlıyor öyle?
Babaanne yayı yamuk çekiyor, dedim, kendime gülerek.
Torunum da güldü.
Bir daha çal!
Ve bir kez daha çaldım. Daha iyi olmadı ama utancımdan durmadım. Sonuna kadar devam ettim.
Akşam herkes kendi köşesine çekildi. Ben odada yalnız kaldım. Masada notların çıktısı, yanında zorlukları işaretlediğim kurşun kalem. Keman kutuda, ama kilerde değil; köşe duvarında, artık günümün bir parçası olarak.
Telefonumda on dakika alarm kurdum; kendimi zorlamak için değil, tükenmemek için. Kutuyu açtım, kemanı aldım, reçineyi kontrol ettim, yayı gerdim. Kemanı çeneme kaldırıp derin nefes aldım.
Ses sabahki gibi bozuk değildi, ama yine arada kaydı. Sinirlenmedim. Elimi düzelttim, uzun yayla teli çekerek sesin devamını dinledim.
Alarm çaldığında hemen bırakmadım. Yay sonuna kadar sürdüm, sonra dikkatlice kemanı kutuya koydum, fermuarı çektim. Kutuyu tekrar duvara bıraktım, kilere değil.
Biliyordum ki yarın yine aynı olacak: biraz utanç, biraz yorgunluk, ve birkaç saf an; kutuyu açmaya değer dakikalar. Ve yeniden başlamak için bu kadarı bile yeterlidir.




