Bir gece, Ay ışığı altında, annem bana babaannemin yüzüğünü verdi. O yüzük, eski zaman zarafetinden yoksundu; şekli bile garip, bir anlamı olmayan bir desen gibiydi. Parmağımda dev gibi duruyordu, takmak aklımın ucundan bile geçmezdi. O anda rüyamda, yüzük artık benimse, onun kaderine ben karar verebilirim diye düşündüm. Sabaha yakın, Kapalıçarşıdaki bir kuyumcuya gittim ve biraz fark ödeyerek, tam bana göre, pırıl pırıl, yeni bir yüzükle değiştirdim.
Mutluluğum rüyanın içinde dalga dalga yayılırken, annemi aradım, heyecanımı paylaşmak için. Ama annemin sesi birden öfke doldu; Bunu nasıl yaparsın? O yüzüğü nasıl satarsın, benim iznim olmadan? O sadece bir yüzük değil ki, hatıra! Aile yadigarı! dedi.
Rüyamda ona, artık bana ait olan eşya üzerinde hakkım olduğunu anlatmaya çalıştım ama annemin sesi, bir yankı gibi bana ulaşmıyordu artık. Konuşmamız eksik ve yarım kaldı; vedalaştık. Birkaç gün geçti ama anneme karşı o garip kırgınlık yüzünden arayan telefonuna cevap vermedim. Sonra bir mesaj geldi; meğer o yüzüğü bana hediye etmemiş, sadece emanet bırakmış; hiçbir şekilde dokunmam, değişmem yasakmış. İçimde, rüya gibi bir karmaşa belirdi: Neden durduk yere bana böyle bir yük verildi? Annemin bu tavrı, rüyanın içinde giderek daha tuhaf ve anlaşılmaz hale geliyordu. Ya bir şeyi verir insan, ya vermez. Üstelik babaannem hâlâ hayatta; onun, annemin ve benim aramda hep gergin bir hava, rüyanın dokusuna işlenmiş gibi. Ne tuhaf bir yadigâr bu!
Bütün bu olaylar bir rüya gibi geçti gözümün önünden; Twitterın akışında okudum bir benzerini dün gece, ve öyle büyülendim ki üzerine düşündüm. Şahsen, aile yadigârı da olsa, böylesi bir eşyayı atmayı ya da değiştirmeyi aklım almıyor. Elbette, bazen o eski yüzükler sanat harikası değil, sıradan birer takıdan ibaret olabiliyor. Ama yine de, her biri aile tarihinin bir parçası. Bağ duygusu nasıl olursa olsun; yüzük hiç kimse takmasa bile, nadide bir eşya. Günü gelir, yeni nesiller hayretle bakar: Acaba dedelerimiz, ninelerimiz ne takarmış? Moda yeniden döner, tarih tekrar eder. Bir gün kızın annesini ve babaannesini hatırlayacağı bir anı olur, onlar artık bir rüya gibi göçüp gidince.
Ama burada, rüyanın tuhaf akışıyla, bir kız yüzüğü yepyeni bir takıyla değiştirdi. Yeni altının kalitesinden bahsetmiyorum bile. En kötü ihtimalle, eski yüzük ustaya verilip, güzel modern bir takıya dönüştürülebilir; hem hatıra yaşar, hem takı kullanılmaya devam eder. Yüzüğün hikâyesi sürer, elden ele geçer, hala bir geçmişi olur.
Rüya mantığıyla düşünün: Yeni bir takı alırsın, eski yüzüğe dokunmaz, bir köşede saklarsın.
Ben, anneden yana olmakla birlikte onun öfkelenmesini anlıyorum; kimse beklemez ki, kendi kızı hatıranın anlamını kavramaz, bu bir anı, saklanacak bir hediye demez. Sıradan hediyeleri bile satmak ya da vermek hoş karşılanmazken, babaannenin yüzüğünü değiştirmek farklı bir olay rüyasında.
Ama başka bir açıdan, rüyadaki kızı anlamak da mümkün: Belki o, eşyalara bağlanmayan bir kişilik. Daha çok kullandığı, işe yarayan şeyleri sever; bir köşede saklanacak bir obje onun için anlam ifade etmez. Sonuçta, bitpazarlarında nice aile yadigârı, bir gün sahiplerinden kopup kayboluyor. Belki hayatı anı yaşamaktır; geçmişe, aile tarihine bağlanmadan yaşamak? Eğer o kızın böyle bir ihtiyacı yoksa, onu suçlamak ne kadar doğru? Belki de annesi, kendi içinde taşıdığı bu rüyanın basit hakikatini yeterince aktaramamış kızına.
Rüya, rüya içinde, kuşaklar arası bir hikâye; eski bir yüzüğün tarihiyle başlayan ve yeni bir şekle bürünen, kalpten kalbe, zamanlar ötesi bir yolculuk.




