Anne, sen ne yapıyorsun Allah aşkına? Hangi kaplıca, hangi Afyon? Bizim Bodruma uçak biletlerimiz yanacak, bir haftamız kaldı! Anlıyor musun, bize resmen zarar ettiriyorsun!
Kızım Melikenin sesi iyice tizleşti. Annemin küçük mutfağında, duvardan duvara gidip geliyor, sinirinden tezgaha çarptığında farkına bile varmıyordu. Ben, Ayşe Hanım, köşe taburede ellerimi kenetlemiş oturuyordum; parmaklarım bembeyaz olmuş. Karşımdaki o öfkeli, bakımlı kadını görünce, zamanında saçlarını örüp sevgiyle büyüttüğüm küçük Melikemi bulamıyordum.
Melike, bağırma lütfen, tansiyonum çıkıyor, dedim usulca. Size daha Şubatta söylemiştim; bu yaz sağlığımla ilgileneceğim. Dizlerim ağrıyor, merdiveni yan yan iniyorum. Doktor mecburiyetle kaplıca önerdi. Tatil paramı emeklilikten azar azar biriktirdim, kimseye yük olmadım. Neden her şeyi iptal etmek zorundayım?
Çünkü biz aileyiz! Melike elleri belinde karşımda dikiliyordu. Çünkü anneanneler torunlara bakmaları için varlar! Sen ne yapıyorsun? Biz yıldır izin yapmadık, Nihalle de tatile gidecektik. Çocukları yanımıza almak çok pahalıya geliyor, hem şöyle adam gibi dinlenmek istiyoruz, peşlerinde koşturmak istemiyoruz. Sen bu yaz çocukları Çanakkaledeki yazlığa almalısın, konu kapanmıştır.
İçimi çeken derin bir nefes verdim. Bu konu kapanmıştır lafını on yıldır sürekli duyardım: Anne, Emire sen bakıyorsun, işe başlıyorum, kredimiz var. Sonra: Ayşe, bir de Mert doğdu, artık ikisine birden bakarsın. Bakardım tabii. Kendimden hep feragat ettim, ilk çağrıda hep oradaydım. Ama çocuklar büyüdü. Emir on iki, Mert dokuz yaşında. İki afacan, bir haftada o eski yazlığı harabeye çevirir. Onların peşinden koşmak, yemek pişirmek, çamaşır yıkamak derken bana bir damla güç kalmaz oldu.
Kızım, gerçekten gücüm yok, dedim göz göze. Onlar hareketli çocuklar, bisiklete binmek ister, denize gitmek isterler, ben yetişemiyorum. Başlarına bir şey gelirse hayat boyu kendimi affedemem. Üstelik tatilim, biletim hazır; 3 Haziranda Afyona gidiyorum.
Melike susup, bana kısık ve soğuk gözlerle baktı. Tansiyonum fırlayacak diye ödüm koptu. Mutfağı sadece eski buzdolabının homurtusu dolduruyordu.
Yani kendi sağlığın torunlarından daha mı önemli? Alaycı şekilde yavaşça konuştu, Kendi rahatını bizim mutluluğumuzdan üstte mi tutuyorsun?
Hayır Melike, sadece biraz kendimi düşünmeye başladım, 65 yıl sonra ilk defa. Bunda utanacak ne var?
Peki, kasvetle gülümsedi, karşıma sandalyeye bacağını atarak oturdu. Hadi büyük insanlar gibi konuşalım. Sen üç odalı evde tek başına yaşıyorsun. Biz ise Nihalle iki çocuk, kenar mahallede kalıyoruz, kredi ödemediğimiz gün yok. Sen burada kraliçe gibi yaşayıp, bir de şunu yapmam, bunu istemem diyorsun.
Bu ev bana annemden kaldı, ömrümü çalışarak, alın teriyle kazandım, hatırlattım. Kredi başlarken yardım ettim size, babanın yazlığını satıp peşinat yapmıştım.
O para devede kulak! Dikkatle dinle şimdi anne, dedi Melike. Eğer tatiline gidersen, bizi bu halde bırakıp kendini düşünürsen ben de gerekeni yaparım. Şimdi sen yaşlı, güçsüz bir kadın olduğuna göre kendine bakamıyorsun demektir. Yalnız kalmak senin için tehlikli artık; gazı açık bırakabilirsin, su taşabilir…
Neyden bahsediyorsun sen? diyecektim, yüreğim ağzıma geldi.
