Eşinin Doğum Günündeki Rezilliğinden Sonra Kocasıyla Konuşmayı Bıraktım ve O Hayatında İlk Kez Gerçekten Korktu

Kocamın doğum günümde yaptığı hareketten sonra onunla konuşmayı tamamen kestim ve ilk kez gerçek anlamda korktu

Hadi bakalım, Yasemin için kadeh kaldıralım! Kırk beş yaş… Ee, kadın kırkından sonra bambaşka açar derler, ama bizimki sanırım artık komposto olmuş; olsun, sindirime iyi gelir yine de! Murat’ın sesi küçük restoranın salonunda yankılandı, arka plandaki müziği bile bastırıyordu.

Uzun masada oturan davetliler bir anlığına dondu. Birileri sinirinden gülümsedi, aradaki gerginliği yumuşatmaya çalıştı, birkaç kişi ise gözlerini salatalarındaki zeytine dikmiş, yoğun bir şekilde üzerinde düşünüyor gibi yaptı. Masanın baş köşesinde, iki haftadır büyük bir hevesle seçtiği koyu lacivert elbisesiyle oturan Yaseminin yüzü bir anda bembeyaz oldu. Akşam başından beri takındığı o hafif tebessüm, yerini eziyetli bir sırıtışa bıraktı.

Murat, kendi esprisinden oldukça memnun, bir duble rakıyı bir dikişte devirip Yaseminin yanına oturdu ve onu nemli, ağır eliyle omzundan sardı.

Noldu niye suratsızsınız? Benim Yasemin espriden anlar, dimi karıcığım? Sırtına bir hamamdan çıkmış koca gibi pat pat vurdu. Tuttuğunu koparır, para da tutar! Şu elbiseye bak, kaç yıllık, üç? Hâlâ yeni gibi!

Bu doğru değildi. Elbise yepyeniydi, Yaseminin çevirmenlikten harçlık harçlık biriktirip aldığıydı. Ama şimdi, eş-dost, akraba önünde lafı uzatmanın hiçbir anlamı yoktu. Elini Muratın omzundan yavaşça çekip bir yudum su içti. İçinde, güneş sinirlerinin tam ortasında ağır, buzlu bir düğüm kenetlendi. Önceden olsa Sen yeni kal da ben eskiyeyim, yeter peynir küflenmesin! diye karşılık verirdi. Bu akşam ise içinde tüm sigortalar atıvermişti.

Gece kendi kendine akıp giderken, Murat içtikçe daha da gevşiyordu. Yaseminin genç iş arkadaşlarını dansa kaldırmaya çalıştı, yüksek sesle kadınlar yüzünden bu ülkenin hali bu halde! gibi laflar etti. Yasemin, hediyeleri alıyor, gelenlere teşekkür ediyor, yemeklerin yetişmesini, her şeyin eksiksiz olmasını sağlıyordu; ama bunu sadece alışkanlıkla, bir robot gibi yapıyordu. Kafasının içinde mutlak, sağır bir sessizlik hakimdi. Muratın sarhoş naraları o boşlukta kaybolup gidiyordu.

Eve döndüklerinde, Murat daha ayakkabısını doğru düzgün çıkarmadan yatak odasına yöneldi.

Oh, fena gecemedi, dedi gömleğinin düğmelerini çözerken. Bir tek şu Kenan, senin patron, bana çok tuhaf baktı. Kıskanıyor tabi, senin gibi sabırlı karısı yok. Su getirsene Yasemin, kafam kazan gibi.

Yasemin antrede, aynada kendine baktı. Gözleri yorgun, rimeli akmış. Hiçbir şey söylemeden ayakkabısını çıkardı, rafına yerleştirdi. Mutfaktan da Murata su falan götürmedi. Kendine bir bardak su doldurdu, geceye karışan kalabalığın ardından gelen şehrin karanlığına bakarak yavaşça içti. Sonra, salonda sandalyeden yastık-örtü aldı, kanepenin üstüne serdi.

Yasemin, nerdesin? Su getirsene! Yatak odasından seslendi.

