– Çık git buradan! – diye haykırdı Bora. – Ne yapıyorsun oğlum… – kayınvalide masanın kenarına tutunarak kalkmaya çalıştı. – Ben senin oğlun değilim! – Bora onun çantasını kaptığı gibi koridora fırlattı. – Senin kokun bile kalmayacak bu evde! Bora’nın öfkesi eve yayıldı: Altı yıl boyunca hiç bu kadar bağırdığını duymamıştı Meryem. “Ne yapıyorsun oğlum…” – kayınvalide masanın kenarına tutunarak kalkmaya çalıştı. “Ben senin oğlun değilim!” – Bora çantayı kaptı, koridora fırlattı. “Senin kokun bile kalmayacak burada!” Gülsüm, ellerini iki yana açmış, küçük bir deniz yıldızı gibi uyuyordu. Meryem battaniyesini düzeltti. Kızına bakmayı, onu izlemeyi hep sevmişti, yıllarca hayalini kurmuş, anne olmak için büyük mücadeleler vermişti. Eşi gece vardiyasından eve dönmüştü; koridordaki hafif sese bakınca hemen anlamıştı. Çocuk odasından çıktı, kapıyı kapadı. Bora ayakkabılarını çıkartıyordu; yorgun ve gözle görünür biçimde zayıflamıştı. Borçlarını, tüp bebek için aldıkları kredileri ödeyebilmek için sabırla çalışıyordu. – Uyüyor mu? – diye fısıldadı. – Uyuyor. Karnını doyurdu, hemen uyudu. Bora, Meryem’i kendine çekti, yüzünü boynuna yasladı. Sevgisini sık dile getirmezdi ama Meryem onun minnettarlığını hep hissederdi; onu, hasta diye bırakmadığı için, sağlıklı biriyle değişmediği için, mutlu ettiği için… On altı yaşında Bora kabakulak geçirmişti – utanıp annesine söylememişti. Geç kalınca, neredeyse tamamen kısır kalmıştı. – Annem aradı… – dedi Bora alçak sesle, ellerini bırakmadan. Meryem’in yüzü gerildi. – Ne istiyor Hatice Hanım? – Geliyor. Öğle vakti burada olacak. Börek yapmış, seni de özlemiş. Meryem, eşinin kollarından çıktı, iç çekti. – Boracığım, belki gelmesin… Geçen sefer bana soda ile vajina yıkama tavsiyeleri verince krize girdim. – Meryem, o da anne… Torununu görmek istiyor. Bir yıl geçti, Gülsüm’ü hâlâ sadece fotoğrafta gördü. Sonuçta babaanne. – Babaanne mi… – acı tebessüm etti Meryem. – Bizim kızı “sokaktan bulma” diye sayıyor hâlâ. Gülsüm’ü bir yıl önce evlat edinmişlerdi. Sağlıklı yeni doğan sırası beklemek onlar için neredeyse imkansızdı; bağlantılar, bir miktar “bağış”, anlaşmalı bir hemşire sayesinde oldu. Gülsüm, daha on altı yaşında, korkmuş bir lise öğrencisi tarafından doğmuştu. O günü, minik bir paket, masmavi gözlerle hatırlıyordu Meryem… – Peki, gelsin, – dedi Meryem. – Bir şekilde atlatacağız. Yine başlarsa ama… – Başlamaz, söz veriyorum, – dedi Bora. Kayınvalide öğle vakti geldi; Hatice Hanım eve girer girmez tüm havayı doldurdu. Büyük, sesi gür, köyden alışkanlıkları olan bir kadındı; evi de toplar, aklı da dağıtır, çevredekileri huzursuz eder. – Aman Allah’ım! – diye bağırdı kapıdan girer girmez elinde ekose çanta ile. – Yol berbat! Trende sıcak, metroda kalabalık! – Siz niye bu kadar yüksek kat seçtiniz? Asansör diliyle uğraşıyor, bir ara “ruhumu teslim edeceğim” sandım! – Hoş geldin anne, – Bora onu yanağından öptü, çantayı aldı. – Gel ellerini yıka. Hatice Hanım paltoyu çıkardı, rengarenk elbiseleriyle güçlü vücudunu ortaya koydu, gözlerini Meryem’e dikti. Baştan aşağı inceleyerek sanki pazarda ata bakıyordu. – Hoş geldiniz, Hatice Hanım, – gülümsedi Meryem. – Hoş bulduk Meryemciğim, – dudaklarını büzdü kayınvalide. – Aman sen de bir zayıf kalmışsın! Kemiklerin fırlamış. Adamı neye tutacak? Bakıyorum, Bora da benim oğlum gibi erimiş. Kocanı doğru düzgün beslemiyor musun? Kendin ot çöplerindesin, adamı aç mı bırakıyorsun? – Bora gayet iyi besleniyor, – dedi Meryem, yanakları kızararak. – Buyurun sofraya… Mutfakta hemen çantasını açmaya başladı Hatice Hanım. Börekler, turşu, pastırma çıkardı. – Alın yiyin, şehirde hep kimyasal, plastik yiyorsunuz. Masada dirseklerini dayayıp oturdu. – Anlatın bakalım, nasılsınız? O kredileri ödediniz mi, şu… “deneyleriniz” için? Meryem çatalı sıktı. Deneyler! Altı yıl acı, umut ve üzüntüyü böyle özetliyordu. – Neredeyse kapattık, anne, – diye homurdandı Bora, salata alıp. – Para mevzusunu uzatmayalım. – Ne konuşacağız peki? – şaşırdı kayınvalide, börekten bir ısırık daha alarak. – Hava durumunu mu? Bak bizim köyde, Kamil’in, senin kardeşinin üçüncü çocuğu doğdu. Kız, hem de sağlıklı, güzel! Dört kilo! Ablan, Sevim de ikiz taşıyor. İşte buna soy denir! Bizim soyumuz Bora, güçlüdür. Biz bereketliyiz… Bakışıyla Meryem’i hedef aldı. – Tabii, genlerle oynanmazsa… Meryem çatalı yavaşça bıraktı. – Hatice Hanım, bu konuyu yüz kere konuştuk. Problem bende değil. Tıbbi sonuçlar elimizde. – Hadi ama! – elini salladı Kayınvalide. – Doktorlar sadece para almak için yazıyor o kağıtları. Kabakulak deyip durmayın! Bizim köyde gençlerin yarısı geçirdi, hepsinin on çocuğu var! – Sana karın o masalları anlatıyor Bora, kendi hastalığını gizlemek için. – Yeter anne! – Bora masaya avuçlarıyla vurdu. – Yeter artık! Hatice Hanım melodramatik biçimde kalbini tuttu. – Anneye ses yükseltme! Ben beş çocuk büyüttüm, ben hayatı biliyorum. Bakıyorum da, dar kalçalı, çocuk gibi… Nereden çocuk olacak! Kısır