Kocasının sevgilisi nefis bir kadındı. Hatta kendisi erkek olsa aynısını seçerdi, buna emindi.
Bazı kadınlar vardır; kendi değerini bilenlerdendir onlar. Duruşları vakur, bakışları ise hem açık hem doğrudandır. Karşısındakini lafını kesmeden dikkatlice dinler, gereksiz telaştan, el kol hareketlerinden uzaktırlar. Göğüs ya da sırt açmaya ihtiyaç duymazlar ilgi çekmek için; zarif, sakin, hiç panik yapmazlar, adeta bir sultan gibi.
O da onu seçerdi. Kendine tamamen zıt olduğu için.
Çünkü kendisi nasıl biriydi? Hep bir yerlere koşan, çocuklarına ve kocasına çıkışan, elinden tabak düşüren, sürekli işlere yetişemeyen, işi başından aşkın, patronu hep somurtan biri. Üstünden hiç eksik olmayan pantolon ve tişört-sweatshirtler. Çünkü elbise ya da bluz ütülemeye kalkmak tam bir iştir. En son ne zaman ütü yaptığını bile unuturdu. Allah’tan en yeni model kurutma makinesi, çamaşırları kırışıksız çıkartıyordu da ütüye gerek kalmıyordu neredeyse.
Ama sevgili kadın efsaneydi. Vücut, duruş, bacaklar, saçlar, gözler, yüzü insanın içi çekilmiyor, tutamıyor nefesini!
O gün bugündür, yani öğrendiği daha doğrusu gördüğü andan beri içi daralıyordu. İş için İstanbulun tenha bir semtine yolunun düştüğü bir gün, karnı acıkınca rastgele bir kafeye girmişti. İşini bitirmişti ne de olsa, açlık zamanı beklemez. Tıklım tıklım mekânda zar zor bir köşe bulup menüyü eline aldı, kafasını kaldırınca Hayır, yanılmamıştı. Hemen tanıdı kocasını, sırtından. Ve kadını da gördü.
Adam, onun ellerini tutmuş, parmaklarını öpüyordu. İçinden Ayy ne banal! dedi. Doğrudan Sezen Aksu’nun ellerim kokar sabun gibi şarkısı sanki. Fakat kadın objektif olarak güzeldi.
Aynı bir yanık sonrası hissi gibiydi durumu. Olan bitene birkaç saniye sonra tepki vereceğini bilir insan; canı illa yanacak. Ama o aradaki birkaç saniyede de acıyı hafifletmek için üflemeye başlarsın yanığa.
Acıyor olmalıydı. Ama içinde bomboş bir boşluk vardı. Hiçbir şey.
Kocası her zamanki gibi tam vaktinde eve döndü. Hep dingin, hep dengeliydi. O hep kendini yükselten, herkesi aceleye getiren taraftı. Kocası mı, tam karadenizli bir nevi; matrak, keyifli, şakacı, taş gibi adam.
Şu an onun esprilerine ihtiyacı vardı. Ama kendisinde yoktu öyle meziyet.
Tüm gece sormak geçti içinden, hem de robot gibi, soğuk bir sesle: Sevgilin nasıl, iyi mi? Geçenlerde Kadıköydeki kafede sizi gördüm, on numara kadın doğrusu. Seni anlıyorum vallahi, ben de dayanamazdım.
Bir soracak, sonra da kocasının alın terinin alnında boncuk boncuk belirmesini, yüzünün kızarmasını, adama bir şey olmuyormuş gibi takınmaya çalışmasını izleyecek.
Devam edecek: Eee ne yapacağız şimdi? Çocukları da tanıştır artık, yeni anneleri olur, peki ya ben ne olacağım? Sevgilinin evi var mı bari yoksa bize mi gelecek?
Hiçbirini demedi. Kocası alışılmış şekilde sarılıp iyi geceler dedi, hemen de uyudu.
Belki daha aralarında bir şey yoktur, diye geçirdi içinden, yatağının bir köşesine çekilirken… Sessizce güldü. İşte şimdi tam tipik aldatıldığını kabullenemeyen fakat herkesi yanlış anladım diye inandırmaya çalışan kadın olmuştu.
Belki gerçekten cinsellik aşamasına gelmemişlerdir. İlk evre; ön oyun, sempati, beraber nefes alma, beraber hislenme. Kocası da maşallah iyi saklıyor! Ne mimik, ne sözcük, tık yok!
Yatakta dönüp durdu, uykusu parça parça kaçtı, rüyasında kırmızı elbiseli yabancı sevgililerle rengarenk çiçekler gördü.
Sabah ağır bir başla uyandı, her zamankinden daha yavaş hareket etti evde. Çocukları sakince okula hazırladı.
Düşündü. Ne yapmalıydı? Türk kadınları kocalarını sevgilisiyle yakalarsa ne yapardı, hiç bilmezdi. Googlea mı sorsam dedi?
Googledan medet yoktu. Kendi de bir yanıt bulamıyordu. Hayatına devam etsin mi?