Yasemin koridorun ışığını söndürdü, kanepeye uzandı, üstünü tamamen örttü. Gece oldu, uykusu gelmedi. İçi intikam hayaliyle ya da kavga planlamakla meşgul değildi. Sadece sapsarı, tertemiz bir netlik vardı: Bu sondu. Sınır dolmuştu. Hesap sıfırlanmıştı.

Sabah evde o alışık olduğu kahve makinesi sesiyle uyanmadı. Normalde Yasemin Murattan yarım saat önce kalkar, kahvaltı hazırlar, gömleğini ütüler, iş için yemek kabını hazırlar. O sabah Muratı sadece saat sesi ve tuhaf bir sessizlik uyandırdı. Evde yumurta kokusu, kahve kokusu yoktu; sanki bir eksiklik vardı.

Murat mutfağa gidip, göbeğini kaşıyarak bakındı. Yasemin masada, üstü başı giyinik, tabletine dalmış bir haldeydı. Önünde boş bir çay fincanı vardı.

Kahvaltı yok mu? dedi Murat esneyerek, buzdolabına bakarak. Ben peynirli börek hayal etmiştim, dolapta peynir vardı.

Yasemin gözünü bile kaldırmadı. Tabletten bir sayfa çevirdi, soğumuş çayından bir yudum daha aldı, okumasına devam etti.

Yasemin! Sana sesleniyorum! Murat salamı elinde sallayarak döndü. Kulağın ağır mı işitiyor, ne oldu?

Yasemin ayağa kalktı, çantasını eline aldı, anahtarlarını kontrol etti, kapıya yöneldi.

Ee, nereye gidiyorsun? Gömleğim, lacivert olan ütüsüz!

Giriş kapısı çarpıldı. Murat, mutfağın ortasında donmuş kaldı, elinde salamla, baksırıyla, olup bitene anlam veremeyen bir halde.

Aman, sen de… diye homurdandı, salamdan dişledi. Herhalde sinirli bugün. Kadın milleti drama sever.

Akşam işten evde döndüğünde, ev karanlıktı. Yaseminden eser yoktu. Halbuki her zaman o daha erken gelirdi. Aradı, ulaşamadı. Dün kalan makarnayı ısıttı, bir dizi izleyip uyumaya gitti; Yasemin eve gelirse ağız tadıyla bir fırça çekeceğine emindi.

Yasemin, Murat uyurken geldi. Eve nasıl girdiğini, salondaki kanepeye nasıl yattığını Murat duymadı. Ertesi gün yine aynıydı: Ne kahvaltı, ne günaydın, ne de hazırlanmış yemek kutusu vardı. Sadece sessizce hazırlanıp çıktı.

Üçüncü gün Muratın sabrı taşmaya başladı:

Bak yeter bu suskunluk oyunları! Yasemine antrede ayakkabı giyerken sesini yükseltti. Ben bir espri yaptım, her insan hata yapar! İçtik, eğlendik. Sen kraliçe misin? Özür dilerim, tamam mı? Kapattık. Benim siyah çoraplarım nerede? Tek bir çift yok çekmecede!

Yasemin ona baktı. İfadesi öyle sakindi ki, kocasına değil, duvardaki rutubete bakıyormuş gibi. Rahatsız ama ölümcül değil. Arkasını döndü, şemsiyesini aldı ve çıktı.

Hafta sonuna doğru evdeki düzen değişti. Eskiden Muratın çamaşırları bir şekilde yıkanıp, ütülenip, yerleştirilirken, şimdi kirli sepetinde dağ gibi birikiyordu. Buzdolabında, temel malzemeler dışında hazır hiçbir şey yoktu. Ne köfte, ne sıcak yemek, ne de onun favorisi taze pilav. Kendi tabak ve çatalları dışında Muratın bıraktığı bulaşıklar günlerce öylece kaldı.

Murat başta inat etti. Yıkanmazsa, pislikten dayanamaz yıkar, diye düşündü. Ama Yasemin sadece kendi tabağını, çatalını yıkadı; sonra yine aynı şekilde kaldırdı. Muratın bulaşığı ise birikti de birikti.

Cumartesi günü, taktik değiştirdi. Kocaman bir çikolatalı pasta ve bir demet krizantem aldı.

Yasemin, bak yeter küslük! dedi mutfakta, onun bilgisayarı başında olduğu masaya pastayı bırakırken. Gel çay koyayım sana.

