Evlatların İhaneti
Sevda, bir kez daha hayranlıkla ağabeyi ve ablasına bakıyor. Ne kadar da güzeller! Uzun boylu, siyah saçlı, masmavi gözlü. Yine ödül alıyorlar. Yarışmada birinci oldular yeniden. Sevda hemen ilk kutlayan olsun diye yerinden kalkıyor. Sağ ayağını sürüyerek oraya yöneliyor. Ağabeyiyle ablasına hediyelik iki tavşan örmüş; biri minik etekli, diğeri kareli pantolonlu. Onları vermek istiyor. Hantal vücudu, aşırı kilosu, seyrek saçları toka ile toplanmış, dudaklarında saf bir gülümseme… Meltem ve Mert ise kardeşlerini görmezden geliyor. Sevda tüm gücüyle onlara ulaşmaya çalışıyor.
İzin verir misiniz lütfen? Onlar benim abim ve ablam! Lütfen, geçeyim! Sevda neşeyle sesleniyor.
Meltem, şu şişman kız sizi kardeşi olduğunu söylüyor. Gerçekten sizin kardeşiniz mi? diye soruyor Meltemin sarışın arkadaşı Esra.
Meltem şöyle bir dönüp Sevdaya göz ucuyla bakıyor.
Aptal şişko geldi yine. Annem kesin zorladı bunu. Yüz karası! içinden geçiriyor.
Yüksek sesle ise şöyle diyor:
Tabii ki değil! Benim sadece bir kardeşim var; Mert.
Anlamıştım zaten. Sizin gölgenizde olmak istiyor anlaşılan. Bir de size oyuncaklar getirmiş bak! gülüyor Esra.
Muhtemelen bizim hayranımızdır. Oyuncakları al Esra, sonra bize yetiş. Biz Mertle kutlamaya gidiyoruz! diyor Meltem, ağabeyinin elini tutup kalabalıktan çıkarken.
Esra, Sevdadan tavşanları alıp teslim edeceğine söz veriyor.
Tamam, ben de evde sizi bekleyeceğim! Poğaça yapacağım! diyor Sevda, sakarca topallayarak kenara çekilip gidiyor.
Al bak, verdi işte. Sizi evde bekleyecekmiş, poğaça yapacakmış. Kendi de poğaça gibi zaten. Meltem, sizden olmadığı kesin mi bu kız? Neden peşinizden ayrılmıyor? diye ısrarla soruyor Esra.
Hayır! Tanımam ben onu! Herkes bizimle yakın olmak istiyor ya, şöhretimize yaklaşmak için, galiba onlardandır. Hadi gidelim artık! diyerek tavşanları çöp kutusuna atıyor Meltem ve yanındakilerle ödül törenine yöneliyorlar.
Esraya yalan söyledi. Sevda aslında onun kardeşiydi; üvey kardeşi. Meltem ile Mertin annesi, Şehnaz Hanım, Sevdayı yanında büyütüyor; uzak bir akrabasının evsiz kalan yetim kızını kimsesiz bırakmamıştı. Tüm aile tatilden dönerken bir kaza olmuş, sadece Sevda hayatta kalmıştı; küçük yaşta, bacağı sakat bir halde. Aslında Şehnaz Hanımın Sevdaya akrabalığı çok uzak, soyadları bile farklı; yakın akrabaları sahip çıkmak istememişti. Şehnaz Hanım ise herkesin tepkisine rağmen Sevdayı evine aldı. Eşi ve çocukları ise çok tepki gösterdiğinde, Şehnaz Hanım ikna etmeye çalıştı.
Anne, alma onu eve! Şişman, topal, aptal biri. Yanında yürümek bile utanç verici! deyip diklendiler.
Kızım, oğlum… O küçücük bir çocuk. Evimize kedi köpek alıyoruz, bu ise canlı bir insan yavrusu. Kocaman evimizde bize engel olmaz ki, yazık edemem ona! diye ikna etmeye çalıştı Şehnaz Hanım.