Ne deneyecek? Zaten yaşıyor işte. Her şey bildik süreçte gidiyor. Kocası eve zamanında geliyor, gömleklerinde ruj yok, parfüm kokusu yok, çocuklar koşturuyor, pazarları sinemaya gidiliyor. Davranışlarda değişim yok. Her zamanki seks, haftada iki kez. Üç de olur, dikkatli sayarsak.
Belki de kafede yanlış gördü, yanıldı mı?
Hayır, yanılmadı. Öğle arasında kocasını aradı, açmadı. O da hemen taksiye atladı, yine o kafeye. Takside, Sizi orada iş için bekliyorlar, paket gelecekmiş diye uydurdu. Kocasının arabası tam karşıda duruyordu. Birlikte çıktılar kafeden, adam ve sevgilisi. Arabasına bindi adam, yanında o kadın. Gittiler.
Kadın beti benzi attı, taksiciden su istedi, telefona çekip, Oldu olacak, ben daha bekleyemem, iş var! diye yüksek sesle konuştu havaya, müşteriymiş gibi yaptı.
Öyle ya, taksicinin hakkındaki düşündükleri önemliymiş gibi
Sevgili gerçeği, insanın bütün hayatını altüst eder. Boşanmak mı? Galiba Yoksa bu şekilde yaşanır mı? Katlanmak? Neden?
Birden yakın arkadaşlarının başına gelenler aklına geldi. O zaman da adamın sevgilisi çıkmıştı, bir süre gizlenmişti. Sonunda kadın elindeki mesajlaşmaları gösterip adamı sıkıştırmıştı. Adam, beni kıskananlar hackledi diye direndi. Saçma bir oyun sürdürdü.
O zaman kendi kocası; Ben asla yalan söylemem. Suç işlersem sahip çıkarım. Eğer ailen kıymetli ise bırak sevgilini. Yok, vazgeçemiyorsan da aileni mağdur etmeden ayrıl! demişti.
O an kocasına hayranlık duymuştu, ne kadar dürüst biri!
Tabii, başkasının hayatına dışarıdan ahkâm kesmek kolay. Hele uzaktayken, sorumluluğun yokken.
Bir gün, şimdi olduğu gibi olayın ortasında kalınca, aynı anda eşi ve sevgiliyi birden görmek zorunda kalınca, her türlü güçlüyüm, kararlıyım havaları uçup gidiyormuş.
Kadın, kafede onların masasına yaklaşıp boş sandalyeye oturdu. Sevgili hafifçe gözlerini kaldırdı, şaşkın. Koca dondu kaldı, kıpır kıpır yerinde. Sessizlik. İkisini izlemek tuhaftı, eğlenceliydi bile. Sevgili kadın her şeyi anladı zaten, belki de her şeyi biliyordu.
Adam bir şey demeye kalktı, kadını eliyle susturdu: Değil mi? Tam düşündüğüm mesele çıktı yani Biliyor musun, bunda garip bir durum yok. Bazen insanlar böyle şeyler yaşıyor. Ama şimdi ne yapacağınızı iyi düşünün çocuklar var arada, ev ortağımız, yaşlı anne-babamız Akıllı insanlarsınız, bir çözüm bulursunuz.
Hiç acele etmeden kalktı, kapıya doğru yürüdü. Uzun zaman sonra ilk kez giydiği ütülü elbise ne de çok yakışmıştıKapıdan çıkarken omzunu doğrulttu, saçını savurup hiç dönüp bakmadı. Dışarıdaki sabah yağmuru, bir süre üzerine ince damlalar serpti, soğuğu hissetti; ama tuhaftır, ürpermedi. Her adımında yükü hafifledi, yürüdükçe göğsündeki düğüm gevşedi. Uzaktan bir çocuk topunu sokağa kaçırmış, ardından seğirtiyordu; öyle bir sıradanlık, öyle bir devam ediş ki Hayat, acının orta yerinden gülerek akmayı biliyordu.
Evine dönerken vitrinlerdeki elbiselere, kahvelerin sıcak buharına, insanların kendi hayatlarındaki aceleye baktı. Bir şey farklıydı; artık pes etmiş ya da yıkılmış hissetmiyordu. Uzun zamandır hiç olmadığı kadar hafif, özgür ve gerçekti. Açıkça konuşmuş, rolü bırakmış, duygularını saklamamıştı. Bu yorgun sabahın ardından küçük bir zaferdi bu: Kocası ve sevgilisiyle, üçlü masanın o tuhaf sıcaklığında ne kayıp hissetmişti ne de yenilmiş; sadece kendisi olmuştu.
Eve vardığında çocukların resimlerini buzdolabına astı, bir fincan çay koydu kendine. Sessizlik güzeldi. Pencereden sızan gri ışıkta bir gülümseme yayıldı yüzüne. Belki yollar ayrılır, belki devam ederdi, onu bilmiyordu; ama hayatın, sevdanın ve ihanetten sonraki ilk kahkahanın gerçek olduğunu biliyordu. Bir sultan gibi değil, bir kadın gibi; eline geçen hayatı, acısıyla tatlısıyla, cesurca yaşayacaktı. Ve belki de kendi kendine ilk kez fısıldadı: Kendimi seçiyorum. Şimdi sıra bende.