toprak gibi! – Biz mutluyuz anne, – dedi Bora sessizce. – Gülsüm bizim kızımız. – Kız mıymış… – alay etti kayınvalide. – Göster hele. Çocuk odasına geçtiler. Gülsüm uyanmış, peluş ayısını inceliyordu. Kadını görünce somurttu ama ağlamadı; Meryem tetikteydi. Hatice Hanım uzun uzun baktı, gözlerini kıstı. Sonra elini uzattı, yumuşak yanağına dokundu; Gülsüm uzaklaştı. – Kimden bu böyle? – dedi kayınvalide hoşnutsuzca. – Gözleri iyice siyah. Bizde herkes açık gözlüdür. – Gözleri mavi, – düzeltti Meryem. – Koyu mavi. – O burun da patates gibi. Senin ve Bora’nınki ince, bununki… Ellerini silkeledi, sanki pislenmiş gibi. – Yabancı soy, tamamen başka! Mutfağa döndüler. Bora eline su aldı, elleri titriyordu. – Anne, bak dinle, – yumuşak konuşmaya çalıştı Bora. – Biz Gülsüm’ü seviyoruz! O bizim canımız! Hem evrakta, hem gönülde! – Ve hâlâ deneyeceğiz. Doktorlar belki şansı var diyor. Ama olmadı bile, biz bir aileyiz artık. Hatice Hanım dudaklarını büzdü, dayanamadı. Beş çocuğun annesi, on iki torunun ninesi olarak, oğlunun “yabancıya” hayatını adamasını kabullenemiyordu. – Aklı kıt senin! – döküldü sonunda. – Otuz beş yaşındasın. Adam gibi delikanlısın ama bir başkasının çocuğuyla oyalıyorsun! – Onu öyle adlandırma! – diye bağırdı Meryem. – Ne demeliyim? – tüm ağırlığıyla döndü Kayınvalide. – Prenses mi? – Sen konuşmasan iyi olurdu. Kendin çocuk yapamıyorsun, kocayı kandırdın. Rüşvet verdiniz… Pazar yerinde kedi alır gibi aldınız! – O bizim çocuğumuz! – Çocuk kendinden olandır! Geceleri uyumadığında, sabahları mide bulandığında, doğumu yaşadığında! – O ise… – çocuk odası yönüne elini salladı. – Anne-kız oyunu. Hazır aldınız! Bir genç kızın başından, kim bilir kimden! – Genlerden kim kaçabilmiş? Büyüyünce sizi ne hallere sokacak göreceksiniz! Şimdi kurtulun ondan! Meryem, Bora’nın gözlerindeki büyümeyi gördü. Bora ağır ağır ayağa kalktı. – Çık git, – dedi sessizce. Hatice Hanım şaşırdı. – Ne? – Çık git buradan! – Bora avazı çıktığı kadar bağırdı. Meryem ürperdi; altı yılda hiç böyle öfke duymamıştı. – Ne yapıyorsun, oğlum… – kadın masadan ayrılmaya çalışıyordu. – Ben senin oğlun değilim! – Bora onun çantasını kaptı, koridora fırlattı. – Senin kokun bile kalmayacak bu evde! Kendi kanımı çocuk diye terk mi edeceğim? Sen insanı eşya ile karıştırdın! O benim kızım! Benim! Sen ise… Nefes alamıyordu Bora. – Sen canavar, anne filan değilsin! Git köyüne, soyunu say, bize karışma! Bir daha asla gelme! Çocuk odasından ağlayış geldi. Meryem kapıya koştu ama kayınvalideyi izleyince durdu; kadının yüzü beyazlamış, gri olmuştu. Hatice Hanım nefes almaya çalıştı, kalbini tutan eli yakasını sıktı. – Boracığım… – boğuk bir sesle. – Yanıyor… İçimde bir şey yanıyor… Yan yana devrildi, sandalye düşürdü, yere sertçe kapaklandı. Çocuğun ağlamasıyla düşme sesi birleşti. Meryem ambulans çağırdı. Bora diz çökmüş, annesinin yakasını açmaya çalışıyordu. – Anne, ne oldu, nefes al! Hatice Hanım hırıltıyla inliyordu. Doktorlar aceleyle geldi. İçeriye girer girmez bağırdı: – Enfarktüs! Geniş kapsamlı! Sedye getir, çabuk! Kapı kapandı, Bora koridorda yere oturmuş, annesinin zapttığı başörtüsüne bakıyordu. – Ben mi sebep oldum? – dedi. Meryem yanında oturdu, elini tuttu. – Hayır. Azmi ve öfkesi ile kendine yaptı. – O annem Meryem. – Bizim kızımızı “defolu mal” gibi atmamızı teklif etti. Bora, uyan! Sen aileni savundun. Bir saat sonra Bora’nın telefonu çaldı; arayan ablasıydı, sonra kardeşi… Açmadı. Ardından bir mesaj: – Anne yoğun bakımda. Doktorlar umut yok diyor. Sen sebep oldun, vicdansız! Tüm aile seni lanetliyor! Sakın gelme! – İşte bitti. Artık ailem yok. Meryem omuzlarından sardı, titreyen vücudunu hissetti. – Var! Ben varım. Gülsüm var. Biz senin gerçek aileniz! Asla bırakmayacak olan! Ayağa kalktı, eşini elinden çekti. – Hadi, Gülsüm’ü besleyelim. O korktu. Gece, mutfakta oturuyorlardı. Kızları sakinleşmiş, yerdeki oyuncaklarla oynuyordu. Bora kızı uzun uzun izliyordu. – Biliyor musun? Annem bir konuda haklıydı… Meryem gerildi. – Neydi? – Genleri parmakla silemezsin. Ama gen dediğin sadece göz rengi ya da burun şekli değil. Asıl gen, sevgiyi bilmek. Benim annemin beş çocuğu var, ama taş gibi kalbi… Belki ben bir evlatlık çıkabilirim. Çünkü ben sevmeyi biliyorum. Öyle değil mi, Gülsüm? Kızı kucağına aldı. Gülsüm onun burnunu yakaladı, güldü. – Baba, – dedi birden net bir şekilde. İlk defa. Öncesinde hep “ba-ba”, “ma-ma” vardı. Bora donduruldu; bütün gün tuttuğu gözyaşları yanaklarından, kızının pembe tulumuna aktı. – Baba… – tekrar etti. – Evet canım. Baba… Seni kimseye vermeyeceğim. Anne toparlandı ama Bora daha hiç konuşmadı onunla. Artık bütün akrabalar ona düşman. Meryem bunu yüksek sesle söylemekten utanıyor ama inanın ki iyi ki böyle oldu diyor; sonsuz kırgınlık, alay olmadan yaşamak daha kolay. Onlara böyle akraba gerekli mi? Onlarsız da gayet güzel… Hatice Hanım’ın monoloğu hakkında siz ne düşünüyorsunuz? Yorumlarda fikirlerinizi yazın, beğeni bırakmayı unutmayın!

