Küçük bir kız çocuğu olduğumdan beri, annemle babam bana kimsenin bana ihtiyacı olmadığını ve hiçbir şeye yaramadığımı söylerlerdi.
Aile üyelerinin, özellikle de annelerin en yakınlarımız olduğu söylenir. Ne de olsa dokuz ay karnında taşıyan, dünyaya getiren, uykusuz geceler geçirip kendi hayatını evladına adayan onlar değil mi?
Bir bakıma doğru, ama benim hikayemde işler tam tersi. Annemle birbirimize hep yabancı kaldık. Hiç ortak bir dilimiz olmadı, hiçbir zaman beni desteklemedi. Ne zaman bir konuda heveslensem, daha düşüncemin başında hevesimi annemin karamsar tavırları söndürürdü.
Annemin gözünde ben beceriksiz, hiçbir işten anlamayan, hiçbir zaman başarılı olamayacak bir çocuktum. Neden bana böyle davrandığını bir türlü çözemedim. Ama canı bir şeye ihtiyaç duydu mu, hemen koşup benden yardım isterdi. Hani hiçbir işe yaramıyordum ya! Yine de şanslıydım; en azından babam her zaman sevgiyle yanımda oldu, bana güvendi.
Sonunda dedim ki, kendi memleketimden çıkıp Ankaraya, başkente, daha iyi bir hayat için gidiyorum. Kendi mutluluğumun peşine düştüm. Annem haberi alır almaz kıyameti kopardı. Etmediği laf, yapmadığı vicdan azabı bırakmadı. Aslında tek derdi, para getiren bir köle gibi beni yanında tutmaktı. Fakat ben onun psikolojik baskısına boyun eğmedim, istediğimi yaptım.
Ve şimdi buradayım. Başkentte kendi yaşadığım kocaman bir evim, kendi işim, iki çocuğum ve harika bir eşim var. Annem o zamanlar “Senden hiçbir şey olmaz” derdi. Ama gördüm ki olurmuş! İnsan bazen sadece duymak istemediklerine kulağını tıkayıp kendine inanması gerektiğini anlıyor. Herkes yapabilir, ben yaptıysam herkes başarabilir!