İstemeyerek de olsa, kabul ettiler. Şehnaz Hanım bir marketin müdürüydü; evin asıl geçimi ondan geliyordu. Babaları ise Şehnaz Hanımın yardımcısıydı; çalışmayı pek sevmezdi, arkasından sürekli kaçamak ilişkileri de vardı. Şehnaz bildiği halde susuyordu; sonuçta kocası çok yakışıklıydı, çocuklar da ona benzemişti.
Sevda büyüdü. Küçük, sevimli bir çocuk. Açık sarı saçları, neredeyse renksiz mavi gözleriyle, ablası ve ağabeyiyle benziyordu ama onlar gibi ilgi odağı olmamıştı.
Gözleri süt gibi soluk, tam bir şişko! diye dalga geçerdi Meltem.
Sevda gerçekten de minicik, yanakları gamzeli, sıcacık biri. Ama oyun oynayacak arkadaşı olmadı; ablasıyla ağabeyi onu asla aralarına almadı. Hep suçlanan, günah keçisi olan oydu. Mert koşarken değerli vazoyu kırınca, Meltem hemen Sevda yaptı diye annesine söyledi. Annesinin yeni bluzunu Meltem yırttığında da suçu Sevda üstlendi.
O ise hiç itiraz etmez, sadece başını sallar ve özür dilerdi. Suçlu kim olduğunu elbette bilirdi ama ablası ve ağabeyinin ceza almasını istemezdi. Çünkü onlar çok güzeldi…
Gerçi, Şehnaz Hanım asla Sevdayı azarlamazdı. Ancak babası sık sık öfkelenirdi.
Neden getirdin eve bu ucubeyi! Misafirlerin yanında rezil oluyoruz! Yürüyemiyor, fili andırıyor! Oğlumuz kızımız manken gibi, bunun yanında daha da güzel duruyorlar! Başka insanlar akıllı, almadı bunu, bir sen boş buldun. Bunu kim ister, büyüyünce ne olacak hâli! diye bağırırdı.
Sevda, kapının arkasında her şeyi duyardı. Sonra aynanın karşısına geçer; aynadaki yansımasını hiç sevmezdi. Keşke Meltem ve Mert gibi güzel olabilseydi Ama
Okula bile ayrı gönderildi. İkizler annelerine yemin etti: Aynı okula gidersek ders çalışmayız, notlarımız düşer. Şehnaz Hanım, ailedeki o küçük köprünün de neredeyse yıkıldığını çaresizce hissetti…
Zaman geçti. Mert ve Meltem üniversite için başka şehirlere taşındı. Sevda ise annesinden evde kalmayı istedi.
Kızım ne demek? İstediğin okula gönderirim seni; ister tasarımcı ol, ister tercüman, istersen başka bir şey, Sevda! diye sarıldı Şehnaz Hanım.
Sevda, bir kedi yavrusu gibi yanağını annesine sürttü ve kollarıyla sardı. Kadıncağız bir anda huzur buldu. Öz çocukları, yıllarca annelerini öylesine, zoraki öpmüştü. Sevdadaki o sıcaklık onlarda yoktu.
Sevda, annesini işten ne zaman dönse kapıda karşılardı. Saat kaç olursa olsun, kış günü bile bahçede beklerdi. Ya da kapı girişinde otururdu. Eşi ve çocukları ise evde yokmuşçasına davranır, merhaba bile demezdi. Bir gün Şehnaz Hanım bu duruma sitem ettiğinde, Meltem:
Anne, meşgulüz biz! Bu aptal ise kuyruğunu sallayan köpek gibi seni bekliyor; çünkü başka yapacak işi yok, hayali de yok zaten! deyip bağırdı.
Sevda, annesinin gözlerinin içine bakıp fısıldadı:
Anne, ben hayvanları tedavi etmek istiyorum. Köpek, kedi, tavşan Veteriner olmak istiyorum. Hem burada bu bölümü okuyabilirim.