Çık git! diye bağırdı Bora. Ne yapıyorsun oğlum… kayınvalidesi masanın kenarına tutunarak ayağa kalkmaya çalıştı. Ben senin oğlun değilim! Bora onun çantasını kaptı ve koridora fırlattı. Burada ruhun bile kalmasın!

Çık git! diye bir daha bağırdı Bora.

Meryem irkildi. Altı yıldır ilk defa eşinin böyle bağırdığını duyuyordu.

Ne yapıyorsun oğlum… kayınvalidesi zorlanarak kalktı.

Ben senin oğlun değilim! Bora onun çantasını hızlıca aldı ve kapının önüne attı. Burada bir daha senin gölgeni bile görmek istemiyorum!

…Gönül uykudaydı, elleri iki yana açılmış, minik bir deniz yıldızı gibiydi. Meryem ona battaniyesini düzeltti.

Kızına bakmayı çok seviyordu böylece. Senelerce hayalini kurmuştu, anne olabilmek için az mı mücadele vermişti?

Kocası gece vardiyasından döndü; gelen sese bakınca Meryem hemen anladı. Yavaşça çocuk odasından çıkıp kapıyı kapattı. Bora ayakkabılarını çıkarıyordu.

Çok yorgun ve gözle görülür şekilde zayıflamıştı. Borçları ödemek için, tüp bebek tedavisiyle ilgili kredileri kapatmak için çalışıp duruyordu.

Uyuyor mu? diye fısıldadı Bora.

Uyuyor. Sütünü içti, hemen daldı.

Bora Meryemi kendisine doğru çekti, yüzünü boynuna gömdü. Aşkı konuşmayan adamdı ama Meryem onun deliler gibi minnettar olduğunu biliyordu.

Gitmediği için, onu sağlıklı biriyle değiştirmediği için, onu mutlu ettiği için.

On altı yaşında Bora, kabakulak hastalığını ayakta geçirmişti annesine söylemeye utandığı için şişmiş ve acıyan yerini sakladı.