Yasemin bilgisayardan başını kaldırdı. Bakışlarındaki boşluk, her şeyi anlatıyordu. Sakin bir şekilde bilgisayarını kapattı, kalktı ve mutfaktan çıktı. Az sonra banyodan akan suyun sesi geldi.

Murat öfkeyle çiçekleri çöpe attı.

Ne hali varsa görsün! Onsuz kalır mıyım sanıyor? Kadın manipülasyonu işte! Ben yalnız yaşamış adamım, o çocukken ben tek başıma hayatta kalıyordum!

Pizzasını söyledi, bira açtı, televizyonu sonuna kadar açıp yüksek sesle maç izledi. Yasemin ise pijamasını giydi, kulaklıklarını taktı ve kafasını duvara dönüp koltukta uzandı. O adeta Muratı görmüyordu.

Bir ay böyle geçti. Murat, öfke, kavga çıkarma, hediyeyle gönül alma, karşı sessiz kalma gibi her yolu denedi. Ama onu görmeyen insana tepki vermek son derece zor bir şeymiş; sanki duvara tenis topu atar gibi top hep sana dönüyor, ama duvar hiç umursamıyor.

Günlük hayatı darmadağın oldu. Gömlekleri kendisi ütülüyordu, fakat hiçbiri düzgün olmuyordu. Eve gelen yemek faturaları cüzdanını ve mideni zorluyordu. Ev yavaş yavaş toz içinde kaldı. Yasemin yalnızca yaşadığı alanı temizliyor, Murat ise temizlik işine elini sürmüyordu.

En fena olay salı akşamı başına geldi. Murat, patronundan azar işitmiş, eve erken dönmüş, sinirliyken bağırmak, dert yanmak istemişti; ama boşluğa bağırmak saçmaydı. Hemen internet bankacılığına girip arabasının kredisini ödeyecekti en büyük gururu, iki yıl önce aldığı sıfıra yakın bir crossover.

Ekranda şu uyarı çıktı: Bakiyeniz yetersiz.

Gözlerini kırptı. Nasıl yetersiz olurdu? Dün maaş yatmıştı. Geçmiş hareketleri kontrol etti, kanı dondu. Her ay kendi payını ortak hesaba atar, oradan kredi, faturalar, alışveriş, market alışverişi gibi tüm masraflara harcanırdı. Yasemin gerekiyorsa kendi kartından tamamlar; krediye, alışverişe, temizlik malzemesine destek olurdu.

Ortak hesaba attığı kadar para vardı, kuruş fazla değil. Üstelik kredi ödemesini karşılamaya o para yetmiyordu çünkü bu ay tamponu tamir ettirmiş ve arkadaşlarıyla dışarıda bonkörce harcamıştı. Nasıl olsa Yasemin aradaki açığı kapatır, diye düşünmüştü.

Salona daldı. Yasemin kitap okuyordu.

Ne oluyor bu? Diye bağırdı, cep telefonunu yüzüne uzatarak. Kredimin parası eksik!

Yasemin kitabı yavaşça indirdi.

Nerede senin paran, Yasemin? Niye ortak hesaba yatırmadın?

Yanıt yok.

Konuşsana! Ne yani, ben soru soruyorum! Banka ceza kesecek, gecikme olacak!

Yasemin iç geçirdi, kitabı bırakıp sehpada duran dosyadan bir kağıt çıkardı. Hiçbir şey söylemeden Murata uzattı.

Boşanma davası dilekçesiydi.

Murat kağıdı aldı, göz attı. Harfler dans ediyordu. …artık birlikte yaşanmıyor…, …evlilik ilişkisi sona ermiştir….

Sen… ciddi misin yani? Sesi titredi, çatallaştı. Bir espri yüzünden mi? Bir kadeh yüzünden mi? Yasemin, kafayı mı yedin? Yirmi yılı silip atacaksın!