Gayet açık konuşuyorum: Artık yaşlılar için harika huzurevleri var. Orada bakılıyor, yemeğiniz hazır, doktor var, hiçbir derdin olmaz. Sorumluluk da yok, torunlar da yok. Evi kiralarız ya da satarız, kredi biter. Sonuçta ev bize kalacak nasılsa. Niye bekleyelim ki?
Gözüm karardı, nefessiz kaldım adeta. Yavrumu doksanlarda sefaletle, yoksullukla büyüttüm, şimdi kendi evladım bana huzureviyle tehdit ediyordu.
Beni huzurevine mi göndermek istiyorsun? Hem de kızın hayattayken?
Adı huzurevi anneciğim, Melike buz gibi sesle. Artık yaşlı ve bakamaz etiketin olursa sosyal kurumlar ve doktorlar hemen gerekeni yapar. Benim tanıdık bir doktordan rapor bile alırım, deriz ki unutkanlık başladı, kendine tehlikeli olabiliyor. Yaş da uygun zaten.
Çık! dedim boğuk sesle.
Ne?
Defol git! Çocuklarını da getirme bir daha! Aklım başımda, evimin de tapusu bende!
Melike alaycı bakışlarla mutfağı süzdü.
Yüksek sesle bağır bakalım, tansiyonun fırlar, ben de ambulans çağırırım, iyice kafanı yitirdin diye rapor düzenletirim. Bir gün süren var anne, ya çocukları alırsın, bu konuyu kapatırız; ya da vesayet işlemini başlatırım. Beni tanıyorsun, dediğimi yaptırırım, inatçılığım sana çekmiş.
Kapının gidişiyle tek başıma kaldım. Ayaklarım titredi, yere yığıldım, su bile kendime dökemiyordum. Ağladım: Bu nasıl başıma geldi, kızım ne zaman bu kadar acımasız oldu?
Gece boyunca karanlıkta oturdum; kafamda dönen sorularla uyuyamadım. Sabah ezanına doğru öfke geldi, soğuk ve berrak. Hayatımı birilerine adadım: erken ölen kocama, kızıma, işime. Hep başkalarını üzmeyeyim, diye yaşadım, sonunda bu oldu. İyi niyetime zayıflık muamelesi yapıldı.
Sabah tansiyon hapını yuttum, en güzel takım elbisemi giydim, tapuyu da alıp çıktım. Yolum avukata düştü.
Avukat; kısa öykümü dinleyip gülümsedi:
Ayşe Hanım, rahat olun, kimse sizi zorla huzurevine gönderemez, akli dengeniz ve haklarınız yerindeyse. Gerekli olan tek şey bir psikiyatristten sağlam raporu ve isterseniz vasiyeti gözden geçirmek. Her şey sizin mülkünüzde, söz hakkı da sizde.
Bir anda üstümden tonlarca yük inmiş gibi oldum. Hemen bir özel klinikte psikiyatri muayenesine girdim, raporumu alıp bankada paramın bir kısmını başka hesaba aktardım. Bunu Melike bilmeyecekti.
Eve geldiğimde Melike defalarca aramış; açmadım. Valizimi, yılların yol arkadaşı olan, eski tip bavulumu çıkardım. Hafif giysiler, mayolar, kitaplar Yavaşça hepsini yerleştirdim.
Akşam kapı zili çaldı. Göz deliğinden baktım: Melike tek başına gelmiş.
Kapıyı açtım ama zinciri bırakmadım.
Anne, niye telefonu açmıyorsun? Merak ettik! Melikenin sesi yine sinirli ama bu defa yumuşak. Aç kapıyı, biraz konuşalım. Yarın çocukları getireceğim.
Onları getiremezsin Melike. Ben gidiyorum.
Nereye gidiyorsun? Yani Dün söylediklerimi ciddiye almadın mı?
Aldım. Bugün avukat ve psikiyatrdaydım. Bak, işte rapor.
Belgemi gösterdim.