Sonra söylediğinde çok geçti. Hastalığın komplikasyonu neredeyse tamamen kısırlığa yol açmıştı.

Annem aradı, dedi Bora, ellerini çözmeden.

Meryem gerildi.

Ne istiyor Fatma Hanım?

Geliyor. Öğlen burada olacakmış. Börek yapmış, çok özlemiş.

Meryem derin bir nefes aldı, kocasının kollarından kurtuldu.

Bora, gerek yok mu sence? Geçen sefer soda ile lavman önerileriyle beni çileden çıkardı.

Meryem, annem işte… Torununu görmek istiyor. Bir yıl oldu, Gönülü hep fotoğraftan gördü. Sonuçta babaanne.

Babaanne… diye acı bir gülümseme yaptı Meryem. Kızımızı güya çocuk diye sayan bir babaanne.

Bir yıl önce Gönülü evlat edinmişlerdi. Yeni doğmuş sağlıklı bir bebek için sırada yıllarca beklemek gerekiyordu İstanbulda.

Tanıdıklar, zarfa konan iyi bir miktar Türk Lirası bölüm ihtiyaçlarına ve akıllı bir hemşire sayesinde olmuştu.

Kızcağızı küçücük, 16 yaşında, korkmuş bir lise öğrencisi doğurmuştu; o çocuk onun hayatını mahvedecekti.

Meryem o günü hâlâ hatırlıyordu: üç küsur kilo, mavi gözlü minik bir paket.

Tamam, dedi Meryem. Gelsin, idare ederiz. Ama gene başlarsa…

Başlamaz, söz veriyorum, dedi Bora.

Öğlen olduktan biraz sonra kayınvalide Fatma Hanım içeriye doldu. Evin enerjisi değişti.

Kalabalık, gür sesli, tam Anadolu köylü kadını; hem evi idare eder, hem atı zapt eder, hem moral bozardı.

Aman Allahım! diye hayıflandı daha kapıdan. Bu şehre gelene kadar canım çıktı. Metro, otobüs insan dolu, hayat kısa…

Neden bu kadar yüksek katta oturuyorsunuz? Asansör zor döndü, sandım ki ruhum Allaha kavuşacak!

Hoşgeldin anne, dedi Bora, yanağına bir öpücük kondurup ağır çantasını aldı. Buyur, gel, ellerini yıka.

Fatma Hanım paltosunu çıkarıp, rengarenk elbisesini ve güçlü gövdesini sergiledi, bir anda bakışlarını Meryeme dikti.

Baştan aşağı inceledi; pazardaki at gibi bakıyordu sanki.

Selam Fatma Hanım, dedi Meryem gülümseyerek.

Merhaba, merhaba, dedi kayınvalide; dudakları sıkı. Meryem, çok zayıflamışsın! Bir kemik kaldın. Adam tutunacak bir yer bulamayacak!

Boraya bakıyorum, o da sıska! İyi beslemiyor musun oğlumu? Kendin ot gibi beslenip adamı aç mı bırakıyorsun?

Bora gayet iyi besleniyor, diye cevap verdi Meryem, yanakları ateş gibi. Buyurun sofraya geçelim.

Mutfakta çantasını kurcalamaya başladı kayınvalide; kutulardan börekler, turşu ve koyun pastırması çıkardı.

Alın, yiyin. Buradaki yiyecekler hep kimyasal, şehirde plastik yiyorsunuz.

Sonra ağır hareketlerle masaya oturdu.

Hadi anlatın. Nasıl geçiyor hayat? Kredileri kapattınız mı, o deneyleriniz için aldıklarınızı?

Meryem çatalı sıktı. Deney! Altı yıl acı, umut ve çaresizliği böyle adlandırıyordu!

Neredeyse kapattık anne, dedi Bora salata alırken. Para konusunu konuşmayalım.

Ne konuşacağız? dedi kayınvalide böreği koparırken. Hava durumunu mu? Bizim köyde, bak Kadirin, üçüncü çocuk doğdu.

Kız maşallah, dört kilo! Elif de ikiz hamile. İşte bu bizim soy! Bizim kan güçlü Bora. Biz bereketliyiz!

Meryeme manidar bir bakış attı.

Tabii genleri bozmazsan…

Meryem çatalı yere koydu.

Fatma Hanım, bu konuyu defalarca konuştuk. Sorun bende değil. Raporları var.

Bırak şimdi raporu mavra! dedi elini sallayarak. O raporlar, para almak için doktorların uydurması. Kabakulakmış, güldürme!

Bizim köyde herkes geçirdi, hepsi yedi çocuk sahibi oldu.

Bora, senin karın laf uydurmuş, kusurunu gizliyor.

Anne! Bora masaya sertçe vurdu. Yeter!

Kayınvalide gösterişli bir şekilde kalbini tutarak kıvrıldı.

Bana sesini yükseltme oğlum! Beş çocuk büyüttüm, tecrübe sahibiyim. Bakıyorum da, Meryem çok ince, kalçaları dar. Nerede o çocuk? Zayıf tohum!

Biz mutluyuz anne, dedi Bora, yumuşakça. Kızımız Gönül var.

Kız… diye homurdandı Fatma Hanım. Göster bakalım bari.