Yasemin not defterine bir şeyler yazdı, döndürüp gösterdi:

*Sadece espri değil. Beni uzun süredir insan yerine koymuyorsun. Bu ev benim, anneannemden kaldı. Araba evlilikte alındı ama kredi sende. Mal paylaşımı için dava açıyorum. Arabayı sende bırakırım, ama ödediğimiz kısmın yarısını bana ödeyeceksin. Boşanma davası süresince annemin Çekmeköy’deki yazlığına gideceğim. Bir hafta içinde kendine yer bul.*

Murat okudu ve altında zemin kaydı. Evet, bu eski apartmandaki üç oda, düğünden önce Yasemine anneannesinden miras kalmıştı. Bunu unutmuş, evi kendi malı sanmaya başlamıştı. Oturma hakkı vardı ama tapu Yaseminin üstündeydi.

Hangi yazlık, hangi ev? sandalyeye otururken kekeler gibi fısıldadı. Nerede yatacağım peki? Maaşım belli, krediler, ilk evlilikten Veliye yıllık nafaka ödemelerim var… Evi kiralamam zor!

Yaseminin gözünde ne zafer ne de acıma; sadece ciddi bir yorgunluk vardı. Yeniden not defterine yazdı:

*Büyük adam gibi davranmayı öğrenirsin. Hani doğum günümde bana eski püskü dedin ya; niye yanında yaşlı kadın tutuyorsun ki? Git genç ve pırıl pırıl birini bul kendine. Ben artık huzur istiyorum.*

Ya ben şaka yaptım! Murat sızlandı. Herkes böyle espri yapar, ne olur affet! Dilersen diz çökeyim…

Gerçekten de yerde dizlerinin üstüne çöküp elini tutmaya çalıştı. Yasemin soğukkanlı şekilde elini çekti, yatak odasına geçti, bavulu çıkardı.

İşte o an gerçek korkusu başladı. Sadece eşini değil, hayat düzeninin büsbütün çöküşünü idrak etti. Kim yemek yapacak? Doktor randevusunu kim hatırlatacak? Şikayetlerini, derdini kim dinleyecek? Finansal açıklarını kim kapatacak?

Hiç kimsesi kalmadığını anladı. Arkadaşlarıyla sadece rakı masası paylaşabiliyordu, ama hiçbiri evini ona açmazdı. Annesi, Ümraniyede kedilerle dolu daracık bir odada, zor bir karakter.

Yatak odasına koştu. Yasemin eşyalarını, kıyafetlerini, çamaşırlarını, her şeyi düzenli şekilde yerleştiriyordu.

Yapma bak, yalvarırım, bir konuşalım, psikoloğa gidelim, şu modaya ben de uyarım, ben değişeceğim, içmeyi de bırakırım, istersen kodlamaya da giderim, ister misin?

Cevap yok. Bavulun kilitleri çıtladı. Tabancadan çıkmış kurşun gibi soğuktu ses.

Gece gece nereye Yasemin? Yolunu kesip yalvardı. En azından sabaha kalsan, konuşsak. Biz aynı aileyiz!

Yasemin ilk defa ona bakıp göz göze geldi. Bir ay sonra gözlerinde canlılık vardı; ama bu ancak bir güvercini kurtaramayacağını bilen birinin hissettiği acımaya benziyordu.

Telefonundan bir şeyler yazdı, ekrana gösterdi:

*Aile olmak, birbirini toplum önünde küçük düşürmek değildir. Kimsenin üzerine basıp geçmezsin, hele seni sevenin. On yıldır saygısızlıklarına katlandım, bunu huy sandım. Sonra anladım ki huy değil, sorumsuzluk. Beni hiç bırakmaz, mecburum sandın. Yanıldın. Çekil önümden.*

Omzuyla iterek geçti, valizi girişe sürdü.

Arabayı vermeyeceğim! diye ardından bağırdı, içten içe bir şeyleri koruma hissiyle. Paranın yarısını da vermem!

Yasemin kapıda durdu, yağmurluğunu giydi. Ve bir aydır ilk defa ona bakarak, kısık sesiyle, içini tir tir titreten bir sesle konuştu:

Vereceksin Murat. Hem mahkeme hem de avukat masraflarını. Benim avukatım iyi ve pahalı biri, senin yeni olta için ayırmak istediğin primle anlaştım. Anahtarları çıkarken posta kutusuna at, pazar son gün.

Kapı kapandı. Kilit tık sesini çıkardı.

