-Siz söyleyin kızlar, bir kere evlendin mi, ömrünün sonuna kadar yanında olacağın adamı bulacaksın. Yoksa öyle bir öyle bir dünyada, ruh eşim nerede? diye oradan oraya savrulursan, sonuçta kalaksın ortada ucu yenmiş elma gibi.
Evli adama yanaşmak da yasak; hiç heves etmeyin. Biraz takılır, sonra bakarız diyene de inanmam, Allah korusun ikiniz de uçuruma yuvarlanırsınız. Ayrıca, o tatlı/sinsi mutluluk sizi en baştan pas geçer zaten.
…Benim annemle babam yarım asırdır beraber. Onlar bana gerçek aşkın canlı örneği. Şansımı bulursam canımdan çok sakınırım diye düşünürdüm, yirmi yaşında, çayımı yudumlayıp kızlarla dertleşirken. O akıllıca sözler var ya, hepsini bana anneannem fısıldadı. Ve sözüne de yürekten inanırdım.
Kızlar hep bir ağızdan dalga geçerdi:
Ay şaka yapma Elif! Bir gör bakalım evli adama aşık olacaksın da kendi isteğinle vazgeçebilecek misin
Yalnız, kimseye demedim, annem nikah kıyılmadan benim ablamı doğurmuş. Kim olduğu belirsiz. Bizim köyde bunun lafı yıllarca dilden dile dolaştı, adımız çıktı. Sonra beş yıl geçmiş, anam babam resmi nikah kıymış, ben dünyaya gelmişim. Babam, anneme körkütük aşıkmış, ellerini bırakmamış. Ama köyden göçmek şart oldu bu dedikodular yüzünden. Daha o zamandan kafama kazıdım; asla evlilik dışı çocuk yok, evli adam hiç yok.
Meğer kader başka bir oyun hazırlamış bana
Ablam Zeyneple zaten aramızda öteden beri bir uyumsuzluk var. O hep anne babamın beni daha çok sevdiğine inanır, kıskançlıktan çatlar. Sanki hayat boyu gizli bir yarış içindeyiz: Kim daha çok sevgi alacak anne babadan? Bunu siz gülün, ama bizim için ciddi mesele.
…Barışla bir kafede tanıştık. Barış asker, ben hemşire. Akşamın dansı başladı mı, göz göze geldik, çakıştı yıldızlarımız! Bir ay sonra nikah masasına oturduk. Mutlu muyduk? Ohoo! Ben Barışın ardından sülün gibi koşuyorum adeta.
Barış askeri okuldan mezun olunca birlikte atandık. Yeni garnizon, memleketten uzakta. Bir süre idare ettik ama çatışmalar, kırgınlıklar sıradanlaştı. Dertleşecek kimse yok, annem gurbette, olan yine bana oldu.
Kızımız Meryem doğdu. 90lar… Her şey allak bullak. Barış işi bırakınca birden içkiye dadandı. Başta o eski klasik düzelir ya umudu içindeydim, avundum, avutuldum.
Barış ise tek kulak misali bana cevap verir;
-Elif, ne dediğini biliyorum ama duramıyorum. İçince sanki pembe gözlük takmışım her şey toz pembe
Sonra Barış zirve yaptı; günlerce, haftalarca evden kayboldu. Bir ay ortada yok, döndü, masaya bir çanta para attı. Yığınla Türk lirası!
-Bu ne? dedim, işkillendim.
-Sana ne Elif? Harca ne isterse, daha getiririm, dedi.
O çantayı ben demlenip durmasın diye depoya attım. Hiç elimi sürmedim. Barış tekrar kayboldu. Altı ay sonra ortaya çıktı. İri kemikli, gözleri karanlık, bitap.
-Elif, takılar var ya… Hani evlenirken taktıklar, onları çıkar. Ciddi adamlara borcum var.
-Tövbe, asla! Onlar ailemden hatıra, canımı veririm, onları vermem!
Neyin peşindesin Barış? Aklın nerde? Aileni hatırla! Bağıracak kıvama geldim.
-Çok bulaşık işlere girdim Yardım etmez misin, hatun? deyip bana doğru geldi.
Korkudan mutfağa koşup paraları getirdim;
-Al bu haram zıkkımını. Biz Meryemle onsuz da yaşarız!
Aldı, açıp baktı;
-Buradan mı aldın?
Bir kuruşuna dokunmadım.
-Yetmez ama, dedi. Tamam, başka yol bulacağım.
O gece bir de aşklı-meşkli dublör Barış oldu bana, nasıl sarılıyorsa
Ben yine aşığım, affediyorum, bağışlıyorum. Sabah sırtıma bakmaya fırsat bırakmadan çıkıyor.
-Uzun mu gideceksin Barış?
-Bilmem Elif… Bekle, dedi, öptü gitti kapıdan.