Beraber çocuk odasına yürüdüler. Gönül uyanmış, peluş ayısını tutarak sakin şekilde bakıyordu.

Yabancı teyzeyi görünce biraz dudak büktü ama ağlamadı. Çok sakin bir mizacı vardı.

Kayınvalide yatağa yaklaştı. Meryem hemen yanında durdu, her an kızı alacak pozisyonda ne olur ne olmaz.

Uzun süre baktı kıza, gözlerini kısmıştı. Sonra elle yanağına dokundu, Gönül uzaklaştı.

Kime benziyor bu? dedi memnuniyetsizce. Gözü kara. Bizim ailede herkes açık gözlü!

Gözleri lacivert, düzeltti Meryem. Koyu lacivert.

Burna bak! Patates gibi. Senin sivri burun, Bora’nın dümdüz. Burada…

Ellerini süpürdü, kirlenmiş gibi.

Yabancı kan yabancı işte!

Geri mutfağa döndüler. Bora masaya su döktü, elleri titriyordu.

Anne, bak… dedi yumuşakça. Biz Gönül’ü seviyoruz! O bizim kızımız. İster resmi ister yürekten. Her şekilde!

Bir gün kendimiz de deneriz. Doktorlar şans az ama var diyor. Olmazsa da… Bizim ailemiz var artık.

Fatma Hanım dudaklarını iyice büktü, neredeyse patlayacaktı. Beş çocuk annesi, on iki torun sahibi için oğlunun her şeyini yabancıya harcaması dayanılmazdı.

Çok saf çıktın Bora, dedi sonunda. Bak, otuz beş yaşındasın. Delikanlısın, prime dönemindesin. Hala başkasının evladı ile uğraşıyorsun!

Ona öyle deme! diye bağırdı Meryem.

Nasıl deyim? iyice dönüp baktı kayınvalide. Prenses mi?

Sen sus bakayım! Sen doğuramıyorsun, beyini kandırdın. Rüşvet verdiniz… Pazardan kedi gibi aldınız!

O bizim çocuk!

Çocuk dediğin kanından olur! Gece uykusuz kalırsın, hamilelik yaşarsın, sancı çekersin!

O ise… eliyle çocuk odasını gösterdi. Oyuncak gibi. Hazırı aldınız. Bir sürü kötü aileden!

Genler… baltayla mı değiştirilir? Büyür, gerçek yüzünü gösterir. Sizden hayır gelmez. Bir an önce kurtulun!

Meryem Bora’nın gözlerindeki değişimi fark etti. Bora ağırca ayağa kalktı.

Çık! dedi kısık ama kararlı bir sesle.

Kayınvalide afalladı.

Ne?

Defol buradan! diye bağırdı Bora.

Meryem yine sarsıldı. Altı yıldır ilk kez adam bu kadar öfkeliydi.

Ne yapıyorsun oğlum… dedi Fatma Hanım, masadan güç alarak kalktı.

Ben senin oğlun değilim! Bora çantayı kapıp kapı dışına fırlattı. Ruhun bile burada kalmasın! Evlat mı satılır?

Sen insanı mal mı sandın? O benim kızım! Benim! Sen sen…

Nefesi kesildi.

Sen anne değil, canavarsın! Git köyüne, kendi soylularını say. Bizden uzak dur, bir daha asla aramıza girme!

Çocuk odasından ağlama sesi geldi. Meryem kapıya yöneldi ama kayınvalidenin yüzündeki renk değişimini görünce durdu. Kırmızıdan griye döndü.

Fatma Hanım ağzı açık, balık gibi hava kapmaya çalışıyordu. Kalbini tuttuğu elle elbisesini sımsıkı kavradı.

Bora… diye zor çıktı sesi. Yanıyor… Yanıyor!

Bir anda yana devrildi, ağırca yere yıkıldı, sandalye de peşinden düştü. Gürültüye çocuk sesi karıştı.

Meryem hemen ambulansı aradı. Bora, diz çöküp annesine yaklaşmış, titrek ellerle elbisesinin yakasını gevşetmişti.

Anne, napıyorsun? Anne, nefes al!

Fatma Hanım hırıltılı nefesler alıyordu.

Sağlıkçılar hızla geldi. Kapıdan girer girmez, acil tıbbi müdahale!

Enfarktüs! Yaygın! Sedye, çabuk!

Kapı doktorların arkasından kapanınca, Bora koridorda duvara yaslanıp yere çöktü. Annesinin yerde unutulan yazmasını seyrediyordu.

Ben mi sebep oldum? dedi zorla.

Meryem yanına oturdu, soğuk eline sarıldı.

Hayır. O kendi huyunun kurbanı oldu.

O benim annemdi Meryem.

Bizim kızımızı atmayı önerdi, hurda gibi! Kendine gel Bora! Aileni korudun.

Bir saat sonra Bora’nın cebindeki telefon titremeye başladı. Kız kardeşi Elif aradı, sonra erkek kardeşi Kadir. Hiçbirini açmadı.

Sonra bir mesaj geldi:

Anne yoğun bakımda. Doktorlar şansı az diyor. Bizden değilsin artık! Sakın gelme! Hepimiz seni lanetliyoruz!

Bitti işte. Artık hiç bir akrabam yok.