Murat karanlık koridorda öylece kaldı. Evdeki sessizlik bir anda boğucu değil, kulakları sağır edecek kadar ağırlaştı. Uzaktan buzdolabının vırr vırr sesi, onarılamayan musluğun damlaması geliyordu.

Mutfakta Yaseminin genelde oturduğu sandalyeye çöktü. Orada boşanma dilekçesi kalmıştı; sağ altta mühür, imza, tarih. Her şey gerçeğin ta kendisiydi.

Cep telefonu öttü bankadan bildirim geldi: Yarın kredi taksitiniz çekilecektir. Miktar…

Murat, elleriyle yüzünü kapladı. Hayatında ilk defa, elli yaşında, gerçekten ağladı. Ne büyük aşkı yitirdiği için, ne de Yasemin için; kendine acıdığı ve her şeyi sadece ağzından çıkan iki laf yüzünden mahvettiğini kavradığı için.

Sonraki üç gün sis içinde geçti. Aradı, Yasemin aramaları engellemişti. Kayınvalidesini aradı; Gülseren Hanım, her zamanki kadar soğukkanlı şekilde Kendi hatandır, Yaseminin yakasına yapışma, tansiyonu çıktı zaten, deyip kapadı.

Perşembe günü eşya toplamaya başladı. O kadar az eşyası olduğunu görünce şaşırdı. Gömlekler, olta takımı, takım çantası, dizüstü bilgisayar… Evi güzel gösteren her ayrıntı perdeler, vazolar, tablolar, yumuşak battaniyeler, fincanlar hepsi Yaseminin seçimiydi. Onun yokluğunda apartman, kocaman beton bir kutuya dönüşüvermişti.

Çorap toplarken, eski bir aile albümüne rastladı. Açtı. On yıl önce Bodrumda çekilmiş bir fotoğraf: Yasemin, ona sarılarak gülüyor, Murat da mutlu ve gururlu. Ona o bakışları en son ne zaman atmıştı? Onu bir kadın değil, bir yap, getir, sus fonksiyonu olarak görmeye başladığını ne zaman fark etti?

Salakmışım dedi yüksek sesle bomboş evde. Ne salakmışım…

Pazar günü son çantasını da aldı. Anahtarları zarfa koyup posta kutusuna attı. Çıkarken pencerelere baktı; artık onun pencereleri değildi, karanlıktı.

Arabasına bindi, marşı çevirdi. Depoda az benzin, kartında neredeyse sıfır para. Gidecek yeri yoktu, annesinin evinden başka. Gözünde canlandırdı: Daracık mutfak, annesi Ben demiştim, o kadın sana göre değildi diye daha kapıdan azar kesecek…

Murat sinirle direksiyonun üzerine yumruk indirdi. Acı onu biraz ayılttı. Telefonunu çıkardı, rehberi taradı. Arayıp derdini anlatabileceği, onu yargılamadan dinleyecek tek bir dostu bile yoktu.

Vitesi taktı, yavaşça evin önünden ayrıldı. Onu uzun, yalnız bir hayat bekliyordu; kendine çorba pişirmeyi, gömleğini ütülemeyi ve belki de lafına dikkat etmeyi öğrenecekti. Ama en zoru bu değildi. Asıl zor olan, şimdi elleriyle, uğruna yıllarını harcadığı tek gerçek yuvasını kaybettiğinin farkına varmaktı.

Yasemin ise o sırada annesinin Şiledeki yazlığının verandasında, kalın battaniyesine sarılmış halde, nane çayını yudumluyordu. İçi boştu ama huzurluydu. Telefonun fişini çekmişti. Önünde süreç, mahkeme ve paylaşım vardı; ama biliyordu ki, asıl zor olan, yanında biri varken bu kadar yalnız hissetmeyi yıllarca sürdürmekti. Bahçede bir bülbül ötüyordu; hava ise ıhlamur ve özgürlük kokuyordu. Yıllar sonra, bu kokuyu ilk defa eşinin alkolü örtmüyordu. Derin bir nefes aldı ve uzun zamandan beri ilk defa, gerçekten içten gülümsedi.

Rate article
Lifequest
Eşinin Doğum Günündeki Rezilliğinden Sonra Kocasıyla Konuşmayı Bıraktım ve O Hayatında İlk Kez Gerçekten Korktu