Sevda zaten hep sokaktaki hayvanları eve getirirdi; yavru kediler, köpekler Büyütür, iyileştirip sahiplendirirdi. Bir tane kocaman tüy yumağı köpek, Kafkas kırmasını andıran, onlarda kalmıştı. Meltem, cins köpek istese de Şehnaz Hanım hep Sevdadan yana olurdu.
Bu şekilde sürdü gitti hayat. Şehnaz Hanım’ın sağlığı bozulunca evde dinlenmek zorunda kaldı. Kocası hemen onu yalnız bırakıp bir başka kadının, yakın arkadaşının yanına taşındı. Çocuklar ise ara sıra uğrar, ama genelde annelerinin yıllarca biriktirdiği paraya ihtiyaçları olurdu. Yine de, Sevda annesinin yanında tek başına kaldı; topallayarak yemek yaptı, annesine masaj yaptı, bitki çayı demledi. Akşamları birlikte elma ağacının altında çay içtiler. O anlar Sevda için büyük mutluluktu.
Meltem ve Mert aile kurdu. Anne, her ikisinin ev alma masrafına yardım etti. Ama ardından, felaket geldi. Oğlu, bir gece yarısı kapıya dayandı ve ağlayarak çok ciddi bir borçta olduğunu, acilen yüklü para gerektiğini söyledi.
Ne yapacağız? Nereden bulacağız o kadar parayı? Baban yok mu? Yoksa da ne yapsak? Oğlum, ne kadar param olsa da bu borcun onda birini bile karşılayamam! Ne yapacağız şimdi? diyerek elini kalbine bastı Şehnaz Hanım.
O zaman bitti, senin daha oğlun yok anne! diye gülümsedi Mert.
Nasıl yani, ne diyorsun oğlum? diye sıkıca sarıldı annesi ona.
Mert, bir yol önerdi. Villayı satmak… Hepsiyle birlikte evi satarsak borçları kapatırız, diye ikna etmeye çalıştı.
Peki ama oğlum, biz? Ben ve Sevda nereye gideceğiz? diye şaşkınlık içinde sordu annesi.
O şişko gerizekalının nereye gideceği beni hiç ilgilendirmez; kendi başının çaresine baksın artık. Yeter, hep yükümüz oldu. Sen benimle gel; Beril de memnun olur! gülümsedi Mert.
Beril, Mertin eşi Şehnaz Hanım, Berilin kendisini almak isteyip istemediğinden emin olmasa da, oğlunu kurtarmak zorundaydı. Bir şartla kabul etti: Sevda da beraber gidecek! Mert, zoraki razı oldu. Ama Sevda sonra annesine yaklaşıp şöyle dedi:
Anne, sen yalnız git. Ben başka birine taşınacağım, birlikteyiz. O uzun zamandır beni yanına çağırıyor. Merak etme, üzülme!
Nasıl yani? Kim? Tanışmamız lazım, Sevda! Neden gizledin benden? diye gülümsedi annesi.
Sonra anne, tanışırsınız. Boşuna üzülme! diyerek sarıldı Sevda.
Bu haber Merti de memnun etti. Meltemi işin içine katmadan, Sevdadan tamamen kurtulduğunu düşündü.
Ama Sevda aslında yalan söylemişti. Hayatında kimse yoktu. Sadece hassas kalbiyle, annesinin orada huzursuz olacağını, rahatsız edilirse sağlığı iyice bozulacağını hissetmişti. Annesini üzmek istemiyordu. O, hayatındaki herkesten çok annesini severdi.
Kendi evini tuttu; bir ilanla, eski bir Anadolu evinde. Orada yalnız yaşayan yaşlı bir amca, Osman Dede, beraber kalabilecek birini arıyordu. Kendisi yaşlanınca işlere yetişemiyordu; tavukları, keçileri, küçük bahçesi vardı. Sevdanın veteriner olduğunu öğrenince, Osman Dede neredeyse kira talep etmedi bile, ama Sevda ısrar etti. Osman Dede, parayı sürekli çaktırmadan cebine geri koyardı.