Meryem omuzlarına sarıldı, kocasının ince ince titreyen bedenini hissetti.

Var, dedi kararlı. Ben varım. Gönül var. Biz senin aileni, gerçek aileni oluşturuyoruz. Sana ihanet etmeyecek bir aile!

Sonra kalktı, elinden çekti.

Gel, Gönülü beslememiz lazım. Korktu garibim.

Akşam mutfakta otururken, kızları yerlerde oyuncaklarla oynuyordu. Bora ona öyle bir bakıyordu ki, sanki ilk defa görüyordu.

Biliyor musun, dedi aniden, annem bir konuda haklıydı.

Meryem meraklandı.

Ne konuda?

Genler parmakla silinmez. Ama gen dediğin sadece göz rengi, burun şekli değil. Asıl gen sevgidir.

Benim annemin beş çocuğu vardı ama sevgisi taş gibi. Belki de ben evlatlıkım; çünkü sevmeyi öğrendim. Değil mi küçük kızım?

Yavaşça kucağına aldı. Gönül babasının burnunu tuttu, gülümsedi. Baba! dedi birden.

İlk kez Daha önce sadece ba-ba, an-ne gibi şeyler söylemişti.

Bora dondu kaldı. O gün boyunca gizlediği göz yaşları, kızının pembe tulumuna damladı.

Baba tekrar etti. Evet, küçük kızım. Ben senin babanım. Ve seni kimseye vermem.

Annesi taburcu oldu ama Bora bir daha iletişime geçmedi. Artık ailesi ona düşmandı.

Meryem, yüksek sesle söylemeye utansa bile, sonunda böyle olduğu için memnun. O sürekli kırıcı, aşağılayıcı akrabasız hayat çok daha kolay.

Kime gerek ki böyle akraba? Onsuz da gayet güzel yaşanır…

Sen kayınvalidenin monoloğu için ne düşünüyorsun? Yorumlarda yaz, beğenmeyi unutma!