Ben de… yıl oldu, iki yıl oldu… Hastanede doktor bir Selim var, hafiften bana göz koydu. Evli. Benim için tehlike çanları… Bir yandan ben hâlâ evliyim, diğer yandan adam ortada yok: Barışın benden ne haberi var, ne selamı, ne de bir iyi misin cümlesi…
Yeni yıl yaklaşırken ortalık portakal ve soba kokusu, herkes sevinçli. Kapı çalındı, Barış gelmiş! Ona koşup sarıldım;
-Oh be, Barış! Nerede kaldın?
-Bir dur, Elif… Sana bir şey diyeceğim. Acilen boşanalım. Oğlum oldu. Çocuğum babasız büyümesin istemiyorum.
Dünya başıma yıkıldı. İçimdeki eski aşkın külleri hafifçe tütüyor, ama yolun sonu belliymiş. Bir damla gözyaşı dökmeden;
Tamam Barış. Dökülen su toplanmazmış. Ben seni tutmam. Bayramdan sonra gider anlaşmalı boşanırız. Dünya, ters döne döne bir hal oldu zaten.
Meryemi görmek ister misin? Annesinde şu an. Çağırırım, beklersen. Meryem de yetim kalacak artık, diyesim geldi, ince bir sitemle.
Zamanım yok, bir dahaki sefere, deyip çıktı gitti.
O bir dahaki hiç olmadı. Taner bir daha kızını bile aramadı.
İşte, Selim de bunu sezdi; yalnızlığıma kondu. Evli mi? Umurumda değil artık, yasakları çiğnedim. Selimin ilgisi, şefkati karşısında teslim oldum, kapıldım gittim. Üç yıl sürdü. Sonra bana evlenme teklif etti. Yutkunmaktan konuşamadım bile;
Olmaz Selim, senin eşinin, çocuğunun gözyaşı üstüne bizden mutluluk olmaz. Seninle yolumuz başka, dedim.
Kendimi zorladım, kestim attım her şeyi. Ayrıldım, yeni hastaneye geçtim. Kaçar gidermiş gibi; gözden uzak, gönülden ırak.
Sonra, hayatımın adamı Gürkan çıktı karşıma. Oğlu vardı. Eski eşi başkasıyla yeni bir yuva kurmuş, Gürkana da oğlanı emanet etmiş.
Gürkanla hastanede tanıştık, tedavi için gelmişti. Kısa sürede tatlı diliyle beni kandırdı. Şakalar, kahkahalar derken, gönlüme tahta kurdu.
Onun oğlu Efe yedi, benim kız Meryem sekiz yaşında. Gürkanla bir araya geldik, şans yüzümüze güldü. Hep birlikte güç olduk, sırt sırta verdik. Aman bir de sırrımız olmasın! der, her işimizi paylaşırız. İyi ki Gürkanla evlenmişim, gözüm gibi bakarım ona. Gürkan benim güneşim.
Otuz yıldır evliyiz
Geçen gün Barış, annemi aramış:
-Elif gibisi yoktu benim hayatımda…Bir gün, pencerenin önünde çayımı yudumlarken aklıma anneannemin sesi geldi: Elmanın ucu yenmiş diye kalanından vazgeçme; ince ince soyarsan, çekirdeğinde yine hayat var. Gözüm Meryeme, Efeye, Gürkana kaydı. Efe bana anne derken, Gürkan mutfakta gülüşüyordu. İçimden derin bir şükür yükseldi. Bunca kırık dal, kopuk kök arasında yine de bir aile yetiştirmiştik.
O anda bir şey anladım: Ruh eşi diye bir şey yok, yarın ne olacağını kimse bilmiyor. Dağılan sevdayla insanın kalbi ölmez, doğru toprağa düştüğünde yeniden çiçek açıyor. Gürkanla birbirimizin yarım kalan yanlarını tamamladık; çocuklarımızın gözünde umut olduktan sonra, geçmişin gölgeleri önemini kaybediyor.
Ve belki de en çok, annemi ve ablamı arayıp şöyle dedim: Biz azı çoğa saydık, yarımı bütüne çevirdik. Sevgi varsa yuvada kayıp bir şey yoktur. Annem uzun uzun sustu, sonra tebessümle, Gelin, hep beraber akşam yemeğinde buluşalım; senin hikâyen bizim de bayramımız, dedi.
İşte hayat, hiçbir zaman rastgele atılmış adımların toplamı değildi; bazen kırık dallar en güzel meyveyi veriyordu. O gece soframızda üç kuşak bir araya geldi kadehlerde umut, tabaklarda geçmişin izleri, gözümüzde ise kocaman bir gülümseme vardı.
O an anladım ki: Kimin nereden düştüğünün, kaç kere yenildiğinin önemi yok. Sonunda sevgiyle büyüyen bir sofra kurabildiysek, hayat bize bütün ödüllerini vermiş demektir.