Her şey yolunda gidiyordu. Barınacak evi, işi, itibarı vardı. Hayvanlar ona bayılıyordu; korkmadan teslim oluyorlardı. Her birine şefkatli sözler bulur, maaşıyla sürpriz mamalar alıp ikram ederdi.
Al bakalım Karabaş, bak sana ne getirdim! Korkma kuzum, birazdan geçer acın. Her şey yolunda! Bir şey olursa hemen ara, tamam mı? diye güler yüzle uğurlardı Sevda.
Ah yavrum, beni hastanede bile bu kadar güzel karşılamıyorlar! Gerçekten altın gibi yüreğin var! derdi Bahar Teyze, pamuk gibi kedisini getirirken.
Sevda bu güzel sözlerle adeta çiçek açardı. Sadece kalbi annenin durumunu dert ederdi. Annesini sıkça arardı; ama son zamanlarda ya Şehnaz Hanım görüşmek istemiyor gibi gelirdi, ya da telefona çıkan Mert, ters bir şekilde Annem dinleniyor! diyerek kapatırdı.
Çok özledim. Altı aydır annemi görmedim, dedi Sevda, bir akşam çayı eşliğinde Osman Dedeye.
E, güzel kızım, neden gitmiyorsun? Ben de gelirim. Benim bir eski Murat arabam var, yaşlı ama hala çalışır! dedi Osman Dede.
Sevda çok sevindi. Mertin adresi elindeydi. Gittiler. Uzun uzun kapıyı çaldılar. Nihayet kapı açıldı; kısa sabahlıklı, sarışın, uzun boylu bir kadın kapıyı araladı.
Siz kimsiniz? Bir şey mi satıyorsunuz? İstemiyoruz! deyip kapatmaya çalıştı.
Siz Beril misiniz? Mertin eşi mi? diye sordu Sevda.
Evet dedi kadın şüpheyle.
Ben Sevda, kardeşiyim Mertin! diyerek içeriye girmek istedi Sevda. Ama Beril engel oldu.
Hııı Peki, ne istiyorsun? Güzellik merkezine gideceğim, vaktim yok şimdi, dedi Beril.
Çok kalmayacağım. Bu da Osman Dedem, o da benimle. Annem nerede? Ona görüneceğim, sonra hemen giderim, rahatsız etmeyeceğim, diye yalvardı Sevda.
Yok burada. Mert götürdü. Nereye mi? Bakımevine bıraktı. Hastalandı, bakımı kim yapacakmış? Mert işte, benim kendi işlerim var. Nerede olduğunu bilmiyorum, gitmedim hiç. Şimdi arayayım. Alo, Mert? Burada o geldi. Senin Sevda. Yanında da yaşlı biri var. Adres istiyorlar. Tamam. Yazıyorum şimdi. Ama bir daha gelmeyin buraya, olur mu? dedi Beril, Sevdayı lüks parfümleriyle boğarak.
Sevda ise dinlemiyor bile, aldığı kâğıdı kaptığı gibi Osman Dedeyle merdivenlerden koşuyor.
Nasıl olur bu Neden söylemediler? Sanırım, eve yerim yok diye annemi almak istemediler. Ama bir yol bulurdum ben, mırıldanıyor Sevda.
Ne diyorsun kızım? Anneni bize getirseydin ya! Benim evim geniş; bir oda bomboş! Bunu onlardan öğrenmeye hakkımız var, yakışık almadı bu tavırları! diye söyleniyor Osman Dede.
Bakımevine vardıklarında gözlerine zor inanıyorlar: Bu çökmüş, zayıflamış nine, Sevdanın annesi mi? O eskiden ne kadar hayat dolu, kocaman bir kadındı! Şimdi ise güçsüz biçimde yastığa başını yaslamış…
Anne! Ben geldim, Sevda! Annem, affet beni! Ziyaret edemedim, ama seni çok özledim, ne olur affet! Seni buradan alacağım, Osman Dedenin evine gideceğiz. Tavuklar, taze yumurtalar, keçi sütü Birlikte iyileşiriz! Annem, lütfen cevap ver, seni çok seviyorum! Bugün seni eve götüreceğim! diye gözyaşları içinde annesinin narin elini tutuyor Sevda.