Rate article
Lifequest
– Çık git buradan! – diye haykırdı Bora. – Ne yapıyorsun oğlum… – kayınvalide masanın kenarına tutunarak kalkmaya çalıştı. – Ben senin oğlun değilim! – Bora onun çantasını kaptığı gibi koridora fırlattı. – Senin kokun bile kalmayacak bu evde! Bora’nın öfkesi eve yayıldı: Altı yıl boyunca hiç bu kadar bağırdığını duymamıştı Meryem. “Ne yapıyorsun oğlum…” – kayınvalide masanın kenarına tutunarak kalkmaya çalıştı. “Ben senin oğlun değilim!” – Bora çantayı kaptı, koridora fırlattı. “Senin kokun bile kalmayacak burada!” Gülsüm, ellerini iki yana açmış, küçük bir deniz yıldızı gibi uyuyordu. Meryem battaniyesini düzeltti. Kızına bakmayı, onu izlemeyi hep sevmişti, yıllarca hayalini kurmuş, anne olmak için büyük mücadeleler vermişti. Eşi gece vardiyasından eve dönmüştü; koridordaki hafif sese bakınca hemen anlamıştı. Çocuk odasından çıktı, kapıyı kapadı. Bora ayakkabılarını çıkartıyordu; yorgun ve gözle görünür biçimde zayıflamıştı. Borçlarını, tüp bebek için aldıkları kredileri ödeyebilmek için sabırla çalışıyordu. – Uyüyor mu? – diye fısıldadı. – Uyuyor. Karnını doyurdu, hemen uyudu. Bora, Meryem’i kendine çekti, yüzünü boynuna yasladı. Sevgisini sık dile getirmezdi ama Meryem onun minnettarlığını hep hissederdi; onu, hasta diye bırakmadığı için, sağlıklı biriyle değişmediği için, mutlu ettiği için… On altı yaşında Bora kabakulak geçirmişti – utanıp annesine söylememişti. Geç kalınca, neredeyse tamamen kısır kalmıştı. – Annem aradı… – dedi Bora alçak sesle, ellerini bırakmadan. Meryem’in yüzü gerildi. – Ne istiyor Hatice Hanım? – Geliyor. Öğle vakti burada olacak. Börek yapmış, seni de özlemiş. Meryem, eşinin kollarından çıktı, iç çekti. – Boracığım, belki gelmesin… Geçen sefer bana soda ile vajina yıkama tavsiyeleri verince krize girdim. – Meryem, o da anne… Torununu görmek istiyor. Bir yıl geçti, Gülsüm’ü hâlâ sadece fotoğrafta gördü. Sonuçta babaanne. – Babaanne mi… – acı tebessüm etti Meryem. – Bizim kızı “sokaktan bulma” diye sayıyor hâlâ. Gülsüm’ü bir yıl önce evlat edinmişlerdi. Sağlıklı yeni doğan sırası beklemek onlar için neredeyse imkansızdı; bağlantılar, bir miktar “bağış”, anlaşmalı bir hemşire sayesinde oldu. Gülsüm, daha on altı yaşında, korkmuş bir lise öğrencisi tarafından doğmuştu. O günü, minik bir paket, masmavi gözlerle hatırlıyordu Meryem… – Peki, gelsin, – dedi Meryem. – Bir şekilde atlatacağız. Yine başlarsa ama… – Başlamaz, söz veriyorum, – dedi Bora. Kayınvalide öğle vakti geldi; Hatice Hanım eve girer girmez tüm havayı doldurdu. Büyük, sesi gür, köyden alışkanlıkları olan bir kadındı; evi de toplar, aklı da dağıtır, çevredekileri huzursuz eder. – Aman Allah’ım! – diye bağırdı kapıdan girer girmez elinde ekose çanta ile. – Yol berbat! Trende sıcak, metroda kalabalık! – Siz niye bu kadar yüksek kat seçtiniz? Asansör diliyle uğraşıyor, bir ara “ruhumu teslim edeceğim” sandım! – Hoş geldin anne, – Bora onu yanağından öptü, çantayı aldı. – Gel ellerini yıka. Hatice Hanım paltoyu çıkardı, rengarenk elbiseleriyle güçlü vücudunu ortaya koydu, gözlerini Meryem’e dikti. Baştan aşağı inceleyerek sanki pazarda ata bakıyordu. – Hoş geldiniz, Hatice Hanım, – gülümsedi Meryem. – Hoş bulduk Meryemciğim, – dudaklarını büzdü kayınvalide. – Aman sen de bir zayıf kalmışsın! Kemiklerin fırlamış. Adamı neye tutacak? Bakıyorum, Bora da benim oğlum gibi erimiş. Kocanı doğru düzgün beslemiyor musun? Kendin ot çöplerindesin, adamı aç mı bırakıyorsun? – Bora gayet iyi besleniyor, – dedi Meryem, yanakları kızararak. – Buyurun sofraya… Mutfakta hemen çantasını açmaya başladı Hatice Hanım. Börekler, turşu, pastırma çıkardı. – Alın yiyin, şehirde hep kimyasal, plastik yiyorsunuz. Masada dirseklerini dayayıp oturdu. – Anlatın bakalım, nasılsınız? O kredileri ödediniz mi, şu… “deneyleriniz” için? Meryem çatalı sıktı. Deneyler! Altı yıl acı, umut ve üzüntüyü böyle özetliyordu. – Neredeyse kapattık, anne, – diye homurdandı Bora, salata alıp. – Para mevzusunu uzatmayalım. – Ne konuşacağız peki? – şaşırdı kayınvalide, börekten bir ısırık daha alarak. – Hava durumunu mu? Bak bizim köyde, Kamil’in, senin kardeşinin üçüncü çocuğu doğdu. Kız, hem de sağlıklı, güzel! Dört kilo! Ablan, Sevim de ikiz taşıyor. İşte buna soy denir! Bizim soyumuz Bora, güçlüdür. Biz bereketliyiz… Bakışıyla Meryem’i hedef aldı. – Tabii, genlerle oynanmazsa… Meryem çatalı yavaşça bıraktı. – Hatice Hanım, bu konuyu yüz kere konuştuk. Problem bende değil. Tıbbi sonuçlar elimizde. – Hadi ama! – elini salladı Kayınvalide. – Doktorlar sadece para almak için yazıyor o kağıtları. Kabakulak deyip durmayın! Bizim köyde gençlerin yarısı geçirdi, hepsinin on çocuğu var! – Sana karın o masalları anlatıyor Bora, kendi hastalığını gizlemek için. – Yeter anne! – Bora masaya avuçlarıyla vurdu. – Yeter artık! Hatice Hanım melodramatik biçimde kalbini tuttu. – Anneye ses yükseltme! Ben beş çocuk büyüttüm, ben hayatı biliyorum. Bakıyorum da, dar kalçalı, çocuk gibi… Nereden çocuk