Ruh sağlığı tamamen yerinde. Anne, sen ciddi misin?
Ciddiyim. Ayrıca avukata da sordum, gerekirse evi bir yaşlılar vakfına vasiyet edeceğimi de belirttim. Madem bana baskı yapılıyor, onlar benden daha iyi korur.
Melike kağıdı okurken bembeyaz oldu. Cidden ciddiydim ve bunu anlamıştı.
Evlat annenin elinden evini almak ister mi? Ben de soruyorum: Anne huzurevine gönderip, Bodruma gidecek kadar gözünüz döndü mü?
Yarın sabah Afyona gidiyorum. Anahtarları, komşumuz Hülya Ablaya bırakıyorum. Onun dışında eve kimse giremeyecek. Kilitleri de değiştirdim, bilesin.
Böyle de paranoyak olur mu anne!
Kendimi korumak için. Eve döndüğümde kendi özelim kalmamış olmasın diye. Torunlarımı seviyorum ama ben aslında onlara tapulu mal değilim. Tatil mi istiyorsunuz, bakıcı tutun, çocuk kampı bulun, kredi çekin, sizin derdiniz benim derdim değil artık. Ben anneanneliğimi yaptım.
Melike kapıdan çıkmam için çabaladı, ama ben geri çekildim.
Anne, affet, çok bunaldım; şu an tatil iptal olsa büyük zararım olur. Biletler, rezervasyonlar, çocuk oteli… Çocuklar uslu duracaklar, gadgets veririz, hiç sorun olmazlar!
Yok, Melike. Kararım kesin. Ayağını çek kapıdan, yolum uzun.
Melike’nin gözlerinde öfke, kırgınlık ve… korku vardı. Galiba en çok mirası kaybetmekten korkuyordu.
Git nereye istersen! dedi son olarak. Biz de seni yolundan çevirmeye gelmeyiz!
Zaten sizin yardımınıza ihtiyacım yok. Artık kendime ve avukatıma güveniyorum. Hadi güle güle!
Kapıyı kapattım, kilitleri üst üste çevirdim. Kalbim güm güm atsa da, içim hafifledi. Nihayet hayatım üzerinde söz hakkımı savundum.
Sabah taksiyle yola çıktım. Apartmandan çıkarken bakımlı, şapkalı ve valizliydim. Diğer binanın önünde damadım Halil arabasını çekmiş, sigara içiyordu. Göz göze gelince başını başka tarafa çevirdi. Galiba Melike, bana karşı toplu protesto başlatmıştı.
Tren, Egeye ilerlerken pencereden söğütler, buğday tarlaları, istasyonlar geçiyordu. Yanımda yaşıtım Nevin Hanım koltuğa oturmuştu, o da Afyondaki kaplıcaya gidiyordu.
İlk günden söyledim çocuklara; torun haftasonu olur, hastaysam gelmeyin, dedi Nevin Hanım, ekmeğe peynir sürerken. Önceleri alınsalar da alıştılar. Biz robot değiliz ki! Yaşamak hakkımız.
Ben de tam bunu anladım, gülümsedim. Ama biraz radikal oldum.
Üç haftam su gibi geçti Afyonda. Masajlar, doktor kontrolleri, mis gibi hava. Düzeldim, dostlar edindim, hatta tiyatroya, oda konserlerine bile gittim. Bir kez daha kadın olduğumu, bir işlevden ibaret olmadığımı hatırladım.
Melikeden nadiren mesaj geldi, ilkin hışımlıydı: Tatili mahvettin, çocuklar için ek masraf çıktı! Sonra sitemli: Emir hasta oldu, başımız döndü. En son Ne zaman geliyorsun? diye kuru bir mesaj attı.
Kısa cevap verdim: Geçmiş olsun, 25inde döneceğim.
Dönerken biraz tedirgindim. Kavgayla karşılanır mıyım, evime el konmuş olur mu? Neyse ki anahtarlarım cebimde, belgelerim yanımdaydı.
Eve girince eski apartmanın kokusu burnuma geldi. Çiçekler sulanmış, Hülya Abla not bırakmış: Melike iki defa geldi, anahtar istese de vermedim, sucuğuyla geldik, baktık sorun yok.