Sonunda Sevda ve Osman Dede, Şehnaz Hanımı yanlarına almayı başarıyorlar. Resmi kayıtlarda Sevda gerçek kızlarıydı. Osman Dede ise Ben gaziyim, gerekirse komutanımı ararım, bırakmazsanız! diye ağırlığını koyuyor. Çünkü Mert, annesinin orada kalıcı olmasını istemişti aslında
Şehnaz Hanım onuncu günde yataktan kalktı, pencereye yaklaştı. Bahçede domuzcuk Fikret geziniyor, horoz ötüyor, ot ve süt kokuları yayılıyor. Bir de poğaça Sevda yapıyordu onları. Topallayarak içeriye girdi, annesini ayakta görünce koşarak sarıldı. Anne, affet beni, evimize hoş geldin! Artık birlikteyiz! diye tekrar tekrar özür diledi.
Şehnaz Hanım sessizce kızı Sevdaya sarılıyor; sanki ona hiç kan bağ olmamış, ama en zor zamanda tek teslim edeceği insan oymuş gibi. Başarı, güzellik peşindeki diğer çocukları ise yanında yoktu.
Boş ver, Sevdam. Artık her şey güzel olacak. Artık hep beraberiz, kızım, diye fısıldadı Şehnaz Hanım.
Hanımlar, hadi bakalım, çay saati! dedi içeri giren Osman Dede.
Ve hep birlikte, el ele, yeni hayata doğru yürüdülerSevda annesinin elini bırakmadan mutfağa yöneldi. Camdan gün ışığı içeri sızıyor, tavuklar gıdaklarken horoz öterek sabahı selamlıyordu. Sevda, sevgiyle hazırladığı çay tepsisini titreyen elleriyle taşıdı; yanında taze poğaçalar, ballı süt, balkonda bekleyen kedilere de bir tabak Şehnaz Hanım sandalyesine oturmuş, ilk kez huzurla derin bir nefes aldı. Yorgundu, ama gözlerinde eski neşeden bir iz parlıyordu; orada, Sevdanın gözlerinden yansıyan masmavi ışıltı gibi.
Osman Dede harmandalıdan bir türkü açtı, ritim tutarak kendi çayını aldı. Bahar Teyze arka kapıdan uzanan koluyla Bugün süt güzel oldu! dedi, gülüştüler. Sevda, annesinin dizine başını koydu. Bunca yıl özlemle biriktirdiği sevgiyi annesine ve o evdeki her canlıya sunacaktı artık. Sahip olduğu yük, onu içten içe güzelleştiren, yücelten tek hazinesi olmuştu.
Şehnaz Hanım saçlarını okşarken fısıldadı: Sen benim en güzel ödülümsün, Sevda. O an, Sevdanın kalbine tarifsiz bir mutluluk yayıldı; ağabeyi ve ablasının asla anlamayacağı bir huzur… O evin gerçek ailesi, şimdi orada, çay ve muhabbetin gölgesinde bir araya gelmişti. Onların fotoğrafını çeken gün ışığı sanki şöyle söylüyordu: Hayatta bazen en parlak ödüller, yalnızca sevgiyi bırakmayı göze alanların olur.
Bundan sonra, yeni bir hayat başladı. Her sabah bir bardak taze süt, birkaç sıcak poğaça, gökyüzüne açılan umut cümleleri Sevda, uğradığı ihanetleri düşünmemeyi, şimdi elinde olanla mutlu olmayı öğrendi. Ve annesinin yanaklarına kondurduğu sıcak bir öpücüğün, birincilik madalyalarından daha kıymetli olduğunu asla unutmadı.