olacak! Kısır toprak gibi! – Biz mutluyuz anne, – dedi Bora sessizce. – Gülsüm bizim kızımız. – Kız mıymış… – alay etti kayınvalide. – Göster hele. Çocuk odasına geçtiler. Gülsüm uyanmış, peluş ayısını inceliyordu. Kadını görünce somurttu ama ağlamadı; Meryem tetikteydi. Hatice Hanım uzun uzun baktı, gözlerini kıstı. Sonra elini uzattı, yumuşak yanağına dokundu; Gülsüm uzaklaştı. – Kimden bu böyle? – dedi kayınvalide hoşnutsuzca. – Gözleri iyice siyah. Bizde herkes açık gözlüdür. – Gözleri mavi, – düzeltti Meryem. – Koyu mavi. – O burun da patates gibi. Senin ve Bora’nınki ince, bununki… Ellerini silkeledi, sanki pislenmiş gibi. – Yabancı soy, tamamen başka! Mutfağa döndüler. Bora eline su aldı, elleri titriyordu. – Anne, bak dinle, – yumuşak konuşmaya çalıştı Bora. – Biz Gülsüm’ü seviyoruz! O bizim canımız! Hem evrakta, hem gönülde! – Ve hâlâ deneyeceğiz. Doktorlar belki şansı var diyor. Ama olmadı bile, biz bir aileyiz artık. Hatice Hanım dudaklarını büzdü, dayanamadı. Beş çocuğun annesi, on iki torunun ninesi olarak, oğlunun “yabancıya” hayatını adamasını kabullenemiyordu. – Aklı kıt senin! – döküldü sonunda. – Otuz beş yaşındasın. Adam gibi delikanlısın ama bir başkasının çocuğuyla oyalıyorsun! – Onu öyle adlandırma! – diye bağırdı Meryem. – Ne demeliyim? – tüm ağırlığıyla döndü Kayınvalide. – Prenses mi? – Sen konuşmasan iyi olurdu. Kendin çocuk yapamıyorsun, kocayı kandırdın. Rüşvet verdiniz… Pazar yerinde kedi alır gibi aldınız! – O bizim çocuğumuz! – Çocuk kendinden olandır! Geceleri uyumadığında, sabahları mide bulandığında, doğumu yaşadığında! – O ise… – çocuk odası yönüne elini salladı. – Anne-kız oyunu. Hazır aldınız! Bir genç kızın başından, kim bilir kimden! – Genlerden kim kaçabilmiş? Büyüyünce sizi ne hallere sokacak göreceksiniz! Şimdi kurtulun ondan! Meryem, Bora’nın gözlerindeki büyümeyi gördü. Bora ağır ağır ayağa kalktı. – Çık git, – dedi sessizce. Hatice Hanım şaşırdı. – Ne? – Çık git buradan! – Bora avazı çıktığı kadar bağırdı. Meryem ürperdi; altı yılda hiç böyle öfke duymamıştı. – Ne yapıyorsun, oğlum… – kadın masadan ayrılmaya çalışıyordu. – Ben senin oğlun değilim! – Bora onun çantasını kaptı, koridora fırlattı. – Senin kokun bile kalmayacak bu evde! Kendi kanımı çocuk diye terk mi edeceğim? Sen insanı eşya ile karıştırdın! O benim kızım! Benim! Sen ise… Nefes alamıyordu Bora. – Sen canavar, anne filan değilsin! Git köyüne, soyunu say, bize karışma! Bir daha asla gelme! Çocuk odasından ağlayış geldi. Meryem kapıya koştu ama kayınvalideyi izleyince durdu; kadının yüzü beyazlamış, gri olmuştu. Hatice Hanım nefes almaya çalıştı, kalbini tutan eli yakasını sıktı. – Boracığım… – boğuk bir sesle. – Yanıyor… İçimde bir şey yanıyor… Yan yana devrildi, sandalye düşürdü, yere sertçe kapaklandı. Çocuğun ağlamasıyla düşme sesi birleşti. Meryem ambulans çağırdı. Bora diz çökmüş, annesinin yakasını açmaya çalışıyordu. – Anne, ne oldu, nefes al! Hatice Hanım hırıltıyla inliyordu. Doktorlar aceleyle geldi. İçeriye girer girmez bağırdı: – Enfarktüs! Geniş kapsamlı! Sedye getir, çabuk! Kapı kapandı, Bora koridorda yere oturmuş, annesinin zapttığı başörtüsüne bakıyordu. – Ben mi sebep oldum? – dedi. Meryem yanında oturdu, elini tuttu. – Hayır. Azmi ve öfkesi ile kendine yaptı. – O annem Meryem. – Bizim kızımızı “defolu mal” gibi atmamızı teklif etti. Bora, uyan! Sen aileni savundun. Bir saat sonra Bora’nın telefonu çaldı; arayan ablasıydı, sonra kardeşi… Açmadı. Ardından bir mesaj: – Anne yoğun bakımda. Doktorlar umut yok diyor. Sen sebep oldun, vicdansız! Tüm aile seni lanetliyor! Sakın gelme! – İşte bitti. Artık ailem yok. Meryem omuzlarından sardı, titreyen vücudunu hissetti. – Var! Ben varım. Gülsüm var. Biz senin gerçek aileniz! Asla bırakmayacak olan! Ayağa kalktı, eşini elinden çekti. – Hadi, Gülsüm’ü besleyelim. O korktu. Gece, mutfakta oturuyorlardı. Kızları sakinleşmiş, yerdeki oyuncaklarla oynuyordu. Bora kızı uzun uzun izliyordu. – Biliyor musun? Annem bir konuda haklıydı… Meryem gerildi. – Neydi? – Genleri parmakla silemezsin. Ama gen dediğin sadece göz rengi ya da burun şekli değil. Asıl gen, sevgiyi bilmek. Benim annemin beş çocuğu var, ama taş gibi kalbi… Belki ben bir evlatlık çıkabilirim. Çünkü ben sevmeyi biliyorum. Öyle değil mi, Gülsüm? Kızı kucağına aldı. Gülsüm onun burnunu yakaladı, güldü. – Baba, – dedi birden net bir şekilde. İlk defa. Öncesinde hep “ba-ba”, “ma-ma” vardı. Bora donduruldu; bütün gün tuttuğu gözyaşları yanaklarından, kızının pembe tulumuna aktı. – Baba… – tekrar etti. – Evet canım. Baba… Seni kimseye vermeyeceğim. Anne toparlandı ama Bora daha hiç konuşmadı onunla. Artık bütün akrabalar ona düşman. Meryem bunu yüksek sesle söylemekten utanıyor ama inanın ki iyi ki böyle oldu diyor; sonsuz kırgınlık, alay olmadan yaşamak daha kolay. Onlara böyle akraba gerekli mi? Onlarsız da gayet güzel… Hatice Hanım’ın monoloğu hakkında siz ne düşünüyorsunuz? Yorumlarda fikirlerinizi yazın, beğeni bırakmayı unutmayın!