İçimde tatlı bir sevinç. Hülya Abla candır
Akşamüstü Melike geldi; ne küfretmiş, ne bağırmış; sadece kapıyı çaldı. Yorgun, hafif esmerleşmiş ama ürkek görünüyordu.
Hoşgeldin, dedim, onu içeri buyur ettim.
Küçük mutfakta aynı tabureye oturdu, ben de çay doldurdum.
Nasıl geçti tatil? dedim.
İyi, ama çocuklarla masrafa girdik. Ucuz otele geçtik, Halil kredi çekmek zorunda kaldı.
Olsun, çocuklar deniz gördü.
Kızım elini bardakta döndürdü, bir süre sustu.
Anne, gerçekten o vakfa mı vereceğim dedin?
Avukatla konuştum, hazırladık belgeleri. Her şeye sizin davranışınıza bağlı bundan sonra.
Melike gözlerini kaldırdı, içi yaşla doluydu.
Anne, bak Ben sana yapmak istemedim, o gün sinirlendim. Çok yorgunum, iş-ev-çocuklar Seni korkutarak razı zannettim. O kadarına gitmeyeceğimi bilirdin.
Çok yanlış yol seçtin kızım. Şantaj ailede işlemiyor. Güvene zarar. Bir daha sana tam olarak gönlümü açamam, artık tedbirliyim.
Melike başını eğdi:
Özür dilerim anne. Hep yanında, yardım eden, hep fedakar olmanı bekledim. Birden sert durunca şaşırdım.
Elimi omzuna koydum, içimdeki buz eridi. Sadece hüzün kaldı.
Ben isyan etmedim evladım. Sadece ben de insanım dedim, sınırım var. Torunlarına bakmak isterim, ama sağlığım yerindeyse, uygun zamanda, rica edilirse. Yardıma ihtiyacınız olduğunda haber verin, işim müsaitse çocukları alırım. Emrivaki yok artık.
Peki anne, anladım.
Ve evin anahtarını bundan böyle vermem. Ziyarete gelirsiniz, kapıyı çalarsınız. Benim de içim rahat eder.
Melike başını salladı, mendille gözlerini sildi.
Yani vasiyet meselesi Değişmedin değil mi?
Hayır, kızım. Şimdilik her şey aynı. Evin sana kalacak. Ama ancak ben öldükten sonra. Bu süreci hızlandırma, doktorum kalbimin genç olduğunu söyledi.
Beraber çay içtik. Konuşmalar biraz yüzeyseldi, eski sıcaklık yoktu ama savaş da yoktu. Aramızda ancak soğuk bir ateşkes oldu. Melike ayrılırken Hafta sonu çocukları getiririm, sadece krep için, hemen alıp giderim, dedi.
Kapıyı üstüne kilitledim, içimde garip bir huzur vardı. Pencereden bakınca İstanbulun ışıkları yanıyordu. Kaptan gibi hissediyordum: gemim fırtınadan çıktı, yıpranmış ama dümenim bende.
O hafta sonu torunları geldi, büyümüş, esmerleşmişler.
Anneanne, medüze dokunduk! diye bağırdı Mert. Babam güneşte yandı!
Krepler yendi, tatil anıları anlatıldı. Melike sessizdi, ortamı yargılamıyordu. Birkaç saat sonra hepsi gitti.
Yalnız koltuğuma geçip elime kitabımı aldım, lambamı yaktım. İnsanın bu yaşta yalnızlığı var elbet ama huzuru başkaymış. Şunu anladım: Sevilmek için kendini ezdirmek gerekmiyor. Saygı için bazen diş göstermek gerek, isterse o diş bir sağlık raporuyla, isterse sadece hayır deme cesaretiyle olsun.
Sonbaharda havuza ve aktif yaşlılar kulübüne yazıldım. Meğer hayat yeni başlıyormuş, yeter ki başkaları senin yerine senaryonu yazmasın.
Günün sonunda öğrendiğim en kıymetli ders şu oldu: Sınırlarını koymazsan, sevgini de saygını da kaybedersin. Bundan sonra hayatım benim ellerimde; evim, huzurum da öyle. Gecikmiş bir cesaret, insanın içini hafifletiyormuş